Sorun Cevaplayalım
PC FORUMLARI
Kullanıcı Adı
Parola
Video İzlemek, Albümlere Girmek, Resimleri ve Linkleri Görmek, Eklentileri İndirebilmek, Paylaşım Yapabilmek, Yorum Yazabilmek, Tüm Bölümlere Ulaşabilmek İçin Mutlaka Üye olmanız gerekmektedir.
Üye Olmak İçin Tıklayın.
Geri Dön   PC FORUMLARI > Eğitim > Ödev Arşivi > Felsefe > Filozoflar > N - filozoflar
Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri
Eski 22-02-2009, 07:20 PM   #1 (permalink)
Fiyonk - ait Avatar
Mesajlar: 3,021 | Albüm: Fiyonk'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 365
Rep Puanı : 11056
Rep Derecesi : Fiyonk has a reputation beyond repute
Fiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond repute
İletişim:
N - filozoflar



[FONT=Times New Roman]HAYATI[/font]


Nietzsche, 13 Ekim 1844’de küçük bir Alman kasabası olan Röcken’de doğdu.Nietzsche’nin çocukluğundan itibaren müzikten hoşlanan bir ruha sahip olduğu söylenir.1858’den itibaren altı yıl Pforta Kolejinde parasız yatılı olarak okuyan filozof, o zamanlar en çok İncil okumaktan hoşlanıyordu.
1864’te papaz olmaya karar veren Nietzsche, aynı yıl Bonn üniversitesinde klasik filoloji okumaya, 1865-66 yıllarında ise Leipzig üniversitesinde çalışmaya başlar.


Nietzsche’nin dine olan inancında işte bu dönemlerde bir körelme söz konusu olmuştur. Schopenhauer’u onun “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” adlı eseri vasıtasıyla tanıması da, yine bu dönemlere rastlar.1867’den 1868’e kadar bir yıl Prusya ordusunda askerlik yapan Nietzsche,yine aynı dönemde eski ozanlardan, görev yapan Nietzsche, hem miyop olduğu ve hem de bir seferinde attan düşüp yaralandığı için askerlikten çıkarılmış, işte bu sıralarda ahlakçı olduğu kadar aristokrat bir düşünceye sahip olan Yunan ozanı Tegnis’i incelemiştir.Nietzsche, 1868-69 yıllarında ilk kez Richard Wagner ve Liszt’in kızı Cosima ile tanışır.Aynı yıl İsviçre’deki Basel üniversitesine klasik filoloji bölümünün boşalması nedeniyle, hocası Ritchl’in de tavsiyesiyle doktoraya bile gerek duyulmaksızın, aynı üniversitede filoloji profesörü olarak göreve başlar.Aslında amacı bir arkadaşı ile kimya çalışmak olan Nietzsche’nin niyetinde filoloji üzerine çalışmak yoktur.Fakat hocasının ısrarı üzerine görevi kabul eder.İsviçre vatandaşlığına geçerek 1869’daki Fransız- Alman savaşında Prusya askerlerine hastabakıcılık yapmak için savaşa katılır.

Dizanteri ve difteriye yakalanan Nietzsche bir yıl sonra, askerlikten bir kez daha ayrılmak ve savaştan dönmek zorunda kalır.Sağlık durumundaki bu bozukluk Nietzsche’nin iklim değişikliklerine paralel olarak seyahat yapmasına sebep olmuştur.Hatta bazı Nietzsche yorumcuları, özellikle de psikoloji ile ilgili olanlar, Nietzsche’nin sağlık durumunun kötü olması ve onun her zaman güce ihtiyaç duymasıyla felsefesi arasında çok yakın bir ilişki bulunduğu kanaatindedirler. Özellikle güç isteme doktrini bu çeşit psikolojik tahlillere tabi tutulmaktadır.1879’da hastalığı artan Nietzsche kürsüsünü terk etmek zorunda kalır.Malulen emekli edilen filozof bundan sonraki yaşantısı oldukça sıkıntılı bir şekilde ve çoğunlukla da seyahat ederek geçirmiştir.1889’da delirmiş, ve nihayet 1900’de Weimar’da annesi ve kız kardeşinin yanında ölmüştür.

ESERLERİ


Nietzsche çağı itibariyle 19. yüzyılın sonlarında yaşamış olsa da, etkileri itibariyle çağdaş bir filozof olarak düşünülebilir. O, yirmi beş yıllık bilinçli yaşamında arkasında düşüncenin kendinden sonraki seyrini derinden etkileyen bir çok eser bırakmıştır. Onun eserleri de tıpkı yaşamı gibi oldukça karmaşık ve çetrefillidir.İlgi alanlarının çeşitliliği, şiir ve aforizmalarla konuşması, sistem karşıtı bir felsefe anlayışına sahip olması, oldukça sıkıntılı ve hastalık içinde bir yaşam sürmesi, vb. hususlar, eserlerine de yansımış ve yorumcuları birbirinden oldukça farklı düşüncelere sevk etmiştir. Yorumcular, Nietzsche’nin felsefesini ve eserlerini, onun hayatının belli periyotları ile ilişkilendirip, üç döneme ayırarak ele alırlar.

Birinci dönem, Nietzsche’nin ilk yazılarını da kapsayan ve onun
Schopenhauer ve Wagner’in etkisinde kaldığı dönemdir.Bu dönemi [Die Geburt der Tragödie aus dem Geiste der Musık ]( Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu) adlı eseri temsil eder.Bu eserde Nietzsche, Sokrates öncesi Grekler’in yaşamın olanca acımasızlığına karşı onunla başa çıkma doğrultusunda ortaya koymuş oldukları tragedyalara dikkat çeker.Tragedyalar Nietzsche’ye göre: oluşun dayanılmaz ağırlığı altındaki Grekler’in, sanat vasıtasıyla hayatı çekilir hale getirdikleri eserlerdi.


Nietzsche’nin bu döneme ait diğer eserleri ;
ilk eseri olan
Die Philosophie im tragischen zeitalter der Griechen(Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe)
ve
Unzeitgemaesse Betrachtungen(Çağa Uymayan Düşünceler) adlı eserinin alt başlıkları şeklinde kaleme alınan şu çalışmalardır:
David Strauss, der Bekenner und Schriftsteller
( David Strauss, Dindar ve Yazar, (1873))
Vom Nutzen und Nachteil- der Historie für das Leben
(Yaşam İçin Tarihin Yararları ve Zararları),(1873)
Schopenhauer als Erzieher
(Eğitimci Olarak Schopenhauer, (1874)
Richard Wagner in Bayreuth
(Richard Wagner Beyrut’ta, (1876)

Nietzsche’nin filozof kariyerinin ikinci dönemi, 1876-1882 yılları arasındaki döneme tekabül eder.Nietzsche’nin bu döneme geçişiyle Wagner ile arasının açılması arasında yakın ilişki vardır.Wagner’in aşırı milliyetçi ve antisemitik tutumları ile Nietzsche’nin ulus kaynaklı geleneksel değerlere karşı olan tavrı arasındaki gerilim, nihayet Wagner’in 1878’de yazdığı
Parsifal Operası
ile son noktasına ulaşır.

Nietzsche’nin ikinci dönemi ise, onun 1878’de kaleme aldığı ve üç bölüm halinde yayınlanan
Menschliches, Allzumenschliches (İnsanca Pek İnsanca)adlı eseri temsil eder.Bu dönemde Nietzsche’nin ilk dönemdeki Sokrates karşıtı tavrı adeta tersine dönmüş, Sokrates artık yüceltilmeye başlanmıştır.Bu dönem, Nietzsche’nin bilimi şiire yeğlediği, kabul edilmiş tüm inançları sorguladığı ve adeta Fransız Aydınlanmasının akılcı bir filozofu rolüne girdiği dönemdir.Bu dönemde Nietzsche’nin felsefesi pozitivist bir karaktere bürünmüştür. O ciddi bir metafizik eleştirisine girişir ve insan bilgisinin ve deneyiminin metafiziği gerekli kılan özelliklerinin, materyalist bir perspektifle açıklanabileceği doğrultusunda fikirler ortaya koyar. Nietzsche bu dönemde iyi ve kötü ayırımını topluma yararlılık – zararlılık ölçütü ile temellendirir.Yine bu dönemde Nietzsche, Greklerdeki “arkhe” anlayışına benzer bir şekilde arkhesi “ana-bir” olan, panteistik bir felsefi düşünce geliştirir.


Nietzsche’nin bu döneme ait eserleri ise şunlardır:

Vermische Meinnungen und Sprüche ( Karışık Kanılar ve Maksimler, (1879)) ( Bu eseri insanca Pek İnsanca’nın sonuna ekler)
Der Wanderer und sein Schatten
(Gezgin İle Gölgesi, (1880))
( Bu eser de İnsanca Pek İnsanca’nın ikinci ve son bölümü olarak yazılmıştır)

Nietzsche yine bu dönemde, Sils – Maria’dayken
Ebedi Dönüş öğretisini geliştirmiştir.Buna göre, evrende herşeyin bir ebedi döngüsü söz konusudur. Eğer evren hem ileriye hem de geriye doğru sonsuzsa ve evreni oluşturan unsurlar da sınırlı ise, evrende oluşa gelen olaylar, bu sonsuz zaman içerisinde, tıpkı geçmişte defalarca tekrarlandığı gibi ileride de tekrar edecektir. Nietzsche, adeta biriçe doğma ile elde ettiği bu düşüncelerini, daha sonra Pers bilgesi Zerdüşt’ün diliyle aktaracaktır. Nietzsche’nin üçüncü dönemine bir geçiş niteliği olan bu sürecin diğer bir kitabı da, 1882’de yazdığı ve beşinci bölümünü ise ancak 1882’de ekleyebildiği, Die Fröhliche Wissenschaff (Şen Bilim) adlı eseridir.
Bu kitapla Nietzsche Tanrı’nın ölüm haberini vererek özgür ruhlara yeni ufuklar açmayı dener.Bu, aynı zamanda 2500 yıllık Batı metafizik geleneğinin sebep olduğu nihilizm'in de ilanıdır.

Nietzsche’nin üçüncü ve son dönemi, Sils- Maria ‘da içine doğup Zerdüşt’ün diliyle aktarmayı tasarladığı projesi olan
Also Sprach Zarathrustra (Böyle Buyurdu Zerdüşt) adlı eseriyle başlar. Bu kitabın ana teması “Üstün İnsan” ve “değerlerin yeniden değerlenmesi”dir. Bu dönem aynı zamanda, Nietzsche’nin düşüncelerinin kemale erdiğinin bir göstergesidir. Nietzsche bu dönemde üstinsan kavramını nihilizmi aşma projesinin önemli bir kavramı olarak sunmaktadır. Söz konusu insan, nihilizme sebep olmuş olan Batı metafizik geleneğinin ve bu geleneğin Platoncu bir formu olan Hristiyanlığın değerlerini yeniden değerleyecek ve oluş felsefesini hayata geçirmek suretiyle nihilizmin ötesine geçecek olan insandır.


Nietzsche üstün insanın ahlaki bakımdan konumlandırılmasını da, 1886’da yayınlanan Jenseits Von Gut und Böse (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı eseriyle yapmayı dener. Buna göre üstün insanın ahlak anlayışı, geleneksel iyi- kötü ayrımına dayanan moral temelli anlayışın ötesinde temellendirilecektir. Nietzsche yine bu dönemde, nihilizmi anlama doğrultusundaki herhangi bir çabanın, yalnızca onun septomlarından hareket etmesinin bu anlama çabasını eksik kılacağı fikrinden hareketle, kendinden sonraki felsefeye de bir yöntem olarak büyük bir etkiye sahip olacak olan, “jeneoloji” metodunu geliştirir ve bu yöntemi ahlakın kökenlerinin bir şeceresini çıkarmakta kullanır.

Bu doğrultuda olmak üzere 1887’de, Nietzsche Zur Genealogie der Moral (Ahlakın Soykütüğü) adlı eseri kaleme alır. Nietzsche nihilizmin kökenlerine yönelik jenekolojik araştırması sonucunda, onun kökenlerinin, Batı metafizik geleneğinin dualist karekterinde ve geleneksel moral temelli ahlak anlayışında bulunduğu sonucuna varır.Yine aynı eserde, Nietzsche, efendi ve köle ahlakı olmak üzere iki çeşit ahlak anlayışının ve değerleme tarzının varlığına dikkat çeker. Buna göre nihilizmin kaynağında, tepkisel güçlerle donanımlı olan kölelerin (köle ahlakı), aktif güç sahibi efendilere (efendi ahlakı) galebe çalıp, efendice değerleme tarzını bertaraf etmeleri bulunmaktadır. Sürüce değerlemeler oluşu, yaşamı, içgüdüleri karşılarına alıp, kurtuluşu da bir öte fikrinde aramalarından dolayı nihayetinde insanlığı, anlamanın ve değerin kaybolduğu nihilizme taşımıştır. Nietzsche’nin bu eseriyle yapmak istediği şey ise tarihi seyir içerisinde çeşitli formlara bürünen nihilistik yaklaşımların (Platonculuk, Hristiyanlık, Schopenhauer ‘un irade felsefesi vb.) bir serimini yapmak ve bu suretle de üstün insanın değerleri yeni baştan değerleyip, nihilizmin ötesine geçmesini sağlamaktır.
Nietzsche, projesini tamamlamak amacıyla 1884’ten beri kaleme aldığı ve ismini de Der Wille zur Macht – Versuch einer Ummertung Aller Werte (Güç İstemi- Tüm Değerlerin Tersyüz Edilişi Üstüne)koymayı planladığı eserini tamamlayamadan 1889’da çıldırmıştır.Bu dönemde o, ancak küçük çapta birkaç eser kaleme alabilmiştir.
Bunlar:

Der Fall Wagner (Wagner Olayı, (1888),

Der Antichrist(İsa’ya Karşı, (1888),
Nietzsche Contra Wagner (Nietzsche Wagner’e Karşı )
eserleridir.
Ecce Homo
ise 1888’de bitmiş olmasına karşın, ancak Nietzsche’nin ölümünden sonra , 1908’de yayınlanmıştır.
Nietzsche’nin projesinin en önemli kısımlarından biri olan ve bir türlü tamamlamaya fırsat bulamadığı eserine ait notlar, kızkardeşi Elisabeth Förster tarafından toparlanıp, Nietzsche’nin ölümünden sonra, 1904’te
Güç İstemi adıyla yayınlanmıştır.Birçok Nietzsche yorumcusuna göre, Güç İstemi tahrifata uğramış şaibeli bir eserdir.



Nietzsche’nin Türkçe’ye tercüme edilmiş olan eserleri şunlardır:

Tragedya’nın Doğuşu (çev:İsmet Zeki Eyüpoğlu) Say Yayınları, İstanbul, 1997
Ecce Homo (çev: Can Alkor), Say Yayınları, İstanbul, 1997
Böyle Buyurdu Zerdüşt (çev: A.Turan Oflazoğlu), Asa Kitabevi, Ankara, 1997
Tan Kızıllığı (çev: Hüseyin Salihoğlu- Ümit Özdağ), İmge Kitabevi, Ankara, 1997
Nietzsche Wagner’e Karşı- Wagner Olayı (çev: M.Osman Toklu), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1994
İyinin ve Kötünün Ötesinde (çev: Ahmet İnam), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1997
Gezgin İle Gölgesi (çev: İsmet Zeki Eyüboğlu), Birey Yayınevi, 1998
Gelecekteki Felsefe (çev: Emel Tan), Yönelim , Ankara, 1997
Ecco Homo (çev: Emel Tan), Seren Yayınları, Ankara, 1993
Dionysos Dithrambosları (çev: Oruç Aruoba), Kabalcı Yayınları, İstanbul
Deccal (çev: Hüseyin Kahraman), Yönelim, Ankara, 1992
Ahlakın Soykütüğü Üstüne (çev: Ahmet İnam), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1998
Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Aydın Öz), Düşünen Adam Yayınları ;İstanbul, 1996
Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Nusret Hızır), Kabalcı, İstanbul, 1992
Putların Alacakaranlığı (çev: Hüseyin Kaytan), Akyüz Yayınları, İstanbul, 1991
Tarih Üzerine (çev: Nejat Bozkurt), Say Yayınları , Mart 2000

Nietzsche’nin Türkçeye tercüme edilmeyi bekleyen eserleri ise şunlardır:

The Gay Science (Translated by Walter Kaufmann),
Random House İnc., New York, 1974
Human, All too Human (Translated By: Marion Feber, Stephen Lehmann), University of Nebraska Press, London, 1976
Philosophy and Truth (Edited and Translated by: Daniel Breazeale), America, 1979
The Will to Power (Translated by Walter Kaufmann and R.J.Hollingdale), Random House, New York, 1967

FELSEFESİ

Perspektivizm

Analizleri onun kendi analizleriyle birçok bakımdan benzerlik gösteren Hume gibi, Nietzsche de “sağduyunun şeylere dair görüşü” diye adlandırılan genel görüşe karşı kuraldışı bir tavır takındı.Öte yandan da , sağduyunun dünya görüşünü tam tamına bir masal anlatan bir şey, yalın bir kurgu olarak gördü, zira o, dünyaya dair belirsiz sayıdaki mümkün “yorum” dan sadece biriydi ve Nietzsche, hiçbir yorum doğru veya yanlış olmadığı için, doğru bir yorum fikrine hiçbir anlam yüklenilemeyeceğini savunuyordu. İşte bundan dolayı, o sözde doğru olan bir gerçeklik görüşüyle karşı karşıya getirilemez. Ama filozoflar sık sık böyle bir karşıtlığa dikkat çekerek, sağduyunun görüşlerinin eksik ve hatalı olduğunu savunmuş ve gerçekliğin nasıl olması veya neye benzemesi gerektiği konusunda oldukça aykırı görüşler benimsemişlerdir. Nietzsche, sağduyunun görüşünü desteklemek ister, çünkü bu görüş uzun bir zaman dilimi boyunca işlenerek geliştirilmiş olup, insanlar , pratik bir biçimde, ona bağlı yaşayabilmektedirler: O – ondan daha az kurgusal olmayan- felsefi teorilerin olamadıkları kadar yararlı bir masaldır:


Gözle görünen dünya yegane dünyadır: “Gerçek dünya” ise sadece bir yalan.

“Gerçek” ile o , tam tamına filozofların gerçekliğin olduğunu söyledikleri şeyi, yani sabit, birlikli ve ezeli- ebedi olanı, değişenin, çokluğun ve zamansallığın temelinde bulunmakla birlikte, değişenden çokluktan ve zamansal olandan ayrılmaz olanı anlar. Nietzsche duyuların yalan söylemediği konusunda ısrarlıdır.


Duyular,
oluşu, yok olup gitmeyi, değişmeyi gösterdikleri sürece, yalan söylemezler.



Sağduyu bir yorumdur.
Bununla birlikte,
olgular (tatsachen) yoktur, sadece yorumlar vardır
ve bir yorumdan ayrı olarak, kendinde bir dünya bulunmamaktadır:


Sanki yorumlarımızı bir kez çıkarınca, geride bir dünya kalırmış gibi.

Yararsız bir düşünce yararsız olduğu gerekçesiyle çürütüldüğü taktirde, yararlı bir düşünce doğrulanmış olur diye düşünmek mümkün olabilirdi. Ama Nietzsche sağduyunun tüm aşikar faydasına karşın, yine de yanlış olup, dünyada gerçek ve birbirlerinden yalıtlanabilir kendilikler olduğu fikrinin açıkça bir sağduyu inancı olduğunda ısrar etmek ister:


Hiçbir şey var değildir

diye yazar, Nietzsche


(bir şeylerin var olduğu) bizim kurgumuzdur


Ama bu, bizim gündelik hayatta veya bu nedenle, bilimde kendisinden vazgeçebileceğimiz bir kurgu değildir:

Varolmayan şeylerle, yüzeylerle, cisimlerle ve mekanlarla iş görüyoruz.

Bu kavramların bir kullanımları vardır, fakat onlar ne somut varlıklara delalet ederler, ne de Nietzsche’nin kullandığı terimlerle ifade edildiğinde, “açıklarlar”. Atom kavramı buna çok iyi bir örnektir:
Dünyayı anlamak için, hesap yapabilmemiz gerekir; hesap yapabilmek içinse, sabit nedenlere ihtiyaç duyarız. Gerçeklikte sabit hiçbir neden bulamadığımızdan ötürü, kendimiz için bazı sabit nedenler , örneğin atomu icat ederiz.Atomculuğun menşei işte budur.

Nietzsche bildiğimizi düşündüğümüz herşeyin yalan yanlış olduğunu,

Hiçbir şeyin doğru olmadığını

Çok farklı şekillerde, tekrar tekrar söyler, fakat yine de bir şeyin, ancak onun ne olduğunu söyleyebilmemiz durumunda doğru- en azından kendisini betimlemenin araçlarına sahip olmadığımız bir gerçekliğe tekabül etme anlamında doğru- olacağını bildirir. Sağduyu, bilim ve felsefenin yorumlar, bildiğimizi söylediğimiz herşeyin bir yorum olduğunu söylerken, kendisinin de, çıplak hakikat yerine, bir yorum önermekte olduğunu göremedi. Bunu, farkettiği zaman, o Nietzsche için bütünüyle özgürleştirici bir şey oldu.


Felsefi psikoloji

Nietzsche kendisini öncü bir psikolog olarak görüyor, insan zihni denen


Büyük ve bakir ormanın

İlk kaşifi olduğunu düşünüyordu. Nietzsche’nin ilk ve en büyük hedefi ego kavramı olup, temel iddiası da, benlik diye bir kendiliğin var olduğunu kabul etmenin ontolojik bakımdan gereksiz, metafiziksel bakımdan da tehlikeli olduğudur.

Akıl genel olarak iradelerin nedenler olduklarına inanır. O egonun bir varlık, bir töz olduğuna inanır ve ego-tözüne beslenen inancı şeylere yansıtır. Neden olarak kurulan varlık şeylerin arasına dahil edilir, onların altına sokulur: “Varlık” kavramı “ego” kavramından çıkar, benlik kavramından türetilir. Başlangıçta bir hatanın, iradenin etki eden bir şey olduğu, iradenin bir güç olduğu yanlışının büyük uğursuzluğu bulunmaktadır....Biz bu gün onun bir hatadan başka bir şey olmadığını biliyoruz.

Onun teşhisi kabaca şöyledir: Bir şey olup bittiği zaman, onun bir fail tarafından yapıldığını, bir failin etkisiyle vuku bulduğunu zımnen kabul ederek , düşünmenin vuku bulması, onun bir eylem olması olgusundan, şu halde onu gerçekleştirecek bir failin bulunması gerektiği sonucunu çıkartırız. İşte bu, benliktir. Ego, demek ki, ilkel bir veri olmayıp, çıkarsanan bir kendiliktir ve onun iradenin etkisiyle eylemde bulunduğunu kabul etmek bütün bir nedensellik anlayışımızı değiştirerek, olduğundan başka gösterir.
Nietzsche felsefi bakımdan bir determinist değildi. O pratikte yeterince yararlı olan neden ve sonuç düşüncesinin

Doğa bilimcinin yaptığı gibi...hüküm süren mekanistik budalalığa uygun olarak nesneleştirilmesi

gerektiğinde ısrar eder.Neden ve sonuç da, şu halde bir kurgu olduğu farkedilmeyip, doğru olduğu kabul edilen başka kurgudur. Gereği gibi ifade edildiğinde, onun açıklama bakımından değil de, “iletişim ve anlama amaçları açısından” bir kullanım değeri vardır:
An sich gerçeklikte, hiçbir nedensel bağ, hiçbir zorunluluk yok, psikolojik yönden özgür olmayış diye bir şey bulunmuyor; orada sonuç nedeni izlemiyor, yasa hüküm sürmüyor: Nedenleri, süreklilikleri, bağlantıları, göreliliği, zorlanmayı, sayıları, yasaları, özgürlüğü, gerekçeleri, amaçları icad eden sadece biziz. Bundan dolayı, bu uzlaşımsal dünyayı an siche yükler, onu kendinde gerçekliğe katıp karıştırırsak, hep eğilimli olmuş olduğumuz üzere, mitolojik davranmış, efsane uydurmuş oluruz.


Ahlak Ve Din

O, dünyada nesnel bir ahlaki düzenin olmadığını tekrar tekrar söyler:


Ahlaki fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin ahlaki yorumları vardır.


O kendisinin,

bir bütün olarak hiçbir ahlaki olgu

bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve kendisi de dahil olmak üzere, her filozofu

iyi ve kötünün ötesinde bir duruş almaya – kendisini ahlaki yargılar yanılsamasının altına yerleştirmeye

zorlar.

Her ahlak, doğaya, hatta “akla” karşı bir parça zorbalıktır

diye yazan Nietzsche, hemen ardından şunu eklemeyi unutmaz:

Bu, onlar için asla bir itiraz değildir.

Bunun nedeni, herşeyden önce tutkuların bazen,

Budalalıkların ağırlığıyla kurbanlarını mecalsiz bıraktıkları yerde, mahvedici olmaları, ikinci olarak da ahlaki kısıtlamanın hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin önemli bir bölümün zuhurundan nedensel olarak sorumlu olmasıdır:


İster düşünmede ya da ister idare etmede, veya konuşmada ve konuşarak ikna etmede, ahlaki davranışta olduğu gibi, sanatta da, özgürlüğün, derinliğin, yiğitliğin, dansın ve efendice kararlılığın dünyasında olan, olmuş olan herşey öncelikle “böylesi keyfi yasaların bu zorbalığı sayesinde” mümkün olmuştur.Gerçekten de, ve bütün ciddiyetle, laissez-aller’nin değil de, işte bunun “doğa” ve “ doğal olan” olması ihtimali hiç de az değildir.


Ahlaki perspektifin, efendi ahlaki ve köle ahlaki olmak üzere, iki temel türü vardır.Bunlardan ikincisi yaratan şey, korku ve yetersizliktir.Verili bir grup ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek zorunda olanlar, bu bireylere kızar, onlardan korkarlar. Bu gruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler. Buna göre, önder veya efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde grup ya da topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri gösterir.


Nietzsche’ye göre, din tarafından güçlendirilen ahlaki mekanizmalar olmasaydı, güçsüzler durumun doğası gereği güçlünün güç isteminden önce yok olup giderlerdi.Fakat o bir yandan da, güçlülerin her halükarda olağanüstü seyrek ve birçok yönden olağandışı olduklarını iddia eder:

İnsanlar arasında, diğer hayvan türleri arasında olduğu gibi, başarısızlığın, hastalığın, soysuzlaşmanın, acıya mahkum olmanın daima bir aşırılığı var; başarılı durumlar, insanlar arasında da daima bir istisnadır.


Tragedyanın Doğuşu’nda, ölçüsüz ve ehliyetsiz vahşiliğe, onu dehşet verici bularak, karşı çıkar. Karşılıksız çekilen bütün bu acıların, ona göre hiçbir anlamı yoktur.Fakat avcı ve avın bir olduğu çileci ideal acıya bir mana kazandırır ve ona göre, bu pozitif bir değeri olan bir şeydir:

Çileci idealin dışında, insanın, bir hayvan olan insanın, şimdiye dek bir anlamı olmadı. Dünyadaki varoluşunun hiçbir amacı yoktu; “ İnsana ne gerek var?” sorusu yanıtsızdı; insan ve dünya için isteme eksikti; her büyük insan yazgısının ardında, nakarat olarak koca bir “ boşuna!” çınladı: İşte çileci idealin anlamı tam da bu: Eksık olan bir şey, insanı çepeçevre saran müthiş bir boşluk- kendini nasıl haklı kılacağını, açıklayacağını, evetleyeceğini bilmiyordu; anlamının yarattığı sorundan dolayı acı çekiyordu; başka bir şeyden dolayı da yaralıydı, temelde hastalıklı bir hayvandı: Oysa çektiği acının kendisinden gelmiyordu sorunu; “niçin bunca acı?” soru çığlığına yanıtı yoktu. En cesur, acıya en alışık olan hayvan olan insan, böyle bir acıyı olumsuz bulmuyor; istiyor onu, hatta arıyor, yeter ki ona bunun anlamı gösterilsin, acısının bir amacı ortaya konsun.Acının kendisi değil de anlamsızlığı, şimdiye dek insanlığın üzerine bir lanet olarak çökmüştür- ve çileci ideal insana anlam sundu!
Hristiyan idealin hayata düşman olduğu, onun

hayatın en temel önkabullerine aykırı düştüğü

doğrudur. Bu, genel olarak dinlerin hepsi için söylenebilir.Ama din, hayata karşı bir iradeyi temsil etse bile, yine de bir istemi ifade eder ve Nietzsche’nin gözünde,

insan, istememeye karşı, hiçliği ister.

Üstinsan ve Ebedi Dönüş

Tarihsel Zerdüşt dünyanın, birer nesnel güç olarak değerlendirilen iyi ile kötü arasında sürekli bir çatışma ve savaşın hüküm sürdüğü yer olduğuna inanıyordu. Nietzsche’nin Zerdüşt’ü buna, elbette inanmaz.Fakat Zerdüşt bu temel hatayı yapan ilk kimse olduğundan, Nietzsche söz konusu hatayı düzeltecek ilk kişinin de o olması gerektiğini yazar. Onun felsefesinin sözcüsü olarak Zerdüşt’ü seçmesinin görünüşteki nedeni budur.


İşte o Zerdüşt, eserde bütün değerlerin göreliliğini ilan eder:


Zerdüşt nice ülke, nice halklar gördü: Nice halklara göre iyi ve kötü nedir, anladı böylece. Zerdüşt iyi ile kötüden daha büyük bir güce rastlamadı yeryüzünde...
Bir halkın iyi saydığı pek çok şeyi, başka bir halk utanç ve düşüklük sayıyordu:Böyle gördüm ben.Burada kötü denen pek çok şeyin, erguvani şereflerle süslendiğini gördüm başka yerde.
Komşu komşuyu anlamıyordu hiç:Komşusunun delilik ve kötülüğüne şaşıyordu hep....


Gerçek şu ki, insanlar her türlü iyi ve kötülerini kendi kendilerine vermişlerdir.Gerçek şudur ki, onlar bunları almadılar, bunları bulmadılar, bunlar gökten bir ses gibi inmedi onlara...
Bin amaç vardı şimdiye dek, bin ulus vardı da ondan...Ancak bin boyuna vurdurulacak boyunduruk yok daha, bir amaç eksık.İnsanlığın amacı yok daha...

Zerdüşt insanlığa bir “amaç” temin etmeyi görevi olarak görür; “üstinsan” öğretisi de, işte bu amaca hizmet etmektir.Zerdüşt tekdüze bir sesle sürdürür:

Bakın, size üstinsanı öğretiyorum! Üstinsan yeryüzünün anlamıdır.

Bununla birlikte, öteki insan türleriyle karşı karşıya getirilmek dışında, üst insan burada özgül bir karakterizasyona, açık bir betimlemeye konu olmaz; o öncelikle de “son insan”la, başka herkese benzeyip, mutlu olmaktan mutluluk duyan,

Gündüz için küçük hazları, gece için de küçük hazları olan,
“Biz Mutluluğu bulduk” diyen ve göz kırpan
insanla karşıtlaştırılır. Oysa Zerdüşt, tıpkı Nietzsche gibi, insanın mevcut durumundan, şimdiki olma tarzından hoşnut değildir:


Nietzsche’nin üstinsan öğretisiyle yakından ilişkili olan ve onun bütün diğer düşüncelerinden daha fazla önemsediği diğer teorisi ise, yine
Böyle Buyurdu Zerdüşt’te ileri sürülen ebedi dönüş öğretisidir. Ebedi dönüş düşüncesi kabaca, fiilen vuku bulan herşeyin, tam tamına şimdi vuku bulduğu tarzda sayısız kez vuku bulduğu ve daha birçok kez yeniden vuku bulacağı düşüncesidir. Dolayısıyla, tam ve gereği gibi ifade edildiğinde, tek bir “son insan” olmayıp, bir son insanlar sonsuzluğu vardır; tek bir Nietzsche kişisi yoktur, fakat birbirlerini zamanın akışı boyunca yansıtan tam tamına aynı Nietzsche’lerin sonsuz sayısı bulunur. Üstinsan öğretisi gibi ebedi dönüş teorisi de, Zerdüşt tarafından ortaya konur:

“İşte ölüyor, yitiriyorum” derdin, “ve bir anda hiçim artık.Canlar da gövdeler kadar ölümlüdürler”
Fakat içine örüldüğüm nedenler düğümü yeniden gelir, o beni yeniden yaratacaktır!Ben kendim, ebedi dönüşün nedenlerinden biriyimdir.
Ben geri gelirim bu güneşle, bu yeryüzüyle, bu kartalla, bu yılanla,- yeni bir hayata, ya da daha iyi bir hayata, yada benzer bir hayata değil:
--- Ben, bütün nesnelerin ebedi dönüşünü yeniden öğrenmek üzere, sonrasızca dönerim bu aynı hayata, en büyüğüyle en küçüğü içre---
--- Yeryüzünün ve insanın büyük öğlesiyle ilgili öğretiyi yeniden dile getirmek üzere, insana üstinsanı yeniden bildirmek üzere.
Ben sözümü söyledim, ben sözümle parçalanırım: Böyle ister benim ebedi yazgım,- haberci olarak yok olurum ben!
Batan kişinin kendini kutsama saati işte geldi.Böyle biter Zerdüşt’ün batışı.


Seçilmiş Düşünceler


Doğruluk
Bana: “Haydi öyle olsun! Seni deneyeyim bir”, demek olanağı veren her kuşkuyu överim. Fakat deneye izin vermeyen hiçbir sorunun lafı edilmesine de dayanamam. Benim “ doğruluğumun” sınırları bunlardır işte: Ondan ötesi için yiğitlik sökmez artık.

Başkalarının hakkımızda bildikleri
Kendi hakkımızda bildiklerimiz belleğimizin hatırda tuttukları, yaşantımızın mutluluğu için sanıldığından daha az kesindir. Bir gün gelir, bu yaşantıda başkalarının hakkımızda bildikleri ( ya da bildiklerini sandıkları) şeyler çıkıverir ortaya; o zaman onların fikirlerinin daha güçlü olduklarını fark ederiz, insan adının kötüye çıkmasından ise bildiklerinin yanlış çıkmasına daha kolay katlanır.

Ayrı duranlar
Parlamentarizm, yani beş tane politik düşünce arasından birini seçmek için verilen resmi izin, bağımsız ve kişisel görünmekten çok hoşlanan bir sürü insanın özellikle hoşuna gider.Fakat aslında sürüye tek bir düşünceyi zorla kabul ettirmek ya da beş tanesi arasında seçim yapmasına izin vermek o kadar önemli değildir; bu beş düşünceden hiçbirini paylaşmayan ve herkesten ayrı duran kişi, bütün sürüyü aleyhine çevirir her zaman.

Bir savunucu aleyhinde
Bir davaya zarar vermenin en kalleşçe yöntemi bunu, bile bile kötü nedenler ileri sürerek savunmaktır.

Alkış
İnsan gürültü yapmadan alkışlayamaz, hatta kendini bile.

Neye inanırsın?
Şuna: Her şeyi yeniden teraziye vurmalı.

En insancıl davranış nedir?
Birisinin utanmasını önlemek.

Gurura karşı

Çok şişinme: Ufak bir iğne patlatıverir seni.

Okuyucuma
Sağlam çeneyle sağlam mide: İşte benim istediğim. Kitabımı hazmedince benimle anlaşacaksın muhakkak.

Güçbeğenir
“Canının istediği gibi seç” deselerdi cennetin tam ortasında küçük bir yer seçerdim: Ama yer, kapısında olsaydı daha iyi olurdu.

Bencillik
Bencillik, duyguların perspektif yasasıdır: Buna göre en yakın nesneler en büyük ve en ağırlarıdır, uzaktakilerin ise ağırlıkları ve boyları küçülür.

Zerdüşt

Doğrusu şu ki, insan kirli bir nehirdir. Kirli bir nehiri kirlenmeden içine alabilmek için bir deniz olmak gerek. Görüyorsunuz, insandan üstün olmayı öğretiyorum size: Üstün insan bu denizdir; sizin büyük aşağısamanız onda yok olabilir.

Ne yazık, insanın artık dünyaya yıldız getiremeyeceği zamanlar yaklaştı. Ne yazık, insanların en aşağılığının, kendini aşağısamasını artık bilemeyenin görüleceği zamanlar yaklaştı.

Ne mutlu uykusu olanlara, hemen uyuyacaklar çünkü.

Bir gün Şeytan şöyle dedi bana: “ Tanrı’nın da cehennemi var: İnsanlara beslediği sevgidir bu”.
Geçende de söyle dediğini duydum onun: “Tanrı öldü; insanlara olan merhametinden öldü Tanrı”.

Toplum
Bulanık suda balık avlayanla derinliklerden feyiz alanları halk kolaylıkla bir tutar.


Her ulusun kendine öz iki yüzlülükleri vardır: Erdemleri, der bunlara o. İnsan kendi en iyi yanını bilmez, bilemez.

Bir barbarlık dönemi başlıyor; bilimler de ona hizmet edecekler.

İnsan
Sonuçlar karşısında korkaklık: Çağcıl bir kusur.

Ne denli yükselirsek, uçmak bilmeyenlere o denli küçük görünürüz.

Tutkulu insanlar, başkalarının ne düşündüklerini az düşünürler: Durumları onları hiçliğin üzerine yükseltir.

Bir inancı sırf adettir diye kabullenmeye namussuzluk, korkaklık, tembellik denir. Şu halde namussuzluk, korkaklık, tembellik ahlakın önsel’i olsalar gerek.

Her erdemde budalalık eğilimi, her budalalıkta erdem eğilimi vardır. Rusya’da “evliya gibi aptal” derler. Yaşam, sıkılmaya vakit kalmayacak kadar, çok kısa değil midir? Hiç değilse insan cennetteki, sonsuz mutluluğuna inanmalı ki.....

Kadını kadının içinde özgürlüğe kavuşturmalı!

Kadının nasıl bir nimet olduğunu tüm derinliği ile hissetmek gereklidir.

Düşünce

“Bilgi kuramı”ndan ibaret kalan felsefe, gerçekte o çağın çekingen bir öğretisinden, bir ılım (itidal) öğretisinden başka şey değildir artık: Kapının eşiğinde duran ve içeriye girme hakkını kendinden esirgeyen bir felsefe – en son kertesine inmiş, bir son, bir can çekişme haline, acınacak hale gelmiş bir felsefedir bu. Şu halde, nasıl olur da böyle bir felsefe....hüküm sürebilir!

Sevgi yüzünden yapılan şey her zaman iyilikle kötülüğün ötesinde yapılır.

İnsanoğlu hiçbir şey istememektense hiçliği istemeyi yeğler.

Güzel, çirkini yendiği anda büyük üslup da doğar.

Büyük bir düşünceyle karşı karşıya olmak dayanılır şey değildir. Bir düşünceyi---bu yüzden ölmelerine meydan vermeksizin—bildirebileceğim insanlar arıyorum, çağırıyorum onları.

“Doğru” diyince bu zihnimde kesinlikle yanlışlığın tersini değil, fakat sadece en esaslı hallerde çeşitli yanlışların birbirlerine oranla durumlarını gösteriyor.

Gizemsel izahlar derin sanılır; doğrusu şu ki, yüzeysel bile değildir onlar.


Postmodernizm Yükselişi ve Toplumsal Değişim ve Nietzsche


Nietzsche’nin Aydınlanma düşüncesine karşı ortaya attığı kritik bakış ve eleştiriler bugünün postmodern çözümlemeleri için tam bir kaynak işlevi görebilmiştir. Nietzsche’nin yaklaşımları ile postmodern çözümlemeler arasında önemli benzerlikler ve paralellikler vardır.


Ona göre 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan büyük atılım ve dönüşümler modernleşme olarak yorumlansa bile bunu belirleyen temel değişken ne insanın aklı, ne bilim, ne de tarihin ileriye doğru akma özelliği taşımasıdır. Bir başka deyişle düşünür, Aristoteles’den beri Batı düşünme güdüsü özdeşliğini yadsımaktadır. Nietzsche’ye göre büyük atılım ve dönüşümün belirleyicisi aslında biyolojik bir süreçtir. Bu biyolojik öğe, yani insanın yaşam enerjisi, düşünüre göre insanın bilgi edinme sürecinin de kaynağıdır.


Yaşam enerjisi tanımı gereği biyolojik bir özellik olduğundan bireye özgüdür; yani insandan insana farklılık göstermektedir. Bazı insanların yaşam enerjisi çok yüksek bazılarının ki ise marjinal düzeyde olabilmektedir. Buna görede üstün insan olarak nitelenen ve deha sayılan kişilerin yaşam enerjisi, tarihi yapmakta y ada bir başka deyişle insanoğlunun büyük atılımlarına kaynaklık etmektedir.


Bu çözümlemeye göre modernleşme, yaşam enerjisi üstün olan seçkin bireylerin yönlendirip, gerçekleştirdiği bir dönüşüm olarak nitelenmektedir. Yaşam enerjisinin özellikleri arasında bencillik ve onun sonucu olarak vahşilik bulunmaktadır.Bu nedenle, Nietzsche’ye göre bilgi ya da bilime dayalı olarak kurulan toplumda, Aydınlanma projesindeki iyimser öncüllerin aksine yabancılaşma, anarşi, vahşet ve acımazsızlık da egemen olacaktır. Çünkü bu özellikler yaşam enerjisinden kaynaklanmaktadır.


Nietzsche, geleneksel felsefenin “öz” ve “gerçek”, “mantıksal temel” gibi kavramlarına çok eleştirel bir bakışla yaklaşmaktadır. Zaten bu nedenle de bugünün postyapısalcılığın peygamberi olarak kabul edilmektedir. Nietzsche’ye göre evrenin, bir tek değil sayısız anlamı vardır ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezi tutarsızdır. Yani Nietzsche’ye göre doğru bilgi görelidir, gerçeğin temsili diye bir şey olamaz, onun yerine yorumlar vardır.


Nietzsche, için “yaratıcı yıkıcılık” insanın doğasından gelen bir özelliktir; insanoğlu, sürekli olarak bir şeyleri yıkarak, yok ederek yeniyi yaratmaktadır. Bu anlamda, yaratıcı yıkıcılık yaşam enerjisinin ortaya çıkışıdır. Ama düşünüre göre yaşamın kendisi karmaşıktır ve kaotiktir; bu kaotiklik, aynı zaman da yaşamın dinamizmini de belirlemektedir.


Nietzsche “ Acaba eskiyi yok etmeden, eskiyi ciddi ölçekte muhafaza ederek yeniyi kurmak mümkün değil midir” diyerek yaşamsal bir soru sorup tartışmıştır. Bugünün postmodernleri bu soruyu olumlu bir biçimde yanıtlandırmakta ve eskiyi yıkmadan yeninin nasıl kurulabileceğini tartışmaktadırlar. Bilindiği gibi postmodern söylem, her sorunun bir tek doğru cevabı vardır aksiyomunu bütünü ile yadsımakta, aksine, her sorunun hiç ya da birden çok doğru yanıtı olabileceğini öne sürmektedir.


Bu nedenle de Nietzsche, postmodern söylem için pivotal bir başlangıç noktası oluşturmaktadır.


NIETZCHE'NIN TARIH ANLAYISI

Tarih, bir basarilar akisi, yaratmalar dizisidir Nietzche'ye göre. Onun yasadigi caga degin, olaylari anlatma, olup bitenleri bir öykü niteliginde baskalarina bildirmektir tarih. Tarihin ne oldugunu, nereden gelip nereye gittigini arastirmak, onun gercek görevini, özünü ortaya koymak, caginin disina cikan, yasadigi ortamin sinirlarini asan bir görüs, bir düsünceydi. Nitekim, Nietzche "... ben, kendim icin bile simdiki zamanin bir cocugu olarak, zamana uymayan denemelere girisiyorum," diyor.

Insan, belli bir yere saplanan, yalniz kendisine verilenle yetinen, sinirlandirilmis, cevresinin kosullari altinda tek dogrultulu bir zaman icinde kendini sürdüren bir varlik degildir ona göre. Böyle bir varlik "hayvan" olur ancak. "Iste böyle tarih disi yasiyor hayvan. Boyuna bir sayi gibi simdinin icindedir. Geride ilgiye deger bir iz birakmaz. Nesnelerin yerini degistirmeyi bilmez. Bir gözacimlik... yasantida ne ise öyle görünür." Onun icin, "animsmadan
mutlu yasamak olasidir, unutmadan yasamak elde degildir."
Oysa insan, bir tarih varligidir. O, üc boyutlu bir zaman icindedir. Gecmisin derinliginde kökleri vardir. Bunlar onun tarihidir. insan gecmis caglarin akisi icinden, bir tarih varligi olarak süzülür, akar gelir. "Bir insanin icvarligi, ne denli güclü kökler tasirsa, gecmis onu o ölcüde tutar, ... iter, baskiya alir." Ancak bu tarih, kuru öyküleri, art arda gelen kolay masallari, olaylari siralayan tarih degildir. Bu tarih, insani yaraticiliga iten, onu basariya ulastiracak nitelikteki özü aciklamaya, anlatmaya iten tarihtir.

Insan, tarihi, bir olaylar bütünü, bir olaylar yigini olarak sirtinda tasiyamaz. Böyle bir eylem, insani belli bir yerde durdurur. Bu yüzden, tarih akisi icinde öz olmayani, yaratici, yapici, gelistirici nitelikten yoksun bulunani, salt yiginlari ilgilendireni unutmak gerekir.. Insanin böyle yiginlasmalari ilgilendiren olaylarla tarih anlayislari karsisinda tarih disi kalmasi, tarihe gözü kapalica baglanmamasi gerekir.
Unutmak, burada yaratici bir eyleme atilmak icin yükten, insani engelleyen, onun gelisim dogrultusu üzerindeki hizini kesen agirliklardan siyrilmasidir. Kendi disina cikmasi, kendi özüne yabancilasmasi degildir. Cünkü insan, "kendi gercekliklerinin cok ince örgülü agindan cikip yeniden yabancil bir istege, kati bir tutkuya kapilamaz. Buna karsilik büsbütün tarihdisi olan hayvanin yer degistirme gereksinimi duymadan yasadigini görüyoruz."

Burada, insanin tarihdisi kalmasi, kendini hayvana yarasan bilincsiz eylemlerden, doganin cizdigi yolda yürümeyi gerektiren sinirlamalardan bilincli olarak kopmasi, eylemlerini bilincle aydinlatmasi demektir. Hayvan, oldugu yerde kaldigi, cevresini, cevre kosullarini degistiremedigi icin tarihdisidir. Insan, kendini bilinc verileriyle tarihdisi kilarak hayvandan ayirdigi icin tarih varligidir, tarihi olan bir canlidir. Hayvan, tek zamanli bir akis icinde oldugu icin tarihdisidir. Insan, üc boyutlu bir zaman düzeyinde yasadigi, bunu bildigi icin tarih varligidir, tarihliliginin bilincine varmistir.

Tarih gelistirmeli, ilerletmeli insani. Bilgi alaninda ona büyük yarar saglamali, onun yetismesine, aydinlanmasina, gelecege dogru güclü atilimlar yapmasina yardimci olmali. Kiyida duran, insana uzaktan bakan bir bilgiler yigini olmamali tarih.

NIETZCHE'DE FELSEFE

"Alisilagelen felsefe cigirlari disindadir Nietzche'nin görüsler. Onda, belli bir felsefe cigirina baglanma, belli bir acidan olaylara bakma egilimi, düsüncesi yoktur. Bu daginikligi yüzünden bircoklari onu bilge (filozof) bile saymazlar. Belli felsefe düzenlerine dayanmaz, güvenmez. Bütün düsüncelerini genis, bagimsiz bir akis icinde koyar ortaya Felsefeyle ilgili görüslerinin yogunlastigi tek eseri, özel bir arastirma niteligi tasiyan "Die Philosophie im Tragischen Zeitalter der Griechen = Yunanlilarin Trajik Caginda Felsefe adini alir. Onun görüsünde felsefe; yaratici, gelistirici, insani davranislarinin bütünlügü icinde ele alan, inceleyen bir düsünce akimidir. Felsefe insanla baslar insanla biter."

"Felsefeye dalmak, insanini özünde sakli derin aciyi kavramak, yüreginde sakli derin dogurucu agriyi düsünmektir. Insan bir varlik olarak aci cektirenle düsünmeye baslamis, trajik olanla ilgilenmistir. Insan düsüncesinin kaynaginda aci cektiren, trajik olan bir öz vardir. Bilgenin yapacagi is onu gün isigina cikarmak, yorumlamaktir. Ancak, felsefe yapmak üzüntüye kapilmak degildir. Insani yaratici eyleme iten aciyi bulmaktir. Bu yüzden mutluluktur, mutlulugu aramaktir bir bakima felsefe."

"Felsefe, bir akil ürünü, olmayani olur gibi gösterme düsüncesi, gerceklerin, göz önünde duranlarin disinda konu, sorun arama, yorumlama akimi degildir. Varligin özüne, doganin yüregine inen bir düsünce eylemidir, bir gercek atilimidir.
Insani gerceginden koparan, yalniz usvarligi olarak benimseyen, onun yasam ortamindaki davranislarini, eylemlerini göz önünde bulundurmayan bir cigira, düsünce bicimine felsefe denmez."

"Felsefe ve sanat el eledir, birbirini bütünler, birbirini gerekli kilar boyuna. Birinin olmadigi yerde öteki de bulunmaz. Bilge de belli bir asamada sanatcidir, sanati besleyen özler bilgenin düsünme gücünü besler, gelistirir, verimli kilar. Sanatcinin yüreginden fiskiran sanat yapiti gibi, felsefe de bilgenin özünden, derinliginden göz kamastirici bir isyk niteliginde dogar, cevresini aydinlatir, insani isinlara bogar. Sanatin geri kaldigi bir ülkede felsefe de basarili degildir, geridir, yetersizdir."

"Ona göre, Bati felsefesinin ana konulari arasinda yer alan su "moral" denen nesnesin kaynagi sayilan "iyi" ile "kötü" bile insan disinda, insan eylemlerinin ötesinde degildir. Bati felsefesi, bütün insan davranislarini bu iki degere göre yorumlamaya alismis bir kez. Kopamaz ondan. Önceden genel gecerligi olan iki kesin deger, iki degismez ölcü sayar bunlari Bati felsefesi. Bütün insan davranislari bu "iyi" ve "kötü"ye göre düzenlenir. Nereden geliyor bunlarin genel gecerligi? Nedir, nerededir bunlarin kaynagi? Kimden almis bunlar bu genel gecerlik egemenligini? Bu sorularin karsiligi verilmez, aranmaz Bati felsefesinde. Bilge Platon öyle "buyurmus" bir kez ya, bitti artik, bütün akan sular durur. Insanin uymasi gereken iki yüce ölcü vardir: Iyi ve kötü. Birinden kacmali, ötekinin kanatlari altina siginmali. "Moral varligi" olmak bunu gerektirir. Tanri da öyle "buyurmus" üstelik. Su Âdem ile Havva'nin sucunu bütün insan soyuna cektiren, dogmus dogacak bütün insanlari, bilmedikleri,adini duymadiklari bir eylemden dolayi suclayan, cehennem yalimlari icinde yakan ünlü, "moral varligi"nin ana örnegi kilisenin koruyucusu Tanri. Su Platoncu felsefe düslerinin boyali, cicili bicili evreninde insanin usunun kavrayamayacagi ölcüde güzellikler icinde yasayan, güzellerle sarmas dolas olan olan CAPKIN TANRI böyle buyurmus: Ahlakli olun, kötüden kacinin, iyinin ardindan kosun. Ne yaparsaniz yapin, suclusunuz, Àdem ve Havva'nin yaptiklarinin cezasini siz cekeceksiniz."

"Iste bunlara karsi cikti Nietzche. Bütün adi gecen iyi ya da kötü denen nesneler, felsefenin yüzyillar boyu üzerinde durdugu bu konular, insan varliginin disinda degildir.Onlar insanla vardir. Insan eylemlerinin icindedir onlar. insanin oldugu yerde, eylemde bulundugu ortamda sözü edilir onlarin ancak. Insanin bittigi yerde, eylemden, davranistan kesildigi yerde onlar da biter, yok olur."

"Caglar ölcülerini, iyi, kötü, dogru, erdemli, saygili gibi deger varliklarini da birlikte düzenler. Bu deger varliklari cagina göre öne gecer, arkaya itilir."

"Gercekötesini felsefenin ana konusu diye anlayanlar, us ilkelerine dayanarak, karsisindakini söz oyunlariyla bir düsünceyi kisa bir süre icin benimsetmek gereginde biraktilar mi sevinirler, büyük bir basariya ulastiklarini, savunduklari bütün görüslerin dogru, gecer oldugunu sanirlar. Bir tartismada, karsit görüsü savunan kimseyi söz oyunlariyla cikmaza sokmak, onu karanliklara bogmaktir. Gercek, tartismasiz, karsitsiz veriyor kendini bize, Bütün acikligiyla karsimizda duruyor. Gercekötesi, bu gercekleri görmedigi, göremedigi icin gereksizdir, insana yararli degildir. Ancak, felsefeye dalan icin doga vardir, bütün gercek olusumlar onun sinirlandirdigi varlik ortaminda bulunur."

IYI ILE KÖTÜNÜN ÖTESINDE'den[

Insanin olgunu Cocukken, oyun oynamadaki agirbasliligini yeniden bulandir.

Bize en yakin olan,
komsumuz degildir, komsunun komsudur ancak. Her ulus böyle düsünür.

Övmede, cikismaktan daha cok tedirgin edici bir nitelik vardir.

Insan, önünde sonunda tutkusunu sever, dilegini degil.

Kati insanlarin yaninda bir utanc olayidir ictenlik: biraz da pahali üstelik.

Kendi ülküsüne giden yolu bulmasini bilmeyen, ülküsüz bir insandan daha düsüncesizce, daha basibosca yasar.

Kendi üstüne (kendince) pek cok söz söylemek, kendini gizlemek icin bir arac bile olabilir.

Yüksek kisileri yaratan, güc degil, yüksek duyumun sürekliligidir.

Ülküsüne ulasan onun disina da cikar.


TAN KIZILLIGI'ndan[

purple]Cagdaslarin alay edisi (ironisi)- </FONT id=purple>Gelip gecicidir bu Avrupa tutumu, bütün büyük ilgi duyuslar alayla davranir ona karsi; neylesin, bu kadar is güc arasinda onu ciddiye alacak zamani yok ki insanin..

Sevgi Icin Bastan Cikarmak - Kendisinden nefret edenden korkmaliyiz, cünkü onun hincinin ve intikaminin kurbani olacagiz. O halde, kendini sevmesi icin onu nasil bastan cikaracagimaiza bakalim!

Savaslar - cagimizin en büyük savaslari tarih ögretiminin ürünleridir.

Deri Degistirmek - Gömlegini degistiremeyen yilan ölür gider. Iste böyledir kanilarini degistirmek istemeyen ruhlar da, son verirler ruh olmaya.

Kurbanin Degeri - Insan, devletlerin, yöneticilerin bireyleri kurban etmelerini uygun gördügü ölcüde kendi kurbanlik degerini yükseltir.

Tutkuyu Hakikatin Delili Yapmayin! - Ooo, sizi iyi huylu ve hatta asil fanatikler sizi! Sizi taniyorum! bize karsi hakli cikmak istiyorsunuz, ama kendinize karsi da, ve herseyden önce kendinize karsi!

Avrupali Olmayan ve Soylu Olmayan - Hiristiyanlikta biraz dogululuk, biraz kadinsilik var: "Tanri kimi severse onu terbiye eder" düsüncesi bu görüsü aciga vuruyor. Cünkü doguda kadinlar döverek cezalandirilmalarini ve kendilerinin dis dünyaya karsi kati sekilde kapali tutulmalarina kocalarinin sevgilerinin bir göstergesi olarak bakarlar ve bu göstergeler olmazsa sykâyetci olurlar.

Güzellikte Korku -
Ne güzel ve akillidir bu kadin; ah, bir de güzel olmayaydi, ne cok akilli olurdu.

GÜLEN BILGI'den


Ögüt -
Üne kavusmak mi istiyorsun? Aklindan cikarma bunu: zamaninda ve kendiliginden namustan, onurdan siyrilmaya bak.

Bilgelik -
Ovada kalma sakin, cok yükseklere de cikma sakin. En güzel yokusun yarisinda görülür dünya.

Aliskanlik - Her aliskanlik elimizi daha becerikli, aklimizi da daha beceriksiz bir duruma sokar.

Derin Olmak, Derin Görünmek - Derin oldugunun bilincine varan insan kolay anlasilir olmaya (acik olmaya) calisir. Topluluga derin görünmek isteyen de anlasilmaz olmaya. Topluluk icin, dibini göremedigi hersey derindir.


Nietzche Neden Anadolu'yu Yok Saydi

Nietzche, yasadigi cagin, icinde bulundugu toplumun bir gelenegine uyarak Anadolu'da gelisen, oradan evrenin dört bucagina yayilan bir felsefe ekinini (kültürünü) Grek düsünce ürünü sayiyor. Grekcenin nereden geldigi,hangi kültür ürünleriyle, dil varliklariyla beslendigi, Nietzche'den sonra gün isigina cikarildi. Bu yüzden, zamanin ortaya koydugu birtakim gerceklerle, ister istemez catisan Nietzche, bu konuda caginin izinden yürümenin sorumlulugunu tasiyor. Anadolu'da gelisen dogaci felsefe, sanat, siir ancak yaziya gecirildikleri dilden dolayi Grek olabilir. Nitekim, dil alaninda yapilan arastirmalar Yunanca sanilan bircok felsefe, sanat kavramlarinin Yunanca olmadigini, daha eski Anadolu dillerinden alindigini gösterdi. Nietzche'yi en cok etkileyen, Ingiliz ozani Byron oldu. Nietzche'nin ilk arastirmalarindan olan Trgedyanin Dogusu, Yunanin Trajik Caginda Felsefe adli eserler ilkcaga Byron'un görüs acisindan baktigini gösteriyor. Burada Nietzche'nin de, caginin da yanildigini birtakim gercekleri karsit durumda yorumladigini zaman koydu ortaya.
XlX. yy Avrupa'si asiri ölcüde "Hellen" sevgisiyle doluydu. Hiristiyan dinini Incil'in Yunancasindan ögrenen Avrupa uluslarinda dinlerinin diline, kültür ürünlerine karsi özlü bir baglilik vardi; Ancak bunlar birtakim tarih gerceklerini aydinlatmaya yetmez. Dil, belirli bir yerde bilimsel gerceklere, oluslara karsit düsüyor.

Anadolu'da yetisen bilgeler, ozanlar, düsünürler bize Yunan diliyle birtakim ürünler birakti diye bugünkü Yunan'a baglanmaz onlar; bir dille konusup yazmak, bir uygarligin dogdugu topragin adami olmaktan baska. Anadolu'da dogan, uygarliga katkida bulunan bütün düsünürler, ozanlar, yazarlar Anadolu'nun cocuklaridir. Dilleri ne olursa olsun, onlarin yarattigi uygarlik da yasadiklari topragin uygarligidir. Uygarliklar, insanlarin göc etmesi gibi dogduklari yerleri birakip gidemezler. Onlar, ortaya ciktiklari yerin özelligini, damgasini tasir, kokusunu yansitir.

".... Yunanistan'in baskalarinin eline gecmesinden sonra halkinin bircogu göcetti.

Neden, gittikleri yerlerde Anadolu'da yetisen düsünürler, bilgeler gibi kimse cikmadi?

Neden, Grekler düsüncesinin etkisi altinda kalan Roma uygarliginda, bircok Grek bilgininin, bilgesinin Roma'ya göcetmesine karsilik, bir Platon, bir Aristotales, bir Aishilos, bir Sophokles cikmadi?

Neden, cok syki fiki, benzer dinden olmalarina karsilik bir Roma aydini ile bir Atina aydini (bu ad da Yunanca degil) ilk bakista birbirinden ayrilir (düsünce yönünden)?

Bu nitelik ayriliklari topraktan, bögelerin dogal yapisindan geliyor biraz da. Toprak dogal yapi insani belli bir yöne dogru itiyor.

Nietzsche, sanatin kaynagini iki celisyk güc olan Apolloca ile Dionysosca eyleminin baglasiminda buluyor. Bu iki tanri da Grek ülkesinden degildir, adlari da öyle. Bunlarin kisiliginde bicimlenen inanclarla Greklerin özünden dogan inanclar arasinda bir baglanti, bir öz yakinligi yoktur. Apollo icin, Dionysos icin yapilan törenler, sölenler Grek inanclari ile bagdasmiyor. Bu iki tanri, Anadolu'da somut olarak nitelenir, insalar arasina karisir, insanlar gibi icer, esrir, kendinden gecer, capkinlik eder, aldatilir, sevinir, üzülür,aglar. Oysa, Yunanistan'da bu inanclar bir cirpida insan kisiliginden siyrilir, soyunur, soyut bir nitelik kazanir, dogadan uzaklasir. Bu inanc ayriligi, bu düsünce degisykligi iki toprak insaninin doga karsisindaki tutumunu, yasama anlayisini dile getiriyor. Birbirine benzemiyor Anadolu insani ile Yunanistan insani, dogal sinirlar cekiliyor aralarina.

Nietzsche'den 2300 yil önce Herodotes bile anlamis bunu da, Yunanistan'a uygarligi tasiyanlar Ion'lardir, Yunanistan'in ilk yerlileri "barbar pelasglardi" diye yazmis. Oysa, Ion (Yunan sözü bunu bozulmusudur) denen topluluk Bati Anadoluludur, Grek(Grek sözü de Latince, Italya'nin batisinda yasayan, Latinlerin Gra adini verdikleri halktan gelir) degildir. Eskiden Greklere "ellen-hellen" derlerdi, oysa, ele gecen belgelerde, Anadolu'da yetisen bilgelerin, düsünürlerin, ozanlarin kendilerine "hellen-hellen" dediklerini gören olmadi.


Bugün konusulan Yunanca, Hititce kaynakli bircok söz vardir. Bunlarin basinda "tri-tra-tra" gibi üc sayisi anlaminda olan sözler gelir. Bu söz Greklerden pek cok yüzyil önce Anadolu'da yasayan Hititlerin dilinde de vardi. Anadolu'da bircok ilin, ilcenin adi da bu sözle baslar. Grekler söyle dursun, Ionlar bile adi bu sözle baslayan yerlere öteberi satmak icin gelir, oralarda satis yerleri kurarlardi. Ionlarin öteberi satmak icin gittikleri yerleri bile Avrupa bilginleri Greklere kurdurdular, birer Grek yurdu saydilar onlari. Karadeniz kiyilarinda bircok yerleri, Trabzon gibi, Greklere kurdurma yarisina cikanlarin sayisi az degildir. ON BINLERIN DÖNÜSÜ'nde Ksenophon, Trabzon yörelerine, sonra Trabzon'a geldigi zaman yerlilerle konusabilmek icin Ellence (Hellence) bilen birini aradigini yazar. Nasil oluyor da Greklerin kurdugu bir ilde, Grekce konusan, yazan bir komutan kendi dilini anlayacak kimse bulamiyor?
Nietzsche, bu konuda kendisinden önce gelenlerin, özellikle Byron ve Goethe'nin etkisinde kalmisti. Goethe, ünlü eseri Faust'ta isledigi mitoloji kahramanlarini, tanrilari birer Yunan bulusu sandi. Derin bir saygiyla baglandigi Hiristiyanlik dini onu böyle düsünmeye itiyordu. Avrupa'da yeni yeni uyanan Yunanistan'a, o yöre halkina karsi sevgi, onu da, kendinden sonra gelenleri de etkiledi. O caglarda Anadolu'dan Avrupa'ya kacirilan heykeller, tapinaklar, onlarin yani sira daha baska uygarlik ürünleri, kendi ülkelerinde Sokrates'in cizdigi uscu yoldan ayrilmayi yoldan cikma sayan Yunan ulusunun sanildi. Bu görüslerin tabaninda, Avrupa'nin Anadolu'ya karsi besledigi öfkenin derin izleri vardir. Yüz binlik hacli ordusunun eridigi Anadolu'da XlX. yy Avrupa aydinlari kalemlerle donatilmis yeni bir hacli ordusu düzenlediler. Fakat Anadolu topraginin derinliklerinden baslarini kaldiran alimli Hitit tanrilari, I.Ö.6-7 bin yilina degin giden uygarlik ürünleri, Avrupalilarin ödlerini patlatti. Barbar dedikleri Dogu uluslarinin yapamadiklarini (kan dökmeleri, aydin yakmalari, bilgin öldürmeleri) uygar Avrupa yapti. Isyk götürdügü yerde kan emdi, uygarlikla donatmaya gittigi ülkelerde kiyimlara giristi. Soyup sogana cevirdiler Anadolu'yu da, komsularinin topraklarini da.

Nietzsche, insanlarin öldürülmesini, sömürülmesini pek istemiyordu. Uygarligin, insanin yikimi icin degil, mutlulugu yolunda gelismesini gönülden diliyordu. Ancak, etkisi altinda kaldigi, dünya uygarliginin besigi saydigi ulusun basarilarina sinir tanimiyordu. Bütün basarilari Yunan düsüncesine, Yunan ulusunun calismalarina bagliyor, Anadolu'yu bir kenara itiyordu. Felsefeyi, sanati, yaratici atilimlari kaynagindan ayri, soyutlanmis bir ortamda düsünüyordu.
Bu tutum, caginin anlayisindan geliyordu. Nietzsche, bircok görüslerinde, düsüncelerinde cagini asti. Ancak Anadolu uygarligini yok saymasiyla caginin icinde kalmaktan kurtaramadi kendini. Bu konuda Nietzsche cagi ile baglantilidir, zamani ile sinirlidir. Onun bu görüsü "üstinsan" anlayisi ile pek bagdasmiyor. Üstinsanin gercek kaynagini baska yerlerde aramaya koyuluyor. Bu durumda "üstinsan", caginin görüsleri etkisi altinda kalan bir aydinin, derin bir sevgi, sinirsiz bir saygi duydugu ulusun örneklendirilmis bicimi olarak cikiyor karsimiza. Oysa Zerdüst'te, onun yeryüzüne yayilmasini istedigi inanclar düzeninde böyle bir egilim, bir ulusa baglanma duygusu yoktur. Zerdüst, koyu bir Iranli olarak cikmiyor ortaya, bütün insanliga söylüyor söyleyecegini. Nietzsche ise bütün basarilari bir ulusa, yeryüzü uygarliginin belli bir kesimini (Avrupa uygarliginin bütününü)Yunan'a bagliyor. Yunan düsüncesi disinda bir varlik görmek istemiyor.

Nietzsche'ye degin gelen inanclarda, uygarlik ürünlerinde, yalniz Anadolu'nun degil Mezopotamya uluslarinin (Sümerlerin, Akadlarin, Babillilerin), Iran'in, Misir'in, Fenike'nin Hindistan'in büyük etkileri vardir. I.Ö. lV.yy sonlarinda gelismeye baslayan, sonradan adina "Hellencilik" denen uygarligin kaynagi eski Iran ile Hindistan'dir bir bakima. Özellikle Hiristiyanlik üzerinde büyük etkileri oldu bu ülke uygarliklarinin.
Avrupa uygarliginin ancak soyut düsünce ürünleriyle donanan bölümü, Yunan uygarliginin etkisi altindadir. Yunan uygarligi soyuttur. Sokrates'le kesin olcülerine kavustu. Olani degil, olmasi düsünüleni isledi. Görüneni elle tutulani degil, düsüncede görülmek isteneni konu edindi. Yontu, büyük tapinaklar, tiyatrolar önce Anadolu'da yapildi. Gökle ilgili gözlemler, hekimlikle ilgili calismalar, siir, Anadolu'da dogdu. Yunan ulusu, o cagin Atina halki, bunlari sonradan ögrendi. Topraktan kap yapma, isleme, süsleme sanati Yunanistan'a Anadolu'dan gitti.

Nietzsche bunlarin üzerinde durmadi. O, felsefenin kaynagini, sanatin ocagini arastirirken topragin göz önüne serdigi gerceklere degil de, düsle gelen, söylentilerle, inanclarla yayilan sanilara kapildi. Onun düsüncesinde, arastirmaya baslamadan önce, bir "Yunan Mucizesi" kavrami vardi. Bunun kesin gercekligine, acik gecerliligine inanmisti. Bu önyargi ile, bu öninancla basladi ise. Oysa yazilarinda önyargilarin bütün türlerinden kacinmanin geregini savunuyordu boyuna. Nietzsche'nin düsüncelerinde düstügü celiskilerden biri de budur.

Tragedya Anadolu'da dogdu, arastirmalari onu bu sonuca ulastirdi, Yunanistan'da öldü. Buna da inandi yürekten. Yalniz , tragedyanin dogdugu yerde degil de, "Yunan Mucizesi"nin ortaya ciktigi yerde ölmesinin nedenlerini arastirmadi. Sokrates'e bagladi bu ölümü. Oysa Sokrates öyle düsünebilirdi, yasadigi ortam, icinde yetistigi ulusun yasama kosullari, dünya görüsleri, onun öyle düsünmesini gerektiriyordu.
Konuya bir de baska acidan bakalim: Tragedya Anadolu'da dogdu, Yunanistan'da öldü, dogru, peki öteki felsefe görüsleri ne oldu? dogalcilik, Trakyali Demokritos'un ortaya attigi atomculuk, Herakleitos'un gelistridigi sürekli dönüsümler, degisimler nerede öldü? Bunlarin icinde Yunanistan'da dogan var miydi? Hekimlik, destansi siir, nerede dogdu, nerede öldü? Neden Yunanistan'in disinda dogan bütün düsünce cigirlari, bilim akimlari, dogduklari yerde degil de gittikleri Yunanistan'da öldüler?

Iste, Nietzsche, bu cigirlarin, bu Avrupa uygarliginin ana kaynagi saydigi düsünce akimlarinin öldügü yerde yasayan ulusun yüceligine inaniyor da, dogduyu yerdeki uluslarin bilimsel yeteneklerinin varligina inanamiyor bir türlü. Onun göremedigi gerceklerden birisi de budur.

Bu adi gecen düsünce cigirlarinin dogduklari yerin disina tasinca ölmeleri, gelisememeleri, insanlarinin görüsleri, yasama anlayislari, düsünce yapilari yüzündendir. Nitekim, Demokritos'un düsüncesinden dogan atomculuk da Yunanistan'da degil bir Latin olan Lucretius'un kisiliginde en güclü savunucusunu buldu. Epikuros'un benimsedigi bu düsünce, Yunanistan'da nedense pek tutunamadi. Cünkü, atomculuk somut bir görüse dayaniyordu; Yunanistan'da Sokrates'in soyut usculugu hakimdi.
Anadolu'da, o cagda, düsüncelerin yasakalandigini, bilgelerin, aydinlarin cezalandirildigini, tanrilara karsi saygisizlik ettiler suclamasi ile öldürüldüklerini gösteren bir belge gecmedi elimize bugüne degin. Oysa Anadolu'dan, Trakya'dan Yunanistan'a giden düsünürlerin, bilgelerin cogu solugu sürgünde, Yunanisatan'in disina kacmakta aldi. Yunan tanrilarini bile Anadolu yaratti. Bunu tanrilarin adlarinin Yunanca olmayisindan anliyoruz. Ama Nietzsche bu adlarin nerelerden geldigini arastirmadi."

"Bu adi gecen degisyk inanclar, zamanla boya degistirerek, aydin cevrelerde, bilimsel nitelik kazandi. bir düsünce, bir dünya görüsü bicimine girdi. Iste, Nietzsche'nin, özellike gencliginde uluscu, yigitligi seven, savasa girmek, vurusmak düsmanla carpismak isteyen Nietzsche'nin düsünce evreninde bu görüsler bir ekin (kültür) sevgisi olarak gelisti. Sonradan, Yunan düsünce ürünlerine karsi duyulan köklü bir baglilik, bütün Anadolu uygarliginin Yunan yaratmasi oldugu kanisi kiliginda gelisti.

Daha önceden belli inanclarin etkisi bilincaltina isleyince, birtakim gercekleri aykiri acidan görmeye baslar insan. Bu, bircok aydinlarda olagelen bir durumdur. Nietzsche'nin yasadigi cag, icinde yetistigi ortam, onu biraz da böyle düsünme gereginde birakiyordu. Insan ne de olsa, yetistigi ortamin sinirlarini asamaz büsbütün. Kendini bütün dis etkilerden kurtuldum sanir da, ic etkiler alaninda yapamaz bunu. XlX.yy Avrupasi icin de böyle bir durum vardi. Avrupa, bütün uygarlik ürünlerini tek bir kaynaga baglama egilimindeydi. Bu kaynak da Avrupa uluslarinin dillerini etkileyen, onlara bircok kavramlar veren Yunan, Latin dilleri olabilirdi. Latin dili, Yunan dilinden daha sonra gelisme olanagi buldugu icin Avrupa ona, düsünce uygarlik alaninda ikinci sirada yer verdi. Birinci diziye Hiristiyan dininin yazildigi, yayildigi dil olan Yunanca gecti. Din olmasi yüzünden Yunancanin etkisi bütün düsünce kurumlarinda kendisini gösterdi.

Nietzsche bu ortamlarda yasadigindan, onun ekin ürünleriyle beslendiginden, ister istemez öyle düsünecek, Anadolu'nun tarih gercegini bir bütün icinde göremeyecekti. Bu, Avrupa karsisinda, Avrupa disindaki tüm uluslarin bir alinyazisi gibidir."


Rönesans Ve Reform Hakkında Nietzsche’nin Yorumu


Nietzsche’ye gelinceye dek, reform’un Rönasans’ın çocuğu veya kardeşi ve Aydınlanmanın ve Fransız Devrimi’nin anası olduğu görüşü hakimdi.

Ancak bu görüşler, Friedrich Nietzsche “Reform, modası geçmiş zihinlerin İtalyan Rönesans’ına karşı tepkileriydi” düşüncesini ortaya attığında yeniliklerini kaybetmişlerdi bile.
İnsan bu öfkeli Hıristiyanlık düşmanının ( ki öyle olmaya gönüllüydü) Luther hakkında iyi şeyler düşündüğünü varsayabilir, zira onun fikrine göre bu Sakson, Almanlara Hıristiyan olmamayı öğretmişti ve “Luther’in en büyük meziyeti – o zamanlar, yeterince nazik bir biçimde, ‘Protestan özgürlüğü’ adı verilen – şehvetin gereklerine göre davranabilmesiydi”


Ama Hayır! Nieztsche çılgın bir öfkeyle saldırıyordu; “Ortaçağ ruhunun, bu ruhun artık temiz bir vicdana sahip olmadığı zamandaki kopyası olan Reform, tarikatların ve cadılık gibi hurafelerin türemesine neden oldu:” Alman kültürü tam da çiçek vermeye hazırdı, yalnızca bir gece daha beklemek gerekiyordu, ancak o gece her şeyi mahveden fırtına geldi. Reform insan ruhunun “köylü isyanı” gibiydi; şiddet ve öfke dolu ama hiçbir anlamı olmayan bir isyan. Reform, “basit olanın karmaşık olana öfkesi, (ılımlı konuşmak gerekirse) affedilmesi gereken kaba, ama samimi bir yanlış anlamaydı.” Luther onaylamadığı bir kültürü ve beğenmediği bir otoriteyi basitleştirerek yok etmişti. “ Her insan kendi kendisinin rahibi” formülünün ardında gizlenen, insanın kendinden üstte olana duyduğu derin nefretten başka bir şey değildi: Ayaktakımı ruhunun en vahim haliydi.

Nietzsche’nin fikirleri kendilerine yavaş yavaş sağlam bir yer edindiler, ta ki yakın bir geçmişte genel kabul görmeye başlayıncaya dek.

Kaynak
Rönesans ve Reform Çağı
Bir Sosyal Arkaplan Çalışması
P.Smith
Çeviren:Serpil Çağlayan
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları




Nietzsche’ye göre ; insanlar arasındaki yapı ayrılığı,onların realiteyi yani; insan başarılarını ve olayları değerlendirmelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu çeşitli değerlendirme tarzlarının meydana getirdiği moraller iki ana grupta toplanabilir. İki ana tip değerlendirme tarzı vardır demek ise; iki ana tip insan vardır demektir. Aradaki üçüncü tip (özgür insan ) bir ara durumdur. Değerlendirmeler yapmayan ya da yapamayan insanların durumudur. Nietzsche bu anlamda; “ bir efendi morali, bir de köle morali vardır “ demektedir. Köle morali; sürü insanının, ( moralli insanın ) insan başarılarını ve olayları sürüce yani; o sürünün faydası açısından değerlendirmesiyle ortaya koyduğu katı değer yargılarının bütünüdür. Efendi morali ise; yaratıcı insanların,kendi varlık şartlarına dayanan değerlendirmelerdir.

Bu iki değerlendirme tarzı, yani; bu iki ana insan tipi yan yana bulunur, yaşarlar ve sürekli olarak birbiriyle çatışırlar. Kaldı ki; bu iki değerlendirme tarzı tek kişide bile çatışabilir. Bu çatışma; insanın, insan hayatının ve kişinin çatışmalı yapısından kaynaklanır. İnsanın bu çatışmalı yapısı; insan başarılarının da temelidir.Burada dikkat edilmesi gereken; bu çatışmada çatışan iyi ile kötü değildir; çünkü; iyi ve kötü hazır etiketlerdir. Kendi başına iyi veya kötü olan bir değer yoktur; insanların iyidir veya kötüdür dediği şeyler vardır. Yani; moral değer yargıları vardır. İnsanla ilgili her şeyin değerlendirilmesinde ortaya konan bu değer yargıları; insana, sürüye, insan tipine ve morale göre değişir.

Değerlendiren sürü insanı ise; sürüsü ve kendisi için zararlı olan her şey kötüdür. Dolayısıyla; sürüsü ve kendisi için yararlı olan iyidir. Bir sürü ve çağ için yararlı olansa, başka bir sürü ve çağ için yararlı olmayabilir. Sürü insanının; insanları değerlendirmesinde de durum aynıdır. Kendi gözleriyle gören yani yaratıcı insan, sürü için tehlikelidir ve o kötü insandır. Sürü insanını doğrudan doğruya ilgilendiren; bu kötü insandan gelen tehlikedir. Bu nedenle de, ancak sürünün teki olan, kendisi gibi iki yüzlü olan moralli insan iyidir, çünkü ;zararsız insandır ve korkulacak bir yanı da yoktur. Bu değerlendirmelerin, insan başarılarıyla ve kendileriyle bir ilgisinin olmadığı açıkça görülmektedir.

Yaratıcı insansa; geçerlikte olan moralin dışında, “ iyinin ve kötünün ötesinde “ olan insandır. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; değerlendirmemek ya da insan başarılarının değersiz olduklarına inanmak demek değildir. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; moral değer yargıları kurmamak, yani; geçerlikte olan morali yok saymak ve bir sürünün yararlarını, göz önünde bulundurarak değer yargıları kurmamak demektir. Çünkü onlar aslında yoktur; onların realiteyle ilgileri yoktur; göreli yargılardır. İyini ve kötünün ötesinde olmak; insanın, sürünün moral değer yargılarının şeylerle ilgisi olmadığını görerek; kendi gözleriyle görerek, şeylerin tabii değerlerine uygun olarak değerlendirmesi demektir. Böyle bir değerlendirmede her kişi, kendi kendisiyle ve insanla ilgili her şeyle karşı karşıya kalır. Böyle bir değerlendirmede; her kişi, geçerlikte olan moral değer yargılarıyla çatışır ve yaptığını yapar. Yaptığı ise; insanla ilgili her şeyi yeniden değerlendirmek, onlara yeni bir boyut kazandırmaktır.

Bu bakımdan yaratıcı insan için; iyi veya kötü olan ile, moral olay diye bir şey olmayıp; ancak insan başarıları ve insan olayları vardır. Diğer yandan da, yaratıcı insan, insanlar arasındaki yapı ayrılığını çok açık olarak görür. Bu nedenle; o, yaratıcı olduğu için yaptığını yapar ve eserini ortaya koyar. Bu eserle; moral değer yargıları değil yeni bir değer ortaya koyar. Kısaca; yaratıcı insanın zavallı olarak gördüğü insan tipi; sürü insanının iyi insan dediği insandır. Sürü insanı için ise; kötü insan, kendi sürüsünün morali dışında olan insan yani; yaratıcı insandır. Sürü insanının insanları değerlendirmesi; onların , eylemlerinin morale uygun olup olmamasına dayanır. Yaratıcı insansa; insanların, eylemleri karşısında hemen moral bir değer yargısı savunmaz. Bir bütün olarak; insanları, yapılarına uygun olarak değerlendirir. Ve bir eylemin değerlendirilmesi söz konusuysa ; onu kimin yaptığına bakar. Taban tabana zıt bu iki değerlendirme tarzının birbiriyle çatışması kaçınılmaz olduğu kadar doğaldır. Tekrar belirtmek gerekir; burada çatışan iyi veya kötü değil, kendi gözleriyle gören insan ile sürü insanıdır. Yaratıcı insanların attıkları adımlar, eserleri ve başarıları da bu çatışmanın ürünleridir.

Nietzsche’nin, temelden sarsmak istediği şey; sürünün moral değer yargıları ve sürü moralinin baş değer olduğu inancıdır. Sarsmak istemiştir çünkü; yaratıcı olabilecek birçok insan, bu sürü morali yüzünden engellenmesin.

FRIEDRICH NIETZSCHE YAŞAMI


...Friedrich Wilhelm Nietzsche 15 Ekim 1844’te Sachsen’in Prusya hakimiyeti altında bulunan bölümündeki Lützen’e bağlı Röcken’de doğdu. Ailesi dindar ve lüteriyen bir küçük esnaf ailesiydi. Soyunda başka bir çok meslekten de olmak üzere şapkacılar ve mezbahacılar da vardı. Ancak büyük babası ve babası devlete sadık ve pietist1 rahipler olmuşlardı. Nietzsche’nin babası, Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm’in sadık bir hizmetkârıydı. Bu nedenle, ilk oğlu kralın yaş gününde dünyaya gözlerini açtığında, başka bir isimle vaftiz edilme şansı hemen hemen hiç yoktu.
...Bahsi geçen bu üç adamın hepsinin da aklını yitirmiş olması tamamen anlamsız bir rastlantıdan başka bir şey değildir. İlk önce babası Friedrich Ludwig öldü. -yıl 1849. Otopsi sonucunda -beyin yumuşaması- teşhis edildi. Sözüm ona beyninin bir çeyreği -yumuşamış- idi. Tıpta bu tür teşhisler artık geçerli olmamakla beraber, Nietzsche’nin saygıdeğer biyografları, Nietzsche’nin deliliğini babasından almadığından eminler.

...Nietzsche’nin çocukluğu Naumburg’ta, -iffetli kadınlarla- dolu bir evde geçti. Bunlar annesi, kız kardeşi, anneannesi ve evde kalmış biraz deli iki teyzesiydi. Belli ki kadınlarla çok erken yaşta yaşadığı bu deneyimler Nietzsche'’in hayatında izler bıraktı, çünkü biyografisi teyzelerinin yaşantısını yansıtan karakteristik izler tekrarladı durdu. 13 yaşındayken o dönemim her üst düzey yatılı okuluyla yarışabilecek denli iyi ve tanınmış bir eyalet okulu olan Pforta’ya başlar. Öğrenciler bu okulda salt yaramazlıklar yapmanın dışında gerçekten de bir şeyler öğreniyordu. Büyük oranda dindar ve şımartılmış terbiyesinin bir ürünü olan Nietzsche okulda -küçük Protestan papazı- diye çağrılıyordu ve kendisi derslerinin en başarılı öğrencisiydi. Gelişmekte olan dahiliği günün birinde kendi aklını kullanmasına yol açtı. On sekiz yaşına geldiğinde inancından şüphe etmeye başlar.

...Nietzsche’nin keskin zekâsı, içinde yaşadığı dünyanın çelişkilerini görmezlikten gelmesine engeldi. Muhtemelen, başkalarıyla fikirlerini paylaşmıyordu; bu durum, daha sonraları da kesinlik kazanacağı gibi, kendisi için tipik bir davranıştı. Nietzsche kendi yolundan gitti ve yaşayan (veya ölü) hemen hemen hiçbir tinin kendisini etkilemesine izin vermedi.

...Nietzsche on dokuz yaşına geldiğinde, papaz olabilmek için Bonn Üniversitesinde ilâhiyat ve klasık filoloji öğrenimine başlar. Zaten hayat akışı çok önceden -iffetli kadınlar- tarafından plânlanmıştı. Ancak Nietzsche daha şimdiden huzursuzdu: Bilinçsiz bir isyan dürtüsü kişiliğine etki etmeye ve onu değiştirmeye başlar. Bonn’a geldikten kısa bir süre sonra o münzevi okul delikanlısı neşeli ve taşkın ruhlu bir üniversite öğrencisinin en iyi örneklerinden birine dönüşür. Herkesin giremediği özel öğrenci birliklerine girer, arkadaşlarıyla içki içmeye başlar ve öğrenciler arasında yapılan eskrim düellolarına katılır. Kaçınılmaz olarak bir düelloda yara alır ve ritüel gereği düelloya hemen son verilir. Burnunun üstündeki küçük dikiş izi o günlerden kalmadır. Ne yazık ki bu yara izi daha sonraları gözlüğünün altında gizlendi. Ama bu sadece küçük bir ara piyesti.

...Nietzsche aynı dönemde şu sonuca vardı: -Tanrı öldü.- Tatilde eve döndüğünde dini ayinleri katılmayı reddederek, bundan böyle asla bir kiliseye adımını atmayacağını açıklar. Bir sonraki yıl üniversitesini değiştirerek Leipzig’e yerleşir ve ilâhiyat eğitimine son vererek klasık filoloji üzerinde yoğunlaşır.

...Nietzsche Leipzig’e Ekim 1865’de varır. O ay yirmi bir yaşına basar ve hayatı üzerine daha sonra etki edecek iki olay yaşar. Önce, ziyaret ettiği bir genelevde, daha sonraları zihinsel bulanıklığına neden olacak frengi mikrobunu kapar. Görünüşe göre - böyle şeyleri hissetmek mümkünse eğer - Nietzsche birkaç genelev ziyaretinden sonra kendisine frenginin bulaştığını fark etti. Göründüğü hekim kendisinden gerçeği gizler. (O dönemlerde bu adettendi, çünkü bu hastalık henüz tedavi edilebilir değildi - aynı ikiyüzlülükle günümüzde kanser hastalığına kılıflar uydurulmaktadır.) Bu olayın sonucunda Nietzsche’nin kadınlarla olan cinsel ilişkilerine bir son verdiği sanılmaktadır. Ancak felsefi yazılarında kadınlarla ilgili birçok yüz kızartıcı ve de faydalı kayıtta yer alır. -Kadınlara mı gidiyorsun ? Öyleyse kırbacını unutma.- (Belki de Leipzig’te çok özel türden bir genelevi ziyaret ediyor ve erkeklerin de oraya giderken yanlarına kırbaç almalarının adil olacağını düşünüyordu.)

...Hayatını değiştiren ikinci olay, bir sahaf dükkânına dalışıydı. Nietzsche burada Schopenhauer’in -İstem ve Tasarım olarak Dünya- adlı eserine rastlar. Schopenhauer’in kıssadan hisse çıkaran üslûbu ve bulaşıcı karamsarlığı onu çok derinden etkiler: -Burada her satır vazgeçiş, yadsıma ve kabulleniş çığlığıydı; burada, dünyayı, yani yaşamı ve insan doğasını ürkünç bir muhteşemlikle gördüğüm bir aynaya baktım... Burada hastalık ve şifayı, sürgünü ve sığınağı, cehennemi ve cenneti gördüm.-

...Şaşılası derecede kâhince olan bu duyumsamalar Nietzsche’yi Schopenhauer felsefesinin bir hayranı yaptı. Nietzsche’nin inanabileceği hiçbir şeyi kalmamıştı. Schopenhauer’in karamsarlığına (pesimizmine) ihtiyaç duyuyordu ve kendi doğasına tamamen uymasa da, onun dürüstlüğünü ve gücünü keşfetmişti. Pozitif düşünceleri bundan karamsarlığı ancak güçlü olduklarında yenebilirlerdi. İleriye doğru giden yol Schopenhauer’den geçiyordu. Ancak Nietzsche’nin düşüncelerinde en belirleyici olan şey, Schopenhauer’in istemin temel rolü ile ilgili tasarımıydı. Bundan yola çıkan Nietzsche, sonunda Güç İstemini geliştirdi.

...1867'de Nietzsche bir yıllığına Prusya ordusuna çağrılır. Belli ki askeri yetkililer onun aşırı büyük boyutlu askeri bıyığından etkilendi, çünkü Nietzsche kendisini süvari topçu alayında bulur. Bu bir hataydı.

...Nietzsche’nin kararlılığı büyüktü, ancak yapı itibariyle acıma duygusu uyandırabilecek denli yumuşak huyluydu. Ağır bir kaza geçirdikten sonra Prusyalıların geleneklerine uygun bir tavır sergileyerek, hiçbir şey olmamışçasına atını sürmeye devam eder. Ama asker Nietzsche kışlaya geri döndüğünde bir aylığına hastaneye yatırılır. Daha sonra gayet ve iyi niyetini ödüllendirmek için çavuş türbesine terfi ettirilerek evine gönderilir.

...Bu arada tekrar Leipzig’te üniversiteye devam eden Nietzsche, son kırk yılda yetiştirdiği en iyi öğrencisinin Nietzsche olduğunu düşünen profesörünün takdirini kazanır. Ne var ki her geçen gün filolojiden ve hayatın gerçek ve acil cevap bekleyen sorunlarına karşı sergiledikleri kayıtsızlıktan dolayı filologlardan soğumaya başlar. Nietzsche’ye göre filoloji, -bir budala veya salak tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi- idi. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Kararsızlık ve çaresizlik içersinde bunalarak, kimya öğrenimi almayı ve -ilâhi kankan- dansını ve -sarı yavşan otu zehrini- denemek için bir yıllığına Paris’e yerleşmeyi bile düşünür. Tam bu arada, gizlilik içersinde Leipzig’te bulunan besteci Richard Wagner ile tanışma şansını elde eder. (Wagner yirmi yıl önce devrimci tahrikleri yüzünden sürgün edilmiş ve aşırı uçlarda seyreden siyasi görüşleri solda sağa kaymış olsa da, yetkililer sürgün kararını iptal etmişti.) Wagner, Nietzsche’nin babasıyla aynı yaştaydı ve bizlere aktarılan kaynaklara göre ona şaşılası derecede benziyor olmalıydı. Nietzsche, bilinçsizce de olsa çaresizlikle bir baba figürü arıyordu. Şimdiye dek hiçbir meşhur sanatçıyı şahsen tanımamıştı. Aynı zamanda, tasarımları kendi tasarımlarına bu denli uyan hiç kimseyi de tanımamıştı daha önce. Wagner’le paylaştığı kısa bir süre içersinde Nietzsche onun Schonpenhauer’e olan derin sevgisini keşfeder. Wagner parlak bir filozof olan bu genç adamın kendisine duyduğu hayranlıktan etkilenir ve ortaya tüm hünerlerini döker. Bunun yarattığı etki zaman geçmeksizin tepkisini aldı ve Nietzsche’nin duyduğu hayranlık gittikçe derinleşti. Nietzsche en az operaları kadar ilginç ve sıra dışı olan bu büyük besteciden çok etkilendi.

...Nietzsche iki ay sonra İsviçre’deki Basel Üniversitesinden klasık filoloji kürsüsünde profesör olmak üzere davet aldı. Henüz yirmi dört yaşındaydı ve doktorası bile yoktu. Filolojiye karşı geliştirdiği olumsuz düşüncelerine rağmen bu öneri kendisi için geri çevrilebilecek cinsten değildi. Nisan 1869’da Nietzsche Basel’de ki görevine başladı ve filoloji dersleri yanında felsefe dersleri de verdi. Yapmak istediği şey, her iki disiplini, yani estetiği ve klasık çağ öğrenimini birbirleriyle bağıntılı hale getirmek ve bundan hareketle, uygarlımızın zayıf noktalarını irdeleyebileceği bir alet geliştirmekti - daha mütevazı bir şey değil.

...Kısa bir süre içerisinde üniversitenin yeni yıldızı oldu. Rönesans’ı tarihsel bir dönem olarak niteleyen ilk kişi olan büyük kültür tarihçisi Jacob Burchardt ile tanıştı. O, Basel’de ki profesörler arasında Nietzsche ile aynı tinsel seviyeye sahip olan tek kişiydi. Burchardt büyük bir olasılıkla, Nietzsche’nin hayatı boyunca saygı duyduğu tek kişiydi aynı zamanda. Eğer o dönemde, soğuk bir patrisyen olmasaydı, Nietzsche’nin hayatında pekala bir istikrar faktörü olabilirdi.

...Ama zaten baba rolü etkisi, Nietzsche’yi istikrara kavuşturmanın ötesinde her şeyi yapan başka bir adam tarafından üstlenilmişti.

...Basel kenti, Wagner’in, Liszts’in kız kardeşi, Cosima ile birlikte yaşadığı, Lutzern’e bağlı Tribschen’e sadece yüz kilometrelik bir uzaklıktadır. (Cosima o sıralarda henüz, Wagner ve Liszts’in ortak arkadaşı olan von Bülow adında bir orkestra şefi ile evliydi.) Kısa bir süre sonra Nietzsche düzenli olarak her hafta sonunu Vierwaldstätter gölünün kıyısındaki lüks villada geçirmeye başladı. Ne var ki Wagner’in hayatı sadece müzikal, duygusal ve politik açılardan bir operaya benzemekle kalmıyordu. Wagner hayatının, tüm fantezilerini sonuna kadar yaşamak üzere kendisine sunulduğunu düşünüyordu. Tribschen’deki yaşamı bir operanın sahneye konuluşuydu adeta ve başrolü kimin oynayacağı konusunda kimsenin bir kuşkusu yoktu. -Flaman tarzındaki- giysileriyle (-Uçan Hollandalı- ve Ruben’in maskeli bir baloya giderken giydiği kostümlerden harmanlanmış bir kıyafetti) Wagner paçaları dizlerinde biten siyah saten bir pantolonu, geniş şapkası ve rüküş bir şekilde bağlanmış ipek şalı ile tepelerini rokoko meleklerin süslediği pembe saten kaplı duvarlar boyunca yürüyerek, büstler, her zaman aynı motifli büyük boy yağlıboya tablolar ve kendi operalarının temsillerinden kalan gümüş kaseler arasında şiirlerini okurdu. Havada dolanan tütsülere sadece maestronun müziğinin eşlik etmesine izin veriyordu. Cosima ise hayat arkadaşının teatral uğraşlarında ancak hizmetçi kız rolünü oynayabiliyor ve bahçede gezinen ev hayvanlarının, ki bunlar parfümlenmiş kuzular, fiyonklarla süslenmiş kurt köpekler ve süs tavukları idi, çalınmamasına dikkat ediyordu. Nietzsche’nin nasıl olup ta bunların etkisi altında kalabildiğini anlamakta zorlanıyoruz. (Wagner’in bu özel zevkleri sürekli beş parasız kalmasına ve bir takım zenginler tarafından yardım almasına neden oluyordu. Bu zenginlerden biri de, devletin kasasından Wagner’e büyük meblağlar aktaran Bavyera Kralı II. Ludwig’ti.) Wagner’in ikna yeteneğine denli büyük ve cazibesinin de ne denli karşı konulmaz olmuş olabileceği ancak onun müziğine kulak verildiğinde anlaşılabiliyor. Belli ki bestecinin kendisi de en az besteleri kadar büyüleyiciydi. Toy Nietzsche çok kısa bir süre içersinde bu baş döndürücü atmosferin ve boğucu salonların içersinde sürükleyici motifler gibi gezinen bilinçsiz fantezilerin etkisine girdi.

...Temmuz 1870’de Almanya ve Fransa arasında savaş patlak verdi. Prusya için bu, Napolyon’un kazandığı zaferlerin intikamını almak, Fransa’yı mağlup etmek ve Almanya’nın Avrupa’daki egemenliğini sağlamlaştırmak için bulunmaz bir fırsattı. Nietzsche vatanperverlik coşkusuyla gönüllü hasta bakıcısı olmak için başvurur. Cephe yolunda karşısına Frankfurt’ta tam teçhizatlı bir süvari birliği çıkar. İşte o anda gözlerindeki perde kalkıverir ve Nietzsche ilk kez, en güçlü ve yüksek yaşama isteminin hayatta kalmak için mücadele etmekte değil, tersine güç, savaş ve egemenlik isteminde yattığı duygusuna kapılır. İşte bu, Nietzsche’nin Güç İstemi Kuramı’nın doğuşudur ve ileride kendisini bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu istemi kişisel öğelerden çok toplumsal öğelerinde görecek olsa da, bu düşüncenin militarist kaynağını hiçbir zaman tam anlamıyla inkar edemedi.

...Bismarc ve Moltke Fransızları hezimete uğratırken, Nietzsche savaştaki her şeyin şanslı şöhretli olmadığını anlar. Wörth’deki savaş alanı -sayısız üzünç verici kalıntılarla doluydu- ve çürümekte olan cesetlerin ağır kokusuyla kaplıydı. Daha sonraları Nietzsche altı yaralı askerle beraber bir sıhhiye trenine bindirilir (vagonların bazıları büyükbaş hayvan taşıyan vagonlardan oluşuyordu) ve iki gün sürecek bir yolculuğa gönderilir. Kolları bacakları kurşun yaralarıyla bezeli ve etleri çürümeye başlayan askerler arasında kalan Nietzsche onlara elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışır. Ancak tren Karlsruhe’ye vardığında kendisi de hasta bir adam olmuştu. Dizanteri ve difteri teşhisleriyle hastaneye sevk edildi.

...Başından geçen bu sarsıcı olaylara rağmen Nietzsche iki ay sonra Basel’deki görevine ve derslerine döner. Filoloji ve felsefe dersleriyle kendisini yoran bir yükün altına tekrar giren Nietzsche, bunun yanında bir de -Tragedya’nın Doğuşu-nu yazmaya başlar. Yunan kültürünün bu parlak ve alabildiğine özgün analizinde berrak, Apolloncu (ölçülü ve düzenli), klâsık kanaatkârlığın karşısına karanlık, içgüdüsel ve Diyonisoscu (coşkulu tutku) güçleri diker. Nietzsche’ye göre Yunan Tragedyası bu iki unsurun kaynaşmasından ortaya çıkmış ve sonunda Sokrates’in sığ rasyonalizmi tarafından yok edilmiştir.

...İlk kez birisini Yunan kültürünün karanlık yanlarına üstüne basa basa değiniyordu. Öte yandan, Nietzsche’nin, bu karanlık yanların temel bir öneme sahip oldukları şeklindeki iddiası daha da tartışmalıydı. Diyonisoscu boyutu daha sonraları Nietzsche Felsefesi’nin esasını oluşturacaktı. Nietzsche bundan böyle Schopenhauer’in -istemin Budist’çe yadsınması- fikrine bağlı kalamazdı. Uygarlığın zayıflamasına neden olduğunu düşündüğü Hıristiyanlığ’a karşı diyonisostik olanı öne sürdü. Hıristiyan hayırperverliğine, duyguların ve arzuların bastırılmasına karşı saldırıya geçti ve yerine, duygularımızın oluşumuna daha uygun düştüğüne inandığı daha güçlü bir ahlakı savundu. Nietzsche’ye göre tanrı ölmüş ve Hıristiyanlık süreci sona ermişti. Yirminci yüzyılın en kötü dönemleri Nietzsche’yi doğruladı, en iyi dönemleriyse, olumlu -Hıristiyan- inançlarının çoğunlukla tanrı inancına bağlı olmadığını göstererek onu tekrar yalanladı. Bugün o ilk-içgüdüye daha fazla sahip olup olmadığımız sorusu ise tartışmalıdır.

...Sanatçı olarak Wagner en üst basamakta durmaya hak kazanıyordu belki, ama bu türden yüksek felsefi seviyeler onu aşıyordu. Zamanla Nietzsche Wagner’in entelektüel maskesini çözmüştü. Wagner, olağanüstü büyüklüğe ve sezgi gücüne sahip değişken bir egoydu,ama Schopenhauer’e olan sevgi ve hayranlığı bile gelip geçici ve sanatsal hayal gücüne malzeme oluşturan bir şeydi. O zamana dek Nietzsche, Wagner’in hayatındaki bazı çirkinliklerini; örneğin antisemitizmini, ölçüyü kaçıran kibrini ve onun diğer insanlardaki yeteneği ve ihtiyaçları takdir ve kabul eme yoksunluğa görmezlikten gelmeye hazırdı. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Wagner, Bavyera kralı II. Ludwig’in salt Wagner’in kendi operalarını sahneye koyacağı bir tiyatro yaptırdığı Bayreuth kentine taşınmıştı. (Bu proje Bavyera devletinin iflasını ve Ludwig’in tahttan düşürülüş sürecini hızlandırdı.) 1876’da Nietzsche -Niebelungen Halkası-nın prömiyerine katılmak üzere Bayreuth’e gelir, ancak, muhtemelen psıkosomatik nedenlerle hastalanır.

...Wagner’in megalomanlığı ve doruğa tırmandırdığı çöküşü Nietzsche için artık dayanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı. Kendisini Wagner’den kurtarmalıydı.

...İki yıl sonra Nietzsche -insanca, Pek İnsanca- adı altında özdeyişlerini yayınladı. Bu özdeyişler Wagner’le arasındaki kopuşu kesinleştirmişti. Nietzsche’nin Fransız sanatını övüşü, psıkolojik irdelemelerdeki keskin zekâsı, romantik hırsın maskesini düşürüşü ve olayların ardındaki gerçekleri kavrama konusundaki eşsiz yeteneği Wagner’i aşıyordu. Nietzsche eserinde geleceğin -güzel yeni dünyasını- hazırlıyordu: Bu dünyada transandantal bir tanrı veya şeytan, mutlak değerler veya tanrısal cezalar yoktu artık. Nietzsche Hıristiyanlığ’ın bilinçsiz motiflerine, güç istemini hadım etmeyi amaçladığını düşündüğü -köle ahlakına- karşı saldırıya geçti. Bu arada Wagner Schopenhauer’e olan bağlılığın sonu ve Hıristiyan cemiyetine dönüşü anlamına anlamına gelen son eseri olan -Parsifal- üzerinde çalışıyordu. Yolları ebediyen ayrılmıştı. Yaygın bir söylentiye göre Nietzsche hayatı boyunca sadece tek bir insanı bütünüyle tanımış ve tanıdığı bu adam onu, çağının en büyük psıkologu olmasını sağlayan, yeterli derecede malzeme ile beslemiştir. İşte bu adam Wagner’di.

...1879’da Nietzsche sağlık nedenleriyle Basel’deki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Zaten birkaç yıldır hastalık hastasıydı, ama şimdi gerçekten de hasta bir adam olmuştu. Üniversite kendisine küçük bir maaş bağladı ve doktor ona daha yumuşak iklimli yerlerde yaşamayı tavsiye etti.

...Takip eden yıllarda Nietzsche İtalya’yı, Fransa’nın güneyini ve İsviçre’yi gezdi. Hastalığını dindirecek bir iklim aradı durdu. Neydi şikayetleri ? Öyle görünüyor ki, bir insanın geçirebileceği tüm hastalıklardan şikayetçiydi. Gözleri yarı kör denebilecek oranda kötü görüyordu. (Doktoru ona bundan böyle kitap okumamasını tavsiye etti, ama aynı şekilde bundan böyle nefes almamasını da isteyebilirdi ondan.) Şiddetli ve felç edici bir baş ağrıları çekiyordu. Bu ağrılar onu zaman zaman günlerce yatağa bağlıyordu. Çoğu zaman da sayısız küçük şikayetlerden muzdaripti. İksirlerden, ilaçlardan, haplardan, kolonyalardan ve özütlerden oluşan koleksiyonu, hastalık hastası diğer felsefecilere kıyasla eşsizdi. Buna rağmen Üstinsan tasarımını geliştiren kişi o oldu. Bu dengeleyici öğe bizlere Üstinsan fikrinin Nietzsche’nin diğer ve daha kabul edilebilir düşünceleri arasındaki önemli yerini unutturmamalıdır. Bu öğe belki de, bu bilgesizlik incisini ortaya çıkaran kabuğun içindeki bir kum tanesiydi.

...Üstinsan, uzun ve -dithyrambosca- bir şiir olan -Böyle Buyurdu Zerdüşt-te ortaya çıkar. Bu şiir neredeyse dayanılmaz bir süslülük ve ciddiyet içindedir ve bu mutlak ciddiyet yazarının tüm -ironik olma- çabalarına ve kuşun -hafifliğine- rağmen kitabı cazip tutuyor.

...Tıpkı Dostoyevski veya Hesse gibi -Zerdüşt-ü de ancak yirmi yaşın altındaysanız okuyabilirsiz. Buna rağmen bu eserin anlattıkları -hayatı değiştiriyor-. Üstelik her zaman kötü yönde de değil. Eserdeki aptallıklar hemen göze çarpıyor, ama geriye kalan kısımlar okuyucuyu mevcut tasarımlar hakkında derin düşüncelere teşvik ediyor. İçindeki felsefenin ise dikkate değer bir konumu yok.

...Yumuşak bir kış iklimine sahip olan kaplıca ve ılıcalara yaptığı sürekli seyahatleri sırasında Nietzsche, arkadaşı Paul Ree aracılığıyla yirmi bir yaşındaki Rus kızı Lou Salomé ile tanışır. Ree ve Nietzsche onunla (beraberce, bazen de onunla tek başına) yürüyüşlere çıkar ve kafasına felsefi inançlarıyla doldurmaya çalışırlardı. (Nietzsche -Zerdüşt-ü hiçbir zaman sahip olmayacağını söylediği oğlu olarak tanıtır. - bu genç Zerdüşt açısından talihli bir karardı, üstelik sadece böyle bir isimle okulda alay konusu olma ihtimali yüksek olduğu için değil.) Lou, Ree ve Nietzsche bir zaman sonra, günümüzde düşünülmesi pek mümkün olmayan üçlü bir ilişki içine girerler. Günümüzde düşünülmesi zor, çünkü cinsel açıdan bu denli saf olabilecek kimseler kalmadı. Önceleri üçü de kendilerini felsefeye adamak ve bir ménage á trois işletmek isterler. Ardından Ree ve Nietzsche (birbirlerinden habersiz) Lou’ya aşık olduklarını fark eder ve evlenme teklifinde bulunmaya karar verirler. Ne yazık ki Nietzsche gülünesi bir hatada bulunarak, Ree’ye onun adına Lou ile konuşması ricasında bulunur. (Yine de bu durum Nietzsche’nin, çağının en büyük psıkologu olarak anılma hakkı ile tezat oluşturmuyor. Bunu, bir psıkologun aşk hayatını yakından takip etmiş olan herkes teyit edebilir.)

...Luzern’de bir fotoğraf atölyesinde çekilen bir resim, bu üç insandan hangisinin mevcut durumuna hakim olduğunu gösteren en açık kanıttır: İki duygusal olarak bâkir adam (38 ve 33 yaşlarında) bir at arabasına bağlıdırlar; arabanın içindeyse yirmi bir yaşında olan gerçek bakire oturur ve kırbacını sallar.

...Sonunda üçü de bu trajikomik aşk ilişkisinin artık ayakta tutulamayacağını anlarlar ve ayrılırlar. Nietzsche öylesine deliye döner ki, şu satırları kaleme alır: -Bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.-

...Ancak ardından Lou’nun düşer çocuğu -Zerdüşt-ün annesi veya kız kardeşi olmaya laik bir insan olmadığına karar verir. (Lou Andreas Salomé zamanının en dikkate değer kadınlarından biri oldu. En sevdiği kocası olan bir Alman profesörünün soyadını aldıktan sonra iki önemli adam daha üzerinde etki bıraktı: Şair Rainer Maria Rilke ile ilişkisi ve yaşlanmakta olan Sigmund Freud ile sıkı bir dostluğu vardı.)

...Nietzsche kışlarını çoğunlukla Nis, Turin, Roma veya Menton’da ve yazlarını da -dünyanın 1500 metre üstünde ve dahası, diğer tüm insanların yükseğinde-, İsviçre’nin Engadin yöresinde, bir köy olan Sils Maria’da geçiyordu. Günümüzde Sils Maria güzel küçük bir ılıca merkezidir (St. Moritz’den sadece 10 kilometre uzakta.) Ancak Nietzsche’nin oturduğu ve genelde ecza dolabını kurduğu odayı gezmek hâlâ mümkün. Burada dağlar hemen gölün ardından dük yamaçlarla İtalya ile sınırı oluşturan Berina dağının 4000 metredeki karlı zirvelerine yükselir. Evin arkasından sessiz ve sakin patikalardan yamaçlara tırmanılabilir. Nietzsche felsefe yaparken bu patikaları kullanır ve ara sıra da, düşüncelerini küçük not defterine kaydetmek için ıssız bir kayanın yanından köpürerek akıp giden derenin kenarında dururdu. Eserlerinin üslûbunda bu yörenin atmosferinden, yani heybetli manzaralarından, sessiz zirvelerinden ve yalnızlık duygusundan bir parça görmek mümkündür. Nietzsche’nin, düşüncelerinin büyük bir bölümünü geliştirdiği bu yöreler gezilip görülürse, onun bazı hataları ve erdemleri daha kolay açıklanabilir olur.

...Nietzsche genelde çok yalnız yaşar, ucuz odalar kiralar, ara vermeden çalışır, ucuz lokantalarda yemek yer ve o dayanılmaz baş ağrılarını ve diğer şikayetlerini elinden geldiği kadar dindirmeye çalışırdı. Yer yıl şaşılacak derecede kaliteli bir kitap yazıyordu. -Sabah Alacası-, -Şen Bilim- ve -İyinin ve Kötünün Ötesinde- gibi eserler, Batı uygarlığı ve onun değerleri, psıkolojisi ve tutkuları ile hesaplaştığı harikulade eleştirel kitaplardır. Üslûbu berrak ve anlaşılır, delilikleri ise makul sınırlar dahilindedir. Buna sistematik felsefe yapmak denebilir. Hume, Nietzsche’den yaklaşık yüz yıl önce arı felsefi yıkım çalışmalarını sonuçlandırdıysa da, Nietzsche’den önce hiç kimse onun kadar iyi bir yıkım çalışmasında bulunmadı. (Ne var ki böyle bir çalışma tekrar gerekli olmuştu, çünkü idealist Alman sistemlerinde metafizik ölülerin arasından tekrar dirilmişti.)

...Nietzsche’nin felsefe yapma sanatı konusundaki üstün yeteneğinden bazı başka örneklere bir göz atalım. Nietzsche hakikate ve hakikatin anlamına dair tasarımlarımızı (gerçek anlamda -hakiki- bir argüman kullanarak) dağıtıyor. Bu çaba sonucunda ortaya, özellikle de bizlerin bilim adına kendimize ve gezegenimize yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz şeylere bakacak olursak, oldukça çağdaş olan bazı ilginç bilgiler çıkıyor. Düşüncelerinin içerikleri günümüzde, o dönemde olduğundan daha az yok edici değiller.

...Seksenli yıllarda Nietzsche çalışmalarını büyük bir yalnızlık içersinde tanınmayan ve okunmayan bir yazar olarak sürdürür. Aşırı yalnızlığı ve kabul görmüyor oluşu kendisi için gitgide daha dayanılmaz bir hâl aldığı için, kendisinden beklentileri arttırdı. 1888’de Danimarkalı Musevi eğitimci Georg Brandes, Kopenhagen Üniversitesinde Nietzsche’nin felsefesi ile ilgili ilk derslerini vermeye başlar. Ne yazık ki, bu biraz gecikmiş bir girişimdi. Gerçi o yıllarda Nietzsche dört kitap yazdı, ama ilk kopukluk belirtileri de ortaya çıktı. Büyük bir düşünürdü ve bunun farkındaydı: Dünyanın da bunu bilmemesi imkânsızdı. -Ecco Homo- adlı eserinde -Böyle Buyurdu Zerdüşt- hakkında şöyle yazar: -Buna benzer bir şekilde hiçbir zaman yazılmadı, hissedilmedi ve acı çekilmedi...- - Eleştiriyi ve inanılırlığı aşan bir ifade. Bu yetmiyormuş gibi, bunu bir de şu başlıklarla yazılan bölümler izler: -Neden bu kadar bilge olduğum-, -Neden bu kadar iyi kitaplar yazdığım- ve -Neden bir yazgı olduğum-. Bu bölümlerde alkolü eleştirir, yağı alınmış kakaoyu över ve kendisinin geliştirdiği dışkılama yöntemlerini tavsiye eder. -Zerdüşt-ün tumturaklı ve sisli havası tekrar su yüzüne çıkar, üstelik bu defa çok büyük boyutlarda: Cinnet olarak.

...Ocak 1889’da sonu hızla yaklaştı ve onu yakaladı. Nietzsche Turin’de bir cadde üzerinde yürürken birden fenalaşarak yığılır. Düşerken feryatlarla, az önce kırbaç yemiş bir fayton atının boynuna sarılır. Nietzsche oteline götürülür. Oradan Cosima Wagner’e (-Seni seviyorum Ariadne-), İtalya Kralına (-Sevgili Umberto’m... tüm antisemitistleri vurdurtacağım-.) ve Jacob Burckhard’a (ki burada -Diyonisos- diye imza atar) kartpostallar gönderir. Burckhardt olup bitenleri anlar ve Nietzsche’nin bir arkadaşına haber verir. O da gidip onu Turin’den alır.

...Nietzsche bunama geçiriyordu ve bir daha sağlığına kavuşamayacaktı. Durumu günümüzde dahi iyileştirilemez olurdu: Aşırı çalışma, yalnızlık ve çektiği acılardı bundan sorumlu olan, ama en çok da ona bulaşan frengi. Bu hastalık, -beyin felcine- neden olan üçüncü evresine ulaşmıştı. Bir sanatoryumda kısa süre yattıktan sonra annesinin refakatına verilir. Nietzsche artık kendi halinde uysal biriydi ve zamanının çoğunu kasılıp kalır bir durumda geçiriyordu. Düşüncelerinin berraklaştığı bazı anlarda geçmiş hayatıyla ilgili şeyler hatırlıyor gibiydi. Bir gün birisi ona bir kitap uzattığında şöyle dedi: -Ben de iyi kitaplar yazmadım mı?-

...Annesi 1897’de öldüğünde bakımını kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche üstlendi. Nietzsche’nin emanet edilmesi gereken son insan oydu. Kız kardeşi, tanınmış bir Yahudi düşmanı ve başarısız bir öğretmen olan Bernhard Förster ile evliydi. Nietzsche onu insan olarak ve düşünceleri nedeniyle küçümsüyordu. Förster, Nueva Germania olarak adlandırdığı -ari- bir koloni kurmak üzere Sachsen’de bazı köylü ailelerini kandırıp Paraguay’a götürmüş, sonunda köylüleri dolandırıp intihar etmişti. (Nueva Germania’dan geri kalanları günümüzde de Paraguay’a gidip görmek mümkün. -Efendi-Irk- ise bugün oradaki yerliler gibi yaşıyor ve sadece sarı saçlarından ayırt edilebiliyor.) Elisabeth Almanya’ya dönüp ağabeyinin bakımını üstlendiğinde, onu önemli bir şahsiyet yapmaya karar verdi. Nietzsche’yi alarak, bir Nietzsche Arşivi kurmak niyetiyle, Schiller ve Goethe’nin yaşadığı kent olarak belirli bir üne sahip olan Weimar’a taşınır. Ardından onun yayınlanmamış yazıları üzerinde oynar ve onlara Yahudi düşmanlığı yansıtan ve kendisini öven unsurlar katan eklemeler yapar. (Üzerine eklentiler yapılan bu yazılar -Güç İstemi- adıyla yayınlanır. Ancak Nietzsche uzmanı Walter Kaufmann daha sonraları Elisabeth Förster-Nietzsche’nin yaptığı o saçma eklentileri ayırt etmeyi başarır ve bizlere Nietzsche’nin be en ilginç ve anlamlı kitabını gerçek tarafıyla sunar.)

...Nietzsche, doğasını çok doğru kehanetlerle tanımladığı yirminci yüzyılın başına kadar hayatta kaldı. O kocaman bıyıklı, üzünç verici, bezgin ifadeli ve kim olduğunu artık bilmeyen adam, 25 Ağustos 1900’de öldü. O sıralarda eserleri, tüm hayatı boyunca beklediği yankıyı buldu. Ünü çok hızlı bir şekilde yayıldı. Üzerinde etki bıraktığı ve yirminci yüzyılın önemli şahsiyetleri olan insanlar arasında Freud, Rilke, Yeats, Strindberg, O’Neil, Shaw, Mann ve Conrad da bulunuyor. Naziler onu resmi filozofları olarak ilân etmeye çalıştıklarında ve Hitler, Weimar’daki Nietzsche Arşivinin önünde Elisabeth Förster- Nietzsche’nin elini öptüğünde, çıldırmanın ve cinnetin krallığına ayak atanlar bu kez Nietzsche’nin felsefesi değil, Nazilerdi. Nietzsche açıkça şöyle dedi: -Elbette henüz, ‘Alman Varlığı’ coşkunluğuna ulaşmadım. Bu ‘üstün’ ırkı saf tutma isteğine ise daha da uzağım. Tam tersine, tam tersine-.- Nietzsche, günün birinde ünlü bir adam olacağından daima emindi, ama dünyanın, ama dünyanın kendisini nasıl biri olarak değerlendireceğini tam olarak kestiremiyordu (ve bunda da haklıydı.) -Günü birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum... Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim...-
__________________
I found myself in Wonderland...

Konu uNcHaiN tarafından (23-02-2010 Saat 08:31 PM ) de değiştirilmiştir..
Fiyonk Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 22-02-2009, 07:29 PM   #2 (permalink)
Fiyonk - ait Avatar
Mesajlar: 3,021 | Albüm: Fiyonk'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 365
Rep Puanı : 11056
Rep Derecesi : Fiyonk has a reputation beyond repute
Fiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond reputeFiyonk has a reputation beyond repute
İletişim:
N - filozoflar
DAGDAKI AGACA DAIR


Zerdüst, bir delikanlinin kendisinden kaçindigini fark etmisti. Ve bir aksam,
"Benekli Inek" denilen kenti çevreleyen daglarda yalniz basina gezerken, bakin
hele: orda bir agaca yaslanarak oturmus ve yorgun bakislarla vadiyi süzerken
buldu o delikanliyi. Zerdüst, delikanlinin yaslanarak oturdugu agaca doladi
kolunu ve söyle dedi:

"Ellerimle sarsmak isteseydim bu agaci, sarsamazdim.

Ama gözle görmedigimiz rüzgâr, onu istedigi gibi kivrandirir ve eger. Görünmeyen
eller eger ve kivrandirir bizi en çok.

Bunun üzerine delikanli, saskin bir halde ayaga kalkti ve dedi: "Zerdüst' ü
isitiyorum, ben de onu düsünüyordum simdi!" Zerdüst cevap verdi:

"Neye korkuyorsun öyleyse? -- Agaç için neyse olan, insan için de ayni.

Ne kadar çok isterse yükseklere ve isiga çikmaya o kadar kuvvetle dalmaya çabalar
kökleri topraga, asagilara, karanliga, derinlige -- kötülüge."

"Evet, kötülüge!" diye bagirdi delikanli. "Nasil oldu da kesfettin ruhumu sen?"

Zerdüst gülümsedi ve dedi: "Nice ruhlar kesfedilmeyecek hiçbir zaman, meger ki
onlari önce icat ede insan."

"Evet, kötülüge!" diye bagirdi delikanli bir daha.

"Dogru söyledin, Zerdüst. Yükseklere çikmak isteyeli beri, güvenim kalmadi kendime,
kimsenin de güveni kalmadi bana artik -- nasil oldu bu?

Pek çabuk degisiyorum: bugünüm, dünümü yalanliyor. Merdivenleri çikarken
basamaklari atliyorum sık sık, -- hiç bir basamak affetmiyor beni bundan ötürü.

Yukardayken, yalniz buluyorum kendimi hep. Kimse konusmuyor benimle, yalnizligin
ayazi titretiyor beni. Ne ariyorum yükseklerde?

Hor görmemle hasretim birlikte büyüyorlar; ne kadar çok yüksege çikarsam, o kadar
çok hor görüyorum yükseleni. Ne ariyor yükseklerde?

Nasil utaniyorum yükselmemden ve sendelememden! Nasil alay ediyorum soluk soluga
kalisimla! Nasil nefret ediyorum uçandan! Ne kadar yorgunum yükseklerde!"

Burada sustu delikanli. Zerdüst, yaninda durduklari agaca bakti, bakti da söyle
söyle dedi:

"Yapayalniz duruyor bu agaç su dag basinda; insanla hayvanin epey üstünde yetismis.

Ve konusmak isteseydi eger, kimse bulamayacakti kendisini anlayacak: öylesine
yükselmis.

Simdi bekler, bekler -- neyi bekler? Bulutlarin durdugu yere pek yakin oturur: ilk
simsegi mi bekler acep?"

Zerdüst bunlari dediginde, elini kolunu hizli hizli sallayarak, delikanli bagirdi:
"Evet, Zerdüst, dogruyu söylüyorsun sen. Mahvimi arzulamis oldum ben yüksekleri
istedigimde, beklerdim simsek de sensin! Bak, sen aramizda görüneli neyim ben? Seni kiskanmamdir beni yikan!"
-- Böyle dedi delikanli ve aci aci agladi. Zerdüst
ise kolunu beline doladi ve götürdü onu.

Bir müddet beraber yürüdükten sonra, söyle konusmaya basladi Zerdüst:

Yüregim parçalaniyor. Gözlerin, sözlerinden daha iyi anlatiyor bana içinde
bulundugun tehlikeyi...

Özgür degilsin sen henüz, hâlâ özgürlügü ariyorsun sen. Ama kötü içgüdülerin de
susamis özgürlüge.

Azgin köpeklerin özgür olmayi ister; ruhun, bütün zindan kapilarini açmaya
ugrasirken, mahzenlerinde onlar sevinçle havliyorlar.

Benim gözümde sen hala, zihninde serbestligi tasarlayan bir mahpussun: ah, kurnaz
olur böyle mahkumlarin gönülleri, ama hilekar ve kötüde olur.

Özgürlüge kavusmus ruh bile kendisini saf kilmaya muhtaç henüz. Zindandan epey iz
ve küf vardir hala içinde: gözlerinin saflasmasi gerektir hala.

Evet, biliyorum karsilastigin tehlikeyi. Fakat sevgim ve ümidim basi için yalvaririm
sana: sevginle ümidini kenara atma!

Kendini soylu hissediyorsun hala, baskalari da soylu buluyor hala seni, sana kin
baglayanlar, kem gözle bakanlar da. Bil ki, herkesin yolu üstünde bir soylu kisi
dikilmis durur.

Iyilerin de yolari üstünde bir soylu kisi durur dikilmis: ve iyi derlerken bile ona,
ortadan kaldirmak için onu öyle derler.

Yeni bir sey yaratmak ister soylu kisi ve erdem. Eskiyi isterler iyiler ve eskinin korunmasini.

Ama tehlike, soylu kisinin iyi bir kisi olmasi degil, bir yüzsüz, bir alayci, bir
yikici olmasinda.

Ah! En yüksek umutlarini yitirmis soylu kisiler tanidim ben. Ve sonradan onlar bütün
yüksek umutlara iftira ettiler.

O gün bu gündür hayasizca yasadilar geçici zevkler içinde ve gündelik ömürlerinden
öte hemen hiç bir gaye edinmediler.

"Ruh da sehvettir." -- böyle diyorlardi onlar. Sonra ruhlarin kanatlari kirildi; ve
terde sürünüyor simdi ruhlari, ve kemirdigi her seyi kirletiyor.

Bir zamanlar kahraman olmayi kurarlardi: Sehvet düskünleridirler simdi. Dert ve
dehsettir kahraman onlarca.

Fakat sevgim ve ümidim basi için yalvaririm sana: gönlündeki kahramani bir kenara
atma! Kutsal tut en yüksek ümidini!

Zerdüst böyle diyordu.

Böyle Buyurdu Zerdüst'den

Pazar Yerindeki Sinekler Üstüne

Yalnizligina kaç dostum ! Seni büyük adamlarin gürültüsünden sersemlemis,
küçüklerin igneleriyle de delik desık olmus görüyorum.
Seninle nasil susulacagini pek iyi bilir orman ve kaya.
O sevdigin agaca benze yine sen, o genis dalliya:
sessiz ve dinlercesine sarkar o, deniz üstüne.
Yalnizligin bittigi yerde, pazar yeri baslar;
pazar yerinin basladigi yerdeyse, büyük oyuncularin gürültüsü
ve agili sineklerin viziltisi baslar.
Dünyada en iyi seyler dahi, göstereni olmazsa degersizdirler:
bu göstericilere büyük adam der halk.
Halk pek anlamaz büyükten, yani: yaraticiliktan.
Ama büyük seylerin bütün göstericilerinden ve oyuncularindan hoslanir.
Yeni degerler yaratanlarin çevresinde döner dünya - görünmeden döner.
Oysa oyuncularin çevresinde döner halk ve san: "dünyanin gidisi" böyledir.
Ruh vardir oyuncuda; ama ruhun vicdani pek yoktur.
O hep, en çok inandirdigi seye inanir - kendine inandirdigi.

(...)

Devirmek - onca tanitlamaktir bu. Çildirtmak - onca kandirmakdir bu.
Ve onca kan, bütün kanitlarin en iyisidir.
Ancak duyarli kulaklara sizan gerçege, yalan ve hiç der o.

(...)

Gösterisli soytarilarla doludur pazar yeri - ve halk övünür büyük adamlariyla.
Bunlar onca o anin efendileridirler.

(...)

Bu dedigi dedik, bu sıkici kisileri kiskanma, ey gerçek tutkunu !
Dedigi dedik kisinin koluna hiçbir zaman asilmamistir gerçek.

(...)

Pazar yerinden ve sandan uzakta yer alir büyük olan her sey.
Hep pazar yerinden ve sandan uzakta barinmistir yeni degerler yaratan.
Yalnizligina kaç dostum: görüyorum ki her yerini agili sinekler sokmus.
Sert ve saglam bir havanin estigi yere kaç !
Yalnizligina kaç ! Sen küçük ve acinacak kisilere pek yakin yasadin.
Onlarin göze görünmez öclerinden kaç !
Onlar sana karsi öcden baska bir sey degildirler.
Artik el kaldirma onlara ! Sayisizdir onlar,
hem senin yazgin sinek kovmak degildir ki ...

1) Inançlar hakikat düsmanlari olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.

2) Hoslanmadigimiz bir düsünceyi öne sürdügü zaman bir düsünürü daha sert elestiririz. Oysa, bizi pohpohladiginda onu daha sert elestirmek uygun olacaktir.

3) Sahip olunmasi zorunlu tek sey var: Ya yaradilistan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafindan inceltilmis bir ruh...

4) Tüm idealistler, hizmet ettikleri davalarin her seyden önce dünyanin tüm öteki davalarindan üstün oldugunu düsünürler. Kendi davalarinin biraz olsun basarili olmasi için, bu davanin tüm öteki insan girisimlerine gerekli olan ayni pis kokulu gübreye açikca ihtiyaci olduguna inanmak da istemezler.

5) Bir kez yürünmüs bir yola düsenlerin sayisi çoktur, hedefe ulasan az ..

6) Küçücük bagislarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklügün bir ayricaligidir.

7) Insan, diger insanlardan hiçbir sey istememeye, onlara hep vermeye alistigi zaman, elinde olmadan soylu davranir.

8) Acilarin bölüsülmesi degil, sevinçlerin bölüsülmesidir dostlugu yaratan ...

9) Bir seyden hoslanmaktan söz edilir, aslinda dogrusu, bu sey araciligiyla kendinden hoslanmaktir.

10) Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.

11) Hakikatin temsilcisinin en az oldugu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli oldugu zaman degil, can sıkici oldugu zamandir.

12) Doga bize aldirmadigindan, doganin ortasinda kendimizi öyle rahat hissederiz ki ...

13) Uygarlasmis dünya iliskilerinde herkes, hiç degilse bir konuda kendini baskalarindan üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanir. Çünkü, durum elverirse herkes yardim edebilir, o halde bir utanç duymaksizin bir yardimi da kabul edebilir.

14) Yapacak çok seyi olan insan inançlarini ve genel düsüncelerini hemen hemen hiç degistirmeksizin korur. Ayni sekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artik hiç kulak asmaz; onun buna zamani yoktur. Demem su ki, ülküsünün hala tartisilabilir olmasindan yana olmak çikarina aykiridir.

15) Insan diledigi kadar bilgisiyle sisinip dursun, diledigi kadar nesnel görünsün, bosuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yasam öyküsünü elde edecektir.

16) Insanlarin tarih boyunca farkina vardiklari asilmaz zorunluluk, bu zorunlulugun ne asilmaz ne de zorunlu oldugudur.

17) Bugün artik kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.

18) Uygarlik tarafindan yokedilme tehlikesiyle karsi karsiya olan bir uygarlik çagini yasiyoruz.

19) Sevilmis olma istegi kendini begenmisliklerin en büyügüdür.

20) Insanlari siddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmistir.

21) Çok düsünen ve uygulamali düsünen, kendi maceralarini kolayca unutur, ama basindan geçenlerin çagristirdigi düsünceleri hiç unutmaz.

22) Biri kendi düsüncesine bagli kalir; çünkü ona kendi kendine ulasmis oldugunu sanir. Öteki ise, onu zahmetle ögrendigi ve onu anlamis olmakla övündügü için baglidir düsüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini begenmislik ...

23) Içine doldurulacak çok sey oldugu zaman, günün yüzlerce cebi vardir.

24) Bir düsmanla savasarak yasayan kisinin, düsmanini hayatta birakmakta yarari vardir.

25) Açiklanmamis karanlik bir konu apaçik bir konudan daha önemli sanilir.

26) Sadece karsitlari cansıkici olmayi sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bagli kaliriz.

27) Bir insan kendini hep çok büyük islere adadiginda, onun baska bir yeteneginin olmadigi pek görülmez.

28) Açikça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz oldugunu gizlice kavrayiveren kimse, çogu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de degildir. Iste o zaman ikiyüzlülük kaçinilmazdir.

29) Gür irmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakil ve çali çirpiyi da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayi.

30) Bir insanin gerçekten ele almis oldugu düsünce özgürlügü ile, onun tutkulari ve hatta arzulari da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanirlar.

31) Bir insan yogun ve kili kirk yararak düsündügü zaman, sadece yüzü degil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür.

32) Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.

33) Insan yiginlarinin davranis biçimlerini önceden kestirmek için, onlarin güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir.

34) Insan kahkahalarla güldügü zaman, kabaligi ile tüm hayvanlari geride birakir.

35) Eylem ve vicdan genellikle uyusmazlar. Eylem, agaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onlari gereginden çok olgunlasmaya birakir, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.

36) Ask ve nefret kör degillerdir; ama kendileriyle birlikte tasidiklari ates yüzünden kör olmuslardir.

37) Insan hatasini bir baskasina itiraf ettiginde unutur onu; ama çogu kez öteki kisi bunu unutmaz.

38) Alev, baska seyleri aydinlattigi kadar aydinlatmaz kendini. Bilge de böyledir.

39) Bir konu hakkinda hazirliksiz sorguya çekildigimizde, aklimiza gelen ilk düsünce çogu zaman bizim kendi düsüncemiz degildir; ama bizim sinifimiza, konumumuza ve soyumuza ait olan siradan bir düsüncedir sadece. Öz düsünceler pek ender olarak su yüzüne çikarlar.
Bizzat kendimizde olan bir degeri övdügü, oksadigi zaman mucizeyi de, usdisini da kabul ederiz.

40) Yari-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunlari olduklarindan daha kolay görür ve bununla görüsünü daha anlasilir, daha inandirici kilar.

41) Çok düsünen partici olmaya uygun degildir; o, parti arasinda düsüncesini çok çabuk sizdirir.

42) Kötü bellegin iyi tarafi, ayni seylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktir.

43) Bir kurbanin yoldasi o kurbandan daha çok aci çeker.

..."Bundan sonraki yıllar bana düşecek ödev, artık olabildiğince kesin

belirlenmişti. Ödevimin olumlayan bölümünü bitirmiştim; sıra sözle ve eylemle

hayır diyen yarısına gelmişti: Şimdiye dek süregelen değerlerin yenilenmesine,

büyük savaşa, son karar gününün eriştirilmesine. Bu arada ağırdan çevreme

bakıyor, kendime yakın bulduklarımı, güçlerine dayanarak yok etme işinde bana

yardımcı olabilecekleri arıyordum. -O gün bu gün, bir oltadır yazılarımın her

biri: Kim bilir belki de herkesten ustayımdır olta atmakta?... Hiçbir şey

vurmadıysa benim değil suç. Balık yoktu..."...

Nietzsche’nin, kim olduğu sorusunu eğer yanıtlayabilseydik; onun önünde mi, arkasında mı, ya da karşısında mı yoksa yanında mı yer aldığımıza karar verebilirdik. Ancak onun felsefesinin ilk hedefi; okuyucularını özerk olmaya teşvik etmesidir. O modern insanlar tarafından anlaşılamayacağı inancındaydı. Bu nedenle; öncelikle bir gelecek için yazmıştır. Örneğin; Ahlakın Soy Kütüğü Üstüne’nin önsözünde ; kendisinin etkin bir şekilde okunabilmesi için okuyucunun yorumlama sanatında ustalaşmış olması gerektiğini söylemiştir.

Nietzsche’yi okumak çok büyük tehlikeler içerir. Kişi kendi sağlığına ciddi zararlar verebilir. Onu yanlış yorumlamak da, bağlam dışında okumak da mümkündür. Nietzsche’yi söylemek için; Nietzsche’ci olmak gerekir ama kesinlikle; Nietzsche’den yana olmak gerekmez. Yani; onun düşünüş biçimiyle, onun dünya görüşünün farkına varmak gerekir. Onun; üzerine yazmak , konuşmak, onu anlamak için dört temel güçlüğün üstesinden gelmek gerekir.

Birinci güçlük; Nietzsche ilk bakışta “her yerden “ başlıyor. Her an ve her konuda; dinden , felsefeden, biyolojiden, trajediden, estetikden ve psıkolojiden, tarihten, bilgiden başlıyor. Onda temel güçlük; “her şeyin” nasıl “bir yerden” başlanarak söyleneceğidir.

Örneğin; Nietzsche’ci anti - demokratizmi ele alalım. Eğer bu konuda; sadece onun eşitçiliğe, basının ve kamuoyunun mutlak iktidarına veya parlamentarizmin çöküşüne yönelik eleştirileriyle sınırlı kalırsak; politika ile uğraştığımızı düşünürüz. Eğer demokratizmi; sürücül içgüdüden yola çıkarak düşünürsek, bir çeşit antropoloji ile uğraşmamız gerekir. Eğer bu sürücül içgüdü’yü; zayıfların ve güçlülerin tarihi açısından ele aldığımızda, güç istencini düşünürüz. Güç istencini incelersek; onun niteliğini araştırmamız gerekir. Çünkü; güç istenci onu elinde bulunduranlara bağlı olarak etkin ya da geriletici olabilir. Dolayısıyla; güç istencinin kendisi, bizi biyolojik bir varlık olarak insana gönderir. İnsan kavramı da bizi yaşam kavramına, yaşam kavramı da kaosa gönderir. Yani bütün soy kütükleri ( felsefenin, ahlakın...) aynı yolu izlerler.

Yanıt; onun bütün soy kütüklerinin (*) yola çıktıkları yer; “madde” dir.
İkinci güçlük : Nietzsche’de; aynı kategoriler yeniden karşımıza çıkar. Yeniden ele alınırlar , yeniden değerlendirilirler, şu ya da bu perspektife yerleştirilirler. “Ben” ,” nedensellik”, “ereklilik” , antropolojide, tarihte, ahlakta, biyolojide, psıkolojide sürekli yeniden ele alınırlar. Bir tek soy kütüğü; ( örneğin; İyinin ve kötünün ki ) din, ceza, hukuk, ve bilinçle olan ilişkilerine göre yüzlerce soy kütüğüne dönüşür. Sonuçta; Nietzsche’nin eserleri, görüş açılarının dev bir birleşimi olarak karşımıza çıkar.

Üçüncü Güçlük : Nietzsche’nin metinleri; kaos, bilinç işleyişi , demokrasi gibi kavramlara getirdiği düzensiz tanımlarda bile; yaptığı somut analizler açısından çok zengindir. Nietzsche; bizim modernliğimizin eşi benzeri olmayan bir araştırmacısıdır. Onun; ince alayları, tahrikleri sadece suyun üstündeki köpüktür. Onun altında , derinlerde, sağlam bir platform ve hatasız bir biçimde yapılanmış temeller vardır.

Dördüncü Güçlük ; Nietzsche; genel bir zayıflamanın, endüstriyel köleliğin farkına varıyor. Kapitalizmin insanlık dışı politikasının; sürücüllüğün sonucu olduğunu düşündüğü için de ona göre; bastırılması ya da hiç değilse yeniden yönlendirilmesi gereken şey sürücüllüktür. Ona göre kitleler; hiçlik istencinin aracı, demokrasi, hiçliğin politik rejimi, İşçi sınıfı; hiçliğin sınıfı, çalışma; hiçliğin değeri, kapitalizm ise; hiçliğin ekonomisidir. Andığım bu güçlükler nedeniyle; bu sunu kendi yapıtları okunarak değil, ancak; Nietzsche’yi inceleyen felsefecilerin yapıtlarından yararlanarak hazırlanabilmiştir.

VE BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT :

Nietzsche’nin; şiirsel,vahiy tarzında ve kıssalar biçiminde yazılmış olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, genellikle felsefi bir yapıt olarak kabul edilmez. Ancak; kitap incelendiğinde, Nietzche’nin felsefi düşüncesinin; saptamalarına ilişkin önemli bilgilere ulaşabiliriz. Bu yapıtta yer alan iki önemli temel düşünce; üstinsan ve aynının ebedi ( sonsuz ) dönüşüdür.

ÜSTİNSAN ÖĞRETİSİ:

Yapıtın öndeyişinde Zerdüşt; on yıllık inzivadan sonra insanların arasına iner ve insanın alt edilmesi gereken bir şey olduğunu ilan eder. İnsanlara, pazar yerinde üstinsanı anlatır. “Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere ! “ Zerdüşt; “yalnızca farklı bir insanlığın başarabileceği , insanın geleceğinin üstüne ve/veya ötesine geçilmesi için; önce nasıl yok olunacağını( batılacağını )öğrenmemiz gerekir. Asla bir üstinsan var olmamıştır “, der. Çünkü; insan, önce nasıl yok olunacağını öğrenmek zorundadır. Yok olduğumuzda, “ büyük hor görme anını “ yani; şu anki mutluluklarımızın, aklımızın ve erdemlerimizin bizim için tiksintici olmaya başladığı anı yaşarız. Zerdüşt’e göre; insanlık, ebedi dönüş öğretisiyle nasıl yok olacağını öğrenebilir. Dolayısıyla; üstinsana uzanan yolu ( köprüyü ) sağlayan dönüş öğretisidir.

Öncelikle; insanın bir amaç değil, yalnızca bir köprü olduğunu öğrenmemiz gerekir. Hayvanla, üstinsan arasına bağlanmış bir iptir insan. Dipsiz bir uçurumun üstündeki köprüde tehlikeli bir yolculuktur. Kendini yenmeye yönelik bu arzunun karşıtı ise; “son insanın “ , yaşama yönelik tavrını belirleyen kendini koruma arzusudur. Son insan; mutluluğu bulmuş ve kendini korumak isteyen bir insanlığı açıklar. Son insan; artık riske veya denemelere girmeye ya da hiç bir şeye inanmaz. Tutkulardan yoksundur. Bu insan ; ne iyi ve kötü, ne zengin ve yoksul, ne itaat eden, ne yöneten ve yönetilen olacaktır.

Nietzsche; üstinsan kavramı ve öğretisiyle; soylu bir insan eylemliği kavramını yeniden kurmaya çalışır. Son insan yalnızca maddi teselli peşindeyken; üstinsan yaşamını büyük eylemler ( yaratıcı eylemler ) uğruna harcamaya hazırdır. “ Üstün “ olmak; isteyerek iyinin ve kötünün ötesinde olmak anlamındadır. Sürünün anladığı anlamda ahlakın ötesinde olmak demektir. Yaratıcı eylem; yeni kurallar ve normlar kurduğu için kaçınılmaz olarak ahlakın ötesine geçen eylemdir.

Acaba; Üstinsan terimi ile Nietzsche ne anlatmak istiyor. Üstinsan; Nietzsche efsanesinin üstün insanı yani; bir tür insan üstü güçlere sahip superman’imi? Yoksa; modern dönemin, nihilizmini ve modern insanlığın yaşamdan bezmişliğini alt etmiş, gelecekteki insanlığın sembolünü mü? Nietzsche; Ecce Homo’da üstinsan kavramının; hiç bir şekilde, Darwinci bir çizgide veya yüksek bir idealin temsili olarak kavranmaması gerektiğini belirterek; bize bu konuda bir ipucu vermektedir.

SONSUZ DÖNÜŞ :

Nietzsche; sonsuz dönüş öğretisini Ecce Homo’da ; herşeyin, sonsuza dek, durmadan yok olup, yeniden doğması olarak tanımlamıştır. Bu öğreti; Nietzsche’nin varlık kavramını kökünden yadsıyarak, onun yerine “ oluş’u “ koyduğu temel bir argümanıdır. Nietzsche gibi ifade edilirse; sonsuz dönüşü olanaklı kılan oluşa evet demektir. Nietzsche; Böyle Buyurdu Zerdüşt’ te de sonsuz dönüşten “ üstinsan “ bağlamında söz etmiştir. “Bakın, size üstinsanı öğretiyorum “ der Nietzsche, “Tanrının ölümünden sonra, üstinsanın yeryüzünün anlamı olduğunu” söyler. Üstinsan ise; kendinden öteyi yaratmak isteyen ve böylece yok olandır.

Bu bağlamda; sonsuz dönüş; oluş, yok oluş ve üstinsana eklemlenir. Zerdüşt; bu öğreti aracılığıyla, insanın nasıl yok olacağını öğreneceğini gösterir. İnsan aşılması gereken bir şeydir; sonsuz dönüş, üstinsana yani öteye geçiş için bir ip köprüdür. Ama yalnızca bir köprü değil! Bu ip; aynı zamanda insanda; insanın ötesine geçme arzusu uyandırmayı da amaçlar. Nietzsche, sonsuz dönüş öğretisiyle; insan yaşamında olup biten her şeyin, tüm eylemlerinin de, iyinin ve kötünün ötesinde onaylandığını bildiriyor.

MORAL, NİHİLİZM, İYİ VE KÖTÜNÜN ÖTESİNDE OLAN ÜSTİNSAN:

Eski Yunan felsefesinde; değerler problemi, erdemler problemi olarak görülür. Etiğin ana problemi “iyi nedir?” sorusudur. Erdemler basamaklandırılır. Bu basamakların; tepe noktasına da belli bir erdem ya da “iyi” yerleştirilir. Ana sorun; bu iyinin dolayısıyla onun karşıtı olarak, kötünün ne olduğudur. Değerleri moral değerler olarak gören bu görüş; Nietzsche’nin zamanına kadar gelmiş, eski Yunanlılardan sonra batı dünyasının hayatını etkilemiş, hiristiyanlıkla da bütün Avrupa’nın moral anlayışının temelini oluşturmuştur.

Sokrates’ten beri, Avrupa tarihinde ortak belirti; diğer bütün değerleri moral değerlerin boyunduruğu altına sokma denemesidir. Öyle ki bu değerler; yalnızca yaşamı değil a) bilgiyi b)sanatları c) devlet ve toplumun çabalarını yönetip, yargılamışlardır. Tek ödev; daha iyi olma çabasıdır. Nietzsche’ye göre; temelini Sokrates’in düşüncülerinde bulan, batı dünyasının bu ahlak görüşü; insan hayatına aykırı bir değerler görüşüdür. Böyle bir görüşün ana kaygısı; iki zıt moral değer olarak iyi ile kötüyü sınırlandırmak; böylece ilkini öğretmek, diğerleriyle de yani; kötülerle savaşmaktır. Bu ; hayatı yoksullaştıran, insanın yapısına aykırı bir görüştür.

Nietzsche’de; moral sözü çoğu zaman olumsuz bir anlam taşır. Moral; şeylerin değeriyle ilgili bir hazır yargılar bütünüdür. İnsanlar; başkalarının yargı gücüne, kendi yargı güçlerinden daha çok güvenirler. İnsanlarda ( tembel ve korkak insanlarda ) ” iyi “ damgasını taşıyan her şeyi, hep iyi saymak eğilimi vardır. Bu türlü kalıplaşmış yargılardan oluşan bir moralin bütün görüşlerinde; ( Nietzsche’nin deyişiyle; antropolojik ve psıkolojik temel eksıkliği nedeniyle ) insan yapısına aykırılık vardır.

Onda moral; herhangi bir değerlendirme tarzı; belli bir çağın değer yargıları ve “iyidir-kötüdür” dediği şeylerin tablosudur. Bu değer yargıları; şeylere iyi veya kötü denmesi ( yapılması ve/veya yapılmaması gereken ) insandan insana, değer tabloları da çağdan çağa değişirler. Nietzsche’nin “ iyinin ve kötünün ötesi “ sözüyle dile getirdiği “öte”; belli bir moralin değer yargılarının dışında olma, bunlara dayanarak yargıda bulunmamaktır. Bunun ise; çoğu kez sanıldığı gibi, başıboşlukla herhangi bir ilgisi yoktur.

Ona göre; bütün etikçiler ( Kant ve Schopenhauer de ) etiklerini; kendi zamanlarının moraline dayanarak, onu “verilmiş olarak “ kabul ederek ve bu morali haklı çıkarmak için kurdular. Çünkü ana hedefleri; buldukları morali haklı çıkarmak , onu doğrudan doğruya veya dolaylı olarak öğretmekti. Nietzsche ise; çeşitli morallerle hesaplaşarak kendi zamanının moralinden sıyrılma çabasında olmuştur.

Nietzsche’nin istediği; yeni ama başka bir moraldir. Değerlerin yeniden değerlendirilmesidir. Ancak insanı araştırdıktan sonra; geçerlikte olan ve kalıplaşmış moralden başka, yeni bir moral ( kendisine bir hedef koyan moral ), ortaya konabilir; değerler yeniden değerlendirilebilir. Ancak; insanı bilen bir kişi, şeyleri doğru ve doğal değerlerine uygun olarak değerlendirebilir. Çünkü gerçek, hayat, olup biten her şey moral dışıdır. Nietzsche’nin, değerler sözüyle ifade ettiği; bütün insan başarıları, düşünceleri, ülküleri, bilimi, sanatı, felsefesi, dini ve tarihidir.

Ahlaklılık nedir? Ahlaklılık; gerek istekle gerekse de zorlukla geçerli bir kurala veya geleneğe boyun eğmektir. Kişinin eylemlerini ve değerlendirmelerini buna uydurmasıdır. Bir geleneğe ve kurala bağlı olmak iyidir; kötü olan ise bundan kopmadır. Böylece moral, bir insan grubunun ayakta durabilmesi, kendini bir birlik olarak sürdürebilmesi için; “ iyidir- kötüdür “ dediği şeylerdir. Bu birliği koruyan her şey iyidir; onu tehlikeye düşüren her şeyse kötüdür.

Nietzsche değer duygularımızın ne dereceye kadar yaratıcıları olduğumuzu, yani; tarihe ne dereceye kadar anlam yüklediğimizi bilmemiz gerekir der. Çünkü bunun yapılması ona göre; değerlerin yeniden değerlendirilmesidir. Tarih boyunca insan başarılarının, bugün için anlamını kavrayarak geleceği hazırlamak; yaşayabilmek için yeni başarılar ortaya koymak; değerlerin yeniden değerlendirilmesidir. Bu anlamda, değerlerin yeniden değerlendirilmesi; Nietzsche’nin felsefecilerde eksık olduğunu düşündüğü, tarih bilgisi ve duygusuna, perspektifli bir görüşe dayanır. Değerlerin yeniden değerlendirilmesi; önceki başarılarla hesaplaşma yaparak; onlara realiteye uygun, yeni bir anlam kazandırmakla ve onları yeni başarılarla ileriye taşımakla sağlanır. Geçmişi değerlendirmenin hedefi; şimdiyi değerlendirmenin hedefi olduğu kadar; geleceği de hedeflemektir. Bu bakımdan; yeniden değerlendirmelerin ölçüsü insan; ama herhangi bir insan değil; realiteyi kendi gözleriyle gören, geçerlikte olan moralin dışında yeni başarılarıyla yeni değerler ortaya koyan, geleceğe yön verebilen yaratıcı ( trajik ) insandır.

Nietzsche’de; insanlar realiteyi görebilme veya görememeleri, bu anlamda; realiteyi başka başka tarzlarda değerlendirmeleri bakımında üç ana tipte toplanabilir.

Birinci tip; Nietzsche’nin; sürü, kalabalık, yığın, bilge olmayan, iyi insan, zayıf insan gibi adlar verdiği insan tipidir. Yaşamasını geçerlikte olan moral içinde ayarlayan; kendi gözleriyle görmediği realiteyi bu moralin değer yargılarına göre değerlendiren insan tipidir. Bu kendisine; “...yapmalısın,......etmelisin denilen insandır.

İkinci tip; Kendi gözleriyle gördüğü realiteyi, tabi değerine uygun olarak değerlendiren, tesadüfen yetişmiş insan tipidir. Nietzsche bu insan tipine; trajik insan, üstinsan, üstüninsan, dionizik insan, filozof der. Bu insan olduğu gibi olan, kendi kendisi olan, eylemleriyle ve başarılarıyla insana ve geleceğe yön veren yaratıcı insan, “ben ‘im “ diyen insandır.

Üçüncü tip; bu iki insan tipi arasındaki tiptir. Bu insan geçerlikte olan moralin; kalıplaşmış değer yargılarının, insan realitesine aykırı olduğunu gören insandır. Henüz yaratıcı olmamış insan; kendi gözleriyle görmek isteyen, kendi kendisi olmak isteyen, kendi yolunu arayan, ancak kendi hayatına yön verebilen insandır. “ Ben istiyorum” diyen insandır. Bu insan trajik kişilerin geçirdiği bir ara dönemdir. Bu insanlara Nietzsche ; özgür insan, bilen insan, hazırlayıcı insan der.

Sürü İnsanı: Sürü insanı moralli insandır. Yine sürü insanı; eylemlerini ve değerlendirmelerini geçerlikte olan moralin; değer yargılarına uydurmaya çalışan insandır. Sürü insanı için; bütün değerlerin, insanla ilgili her şeyin değerlendirilmesi kendisinden önce yapılmıştır. Kişinin tek yapacağı; bunlara göre yaşamak, eylemlerini bu değer yargılarına göre ayarlamaktır. Sürü insanı “ ben buyum “ der ve moral sürü insanına; “....yapmalısın,....etmelisin “ der. Sürü insanının tek yaptığı, bu morale boyun eğmektir.

Özgür İnsan: Bu insan moral dışı insandır. Özgür insan; içinde yaşadığı sürüden kopmuş, kendi yolunu arayan, insanla ilgili her şeyi kendi gözleriyle görmek isteyen insandır. Geçerlikte olan moralin dışına çıkmada ilk adım “ büyük kopma “ dır. Moral değerlerin ve değer yargılarının anlamsızlığının farkına varan kişi, bu kopmanın sınırındadır. Ancak bu farkına varma ile geçerlikte olan morale hayır yani; “ ben istiyorum “ demenin arasındaki yol uzun ve basamaklıdır. Geçerlikte olan moralden kopma; kişinin; o zamana kadar bağlı olduğu ve değerli gördüğü her şeyi değersiz ve anlamsız görmesi, kişiyi yanlış bir genelleştirmeye götürebilir. Her şeyi; anlamsız bularak ve hakikat olarak kabul edilen her şeyin kesin olarak yanlış olduğunu düşünerek, nihilizme saplanıp kalabilir.

Nihilizm; moralin mantığı sonuna kadar götürüldüğünde; en yüksek değerlerin, değerlerini yitirmesi, hedefin ve neden ? sorusunun karşılığının bulunmamasıdır. Kişinin; moralden kopmanın yarattığı boşluktan sıyrılamayarak, artık hiç bir şey istememesidir. Bu pasif ya da olumsuz nihilizmdir. Aktif nihilizm ise; kişinin eylemleriyle; koptuğu moralin, değer yargılarını yok etmek istemesidir. Yaratıcı olacak kişilerin; kendi kendileriyle hesaplaşma ve eski kendilerini arkada bırakma, iyileşme dönemidir. Nihilizmi arkada bırakan kişi; bu insan dünyasının ; realitenin anlamını kendi gözleriyle görmek, değerini kendi değerlendirmek ister. Ya da insanla ilgili her şeyin; yeniden değerlendirilmesi gerektiğini görür ve ister.

Özgür insan bir çok erdemlerinin olmasını istemez; bir tek erdemi yani; kendi erdemini ister, kendi erdemini sever ve kendi erdemi için yaşar. Bir insanın bir erdeminin olması; o insanın kendi kendisi olmak demektir. Ve özgür insan kendi kendisi olmak ister. Özgür insan değer zıtlıkları görmez; ancak insanları, yükseklikleri farklı basamaklarda görür. Moral değer yargıları kurmaz; çünkü o,” iyinin ve kötünün ötesi “ ne geçmiştir. Değerlerin yeniden,hep yeniden değerlendirilmesi gerektiğini bilir ve bunu ister. Özgür insan; kendine ve kendi erdemlerine hakim olmuş, kendi kendini eğitmiş, kendini kendi avucu içine almış insandır. Bu onun gücü ve gücü istemesidir.

Trajik İnsan ( Üstinsan, Üstün insan, Dionizik İnsan, Filozof ) : Bu insan; realiteyi olduğu gibi gören ve kavrayan insandır. Bunun için de realiteden kopmuş değildir. O; realitenin kendisidir. Üstün insan hayata evet diyen, yani; hayat çemberinin son bulmaz dönüşünü kavrayıp, onu isteyen insandır. Başka bir anlatımla; her zaman sürü vardı, her zaman özgür insanlar vardı, trajik insanlar vardı. Her zaman sürü, özgür insanlar ve trajik insanlar olmaya devam edecek. Her insanın; olduğu gibi olması ve yaşadığı gibi yaşaması kaçınılmazdır. Her insanın; gördüğü gibi görmesi ve değerlendirdiği gibi değerlendirmesi kaçınılmazdır. Bu hayat çemberinin; sonsuz dönüşünün antropolojik anlamıdır. Bunu istemek ve sevmek de Nietzsche’nin ; “ Amor- fati “ (kader sevgisi) sidir. Kişinin hayata evet diyebilmesi için; yeni kurulan yapılarla, yeni başarılarla ( yeni değerlerle ) her şeyi sürekli olarak, yeniden değerlendirmesi gerekir. Hayata evet demenin bir anlamı da; kişinin kendi hayatına evet demesi, hayatını olduğu gibi, tekrar, tekrar aynı hayatı yaşamaya hazır olmasıdır. İşte; kişinin kendi hayatına evet demesi, onu olduğu gibi hep istemesi ve sevmesi kişinin amor fati’sidir ( kader sevgisidir ).

Üstinsan; yeryüzünün anlamıdır. Dünya ve hayat yaratıcı insanlarla anlam kazanır. Dünyanın bu anlamla yüklenmesi iki anlamdadır. Birincisi; yaratıcı insanlar yeni başarılarıyla, başarıları ve olayları yeniden değerlendirmekle, insana ve dünyaya anlam katarlar; çünkü onlar yeryüzünün anlamlandırıcısıdırlar. İkincisi ise; diğer yandan dünya, yaratıcı insanların varlığıyla anlam ve değer kazanır; çünkü onlar yeryüzünün anlamıdırlar.

Trajik insan soylu insandır. Soylu insan ise; insanlar arasında derece ve sıra farklılığı gören, onları kendisiyle eşit görmeyen yani; “ mesafe ihtirası “ olan insandır. Yaratıcı insanın bu ihtirası iki anlamlıdır. Birinci anlamı; yaratıcı insanın, kendisiyle sürü insanları arasındaki uzaklığı korumasıdır. İkinci anlamı ise; Yaratıcı insanın kendi içinde bu uzaklığı daha ötelere taşımayı güçle istemesidir. Kısaca; insan tipinin yükselmesi, ( moralin bir terimi olarak moral üstü bir anlamda kullanılırsa ) insanın sürekli olarak kendini arkada bırakmasıdır. Yaratıcı insan egoisttir; o insan olmakla gurur duyar, olduğu gibi olmakla övünür.

Özetle; Nietzsche’ye göre ; insanlar arasındaki yapı ayrılığı,onların realiteyi yani; insan başarılarını ve olayları değerlendirmelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu çeşitli değerlendirme tarzlarının meydana getirdiği moraller iki ana grupta toplanabilir. İki ana tip değerlendirme tarzı vardır demek ise; iki ana tip insan vardır demektir. Aradaki üçüncü tip (özgür insan ) bir ara durumdur. Değerlendirmeler yapmayan ya da yapamayan insanların durumudur. Nietzsche bu anlamda; “ bir efendi morali, bir de köle morali vardır “ demektedir. Köle morali; sürü insanının, ( moralli insanın ) insan başarılarını ve olayları sürüce yani; o sürünün faydası açısından değerlendirmesiyle ortaya koyduğu katı değer yargılarının bütünüdür. Efendi morali ise; yaratıcı insanların,kendi varlık şartlarına dayanan değerlendirmelerdir.

Bu iki değerlendirme tarzı, yani; bu iki ana insan tipi yan yana bulunur, yaşarlar ve sürekli olarak birbiriyle çatışırlar. Kaldı ki; bu iki değerlendirme tarzı tek kişide bile çatışabilir. Bu çatışma; insanın, insan hayatının ve kişinin çatışmalı yapısından kaynaklanır. İnsanın bu çatışmalı yapısı; insan başarılarının da temelidir.Burada dikkat edilmesi gereken; bu çatışmada çatışan iyi ile kötü değildir; çünkü; iyi ve kötü hazır etiketlerdir. Kendi başına iyi veya kötü olan bir değer yoktur; insanların iyidir veya kötüdür dediği şeyler vardır. Yani; moral değer yargıları vardır. İnsanla ilgili her şeyin değerlendirilmesinde ortaya konan bu değer yargıları; insana, sürüye, insan tipine ve morale göre değişir.

Değerlendiren sürü insanı ise; sürüsü ve kendisi için zararlı olan her şey kötüdür. Dolayısıyla; sürüsü ve kendisi için yararlı olan iyidir. Bir sürü ve çağ için yararlı olansa, başka bir sürü ve çağ için yararlı olmayabilir. Sürü insanının; insanları değerlendirmesinde de durum aynıdır. Kendi gözleriyle gören yani yaratıcı insan, sürü için tehlikelidir ve o kötü insandır. Sürü insanını doğrudan doğruya ilgilendiren; bu kötü insandan gelen tehlikedir. Bu nedenle de, ancak sürünün teki olan, kendisi gibi iki yüzlü olan moralli insan iyidir, çünkü ;zararsız insandır ve korkulacak bir yanı da yoktur. Bu değerlendirmelerin, insan başarılarıyla ve kendileriyle bir ilgisinin olmadığı açıkça görülmektedir.

Yaratıcı insansa; geçerlikte olan moralin dışında, “ iyinin ve kötünün ötesinde “ olan insandır. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; değerlendirmemek ya da insan başarılarının değersiz olduklarına inanmak demek değildir. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; moral değer yargıları kurmamak, yani; geçerlikte olan morali yok saymak ve bir sürünün yararlarını, göz önünde bulundurarak değer yargıları kurmamak demektir. Çünkü onlar aslında yoktur; onların realiteyle ilgileri yoktur; göreli yargılardır. İyini ve kötünün ötesinde olmak; insanın, sürünün moral değer yargılarının şeylerle ilgisi olmadığını görerek; kendi gözleriyle görerek, şeylerin tabii değerlerine uygun olarak değerlendirmesi demektir. Böyle bir değerlendirmede her kişi, kendi kendisiyle ve insanla ilgili her şeyle karşı karşıya kalır. Böyle bir değerlendirmede; her kişi, geçerlikte olan moral değer yargılarıyla çatışır ve yaptığını yapar. Yaptığı ise; insanla ilgili her şeyi yeniden değerlendirmek, onlara yeni bir boyut kazandırmaktır.

Bu bakımdan yaratıcı insan için; iyi veya kötü olan ile, moral olay diye bir şey olmayıp; ancak insan başarıları ve insan olayları vardır. Diğer yandan da, yaratıcı insan, insanlar arasındaki yapı ayrılığını çok açık olarak görür. Bu nedenle; o, yaratıcı olduğu için yaptığını yapar ve eserini ortaya koyar. Bu eserle; moral değer yargıları değil yeni bir değer ortaya koyar. Kısaca; yaratıcı insanın zavallı olarak gördüğü insan tipi; sürü insanının iyi insan dediği insandır. Sürü insanı için ise; kötü insan, kendi sürüsünün morali dışında olan insan yani; yaratıcı insandır. Sürü insanının insanları değerlendirmesi; onların , eylemlerinin morale uygun olup olmamasına dayanır. Yaratıcı insansa; insanların, eylemleri karşısında hemen moral bir değer yargısı savunmaz. Bir bütün olarak; insanları, yapılarına uygun olarak değerlendirir. Ve bir eylemin değerlendirilmesi söz konusuysa ; onu kimin yaptığına bakar. Taban tabana zıt bu iki değerlendirme tarzının birbiriyle çatışması kaçınılmaz olduğu kadar doğaldır. Tekrar belirtmek gerekir; burada çatışan iyi veya kötü değil, kendi gözleriyle gören insan ile sürü insanıdır. Yaratıcı insanların attıkları adımlar, eserleri ve başarıları da bu çatışmanın ürünleridir.

Nietzsche’nin, temelden sarsmak istediği şey; sürünün moral değer yargıları ve sürü moralinin baş değer olduğu inancıdır. Sarsmak istemiştir çünkü; yaratıcı olabilecek birçok insan, bu sürü morali yüzünden engellenmesin.

Naci YAZICI (20 Kasım 2001)
Yazarla iletişim: naciyazici@superonline.com


Kaynaklar:

1- Nietzsche ve İnsan- İoanna KUÇURADİ/ Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları
2- Kusursuz Nihilist - Keith Ansell PEARSON/ Ayrıntı Yayınları
3- Nietzsche Yaşamı ve Felsefesi- Jules Chaix RUY/ Çivi Yazıları
4- Nietzsche Üzerine- Georges BATAILLE/ Kabalcı Yayınları
5-Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü- Martin HEIDEGGER/ Asa Yayınları
6-Nietzsche’nin Felsefesi- Fehmi BAYKAN/ Kaknüs Yayınları
7-Nietzsche- Cogito Özel Sayısı/ Yapı Kredi Yayınları

(*) Soykütüğü Yöntemi: Genel olarak, örneğin; bilgi gibi bir kavramın, özne gibi bir varlığın veya ahlak gibi bir disiplinin bugününü ve bugünkü durumunu açıklığa, aydınlığa kavuşturmak için; ilgili kavramın geçmişine bakan, kökenlerle ilgili analiz yöntemidir. Ve yöntemin kurucusu Nietzsche’de; kişilerin ve kültürlerin değer sistemlerini oluşturma biçimlerini belirleyen; tarihsel koşul ve koşullandırmaları ortaya çıkarmaya yarayan metoddur.

Postmodernizmin yolaçıcısı olarak Friedrich Nietzsche

Bu yıl Adatepe’deki ‘Taşmektep Seminerleri’ne, çok istememe rağmen katılamadım. Orada, aziz dostum Oruç Aruoba ile birlikte, ‘Postmodernizmin Yolaçıcısı Nietzsche’ konulu ve bir hafta sürecek bir seminer verecektik;–kısmet değilmiş; gidemedim! Ama aldığım notların bir bölümünü, Adatepe’ye beni de dinlemek üzere giden dostlarımın görüşüne sunmaktan alamadım kendimi.

Hemen belirteyim ki, bunlar, bir Nietzsche defterine alınmış notlardır ve kendi içinde bir bütünlük göstermeyebilir. Belki de, böyle bir bütünlük göstermemesi, Nietzsche’nin ‘parçalı yazı’sına daha uygun düşüyordur..


Önce ‘parçalı yazı’yı açmak gerekir. ‘Parçalı yazı’ (‘écriture fragmentaire’), Maurice Blanchot nun. Blanchot, Nietzsche’nin sağken yayımladığı metinlerin çelişkili ve aforizma biçiminde yazılmış, sistematik olmayan metinler olduğunu söyler. Ernest Behler de Confrontations’da ‘parçalı yazı’yı ‘her şeyden önce bir sistemin reddi, eksik olan’a tutku, düşüncenin tamamlanmamış devinimi’ olarak tanımlar.

Nietzsche nin, ‘parçalı yazı’ dolayımında, postmodern düşüncenin yolaçıcısı olduğu söylenegelmiştir;–doğrudur da! Ama elbette bu yolaçıcılığın hangi bağlamda gerçekleştiği üzerinde durulmak koşuluyla!

Bu bağlam, bana göre elbet, Nietzsche in Nachlass’da (903) dile getirdiği şu önermede temellenir: Olgular (tatsachen) yoktur, sadece yorumlar vardır.’ Önesürüşlerin, bir perspektiften doğru, bir başka perspektiften yanlış olabileceğini söyler Nietzsche ve ‘İnsanca, Pek İnsanca da şunları ilave eder: ‘Filozof, insan hakkında ne söylediyse, temelde, sadece insanın son derece sınırlı bir zaman süresine tanıklık etmekten öte bir anlam taşımaz [...] Bengi olgular olmadığı gibi, saltık doğrular da yoktur.’ Öyleyse, şunu söylemek ister Nietzsche: Dünyanın okunabilmesi ancak parçalı yazıyla mümkündür. Dünya çoğulluktur ve çoğulluk da, elbet parçalı yazıyla okunabilir. Blanchot şöyle koyar meseleyi: ‘Dünyanın yorumlanması gerekir, yorum ise çoğuldur.’ Nietzche’nin Perspektivizmi nden de anlaşılması gereken budur elbet...

Nietzsche’nin postmodernizme öncülük edişinde temelkoyucu kavramlardan birincisinin, ‘yorum’ olduğunu önesürmenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Kuşkusuz, olgulardan söz edilemiyorsa eğer, bu, önermelerimizin, doğru ya da yanlış olduğunu sınama olanağımızın bulunmadığı anlamına gelmez. Burada Nietzsche’nin kastettiği, ‘insanın son derece sınırlı bir zaman süreci’ndeki önesürüşlerinin, ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olmadığı değildir. O sadece, ‘bengi’ (‘ebedi’) olgulardan ve saltık (‘mutlak’) doğrulardan söz edilemeyeceğini bildirmektedir bize...

‘Olgular’ değil, ‘yorum’! Mesela sosyolojik anlamda ‘Toplum’dan ancak, ‘Toplum’ üzerine üretilmiş olan teoriler (Marx, Durkheim, Weber) bağlamında sözedilebilir;– her biri birer ‘yorum’dan başka bir şey olmayan bu teorilerin ötesinde ‘toplum’ diye bir olgu ya da gerçeklik yoktur. Derrida yı açarak söylersem, ‘toplum’ bir ‘metin’den (‘texte’) başka bir şey değildir ve ‘metin dışı yoktur.’ (‘Il n’y a pas de hors texte’).

Pekiyi de, bu metin kendi kendini açıklayabilir mi? Blanchot, Nietzsche’nin ‘dünyayı düşünürken onu bir metin gibi düşün[düğünü]’ bildirir; Nietzsche için ‘Dünya’[nın da] bir metin’ olduğunu söyler, hemen arkasından şunları da ekleyerek: ‘Ama dünya metinde gösterilmez; metin dünyayı görülebilir, okunabilir (...] kavranabilir hale getirmez.[...] Dünya metni metne gönderir, tıpkı metnin dünyayı dünyanın olumlanmasına gönderdiği gibi.

Metin: Tabii ki bir eğretileme [istiare, metafor H.Y.), ama eğer artık varlığın eğretilemesi olmadığını ileri sürüyorsa da, varlıktan kurtulmuş bir dünyanın eğretilemesi değildir; olsa olsa kendi eğretilemesinin eğretilemesi.’ Derrida’nın ‘metin dışı yoktur’ önermesini, Blanchot, ‘Dünya kendinin dışıdır’ diyerek tamamlar.

Olguların yerine yorumun ikame edilmesindeki Nietzsche’sel yaklaşım, bizi, ‘yorum’un yanısıra, ya da, onun arkasında duran bir başka kavrama götürür: ‘İcat’ (‘Erfindung’). Basitçe söylersek, her yorum, zorunlu olarak, bir ‘icat’tır;– bir olgunun ya da gerçekliğin ‘keşfi’ sözkonusu olamayacağına göre (varolan, orda duran bir şey ‘keşfedilir’ çünkü!), ‘yorum’, elbette ‘icat edilmiş’ olacaktır. Ama Nietzsche, daha da ileriye gider: ‘İcad’ı, ‘keşif’le değil, ‘köken’ (‘Ursprung’) kavramıyla karşıtlaştırır.

‘Şen Bilim ’de, Schopenhauer üzerine yazdıklarına bakıldığında görülen şudur: Din, Bilgi, Şiir vb. gibi kavramların bir ‘köken’i yoktur. Din, Bilgi ve Şiir, önceden varolmadıkları için, mesela Schopenhauer ’in Din’in kökeni üzerine önesürdüğü argümanların tümünün yanlış olduğunu söyler Nietzsche. Foucault ’nun da Dits et Ecrits ’te (II, 543) belirttiği gibi, ‘icat’tan söz etmek demek, ‘köken’den söz edememek demektir.



NİETZSCHE’YE GİRİŞ

Yapıtları kişinin en derin inançlarına meydan okuduğunda bile rahatsız etmeye, kışkırtmaya ve esinlendirmeye asla son vermeyen bir düşünür Nietzsche. Bir zamanlar Martin Heidegger’in de belirttiği gibi, bugün düşünen herkes, ister izinde isterse karşısında olsun, Nietzsche’nin aydınlattığı yolda veya gölgesinde düşünmektedir. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca birbirinden çok farklı yorumlamalara konu olması ve anlaşılmazlığının vurgulanması, yapıtın parçalarının, bütünle kurdukları ilişkinin doğasından, Nietzsche’nin yönteminden ve yazı dilinden kaynaklanır.Yapıt çok geniş bir alanı tarar ve karmaşık bir bütünlüğe ulaşır; parçalar çoğu zaman birbiriyle çelişkili gözükür, kullanılan kavramlar sabit ve tek tanımlı kalmaz, kategoriler sürekli olarak yeniden değerlendirilir.Nietzsche’de neyin somut neyin soyut olduğunu ayırt etmemiz zordur. Nietzsche’yi okumak onun neye karşı konum aldığını çözmekle mümkün olur ancak.
Fakat Nietzsche ilk olarak kendine karşı çıkar, ve *“İzleyicilerimizin hiç bağışlamayacakları birşey, kendimize karşı çıkmamızdır” der.Yazısının parçalı olmasını da “Kişinin size parça parça vermek zorunda kaldığı, öyledir diye, bölük pörçük demek değildir” diye savunmuştur. ”Bir konunun akıldışı olması onun varoluşuna karşı bir temellendirme değil; tersine, varoluşunun bir koşuludur”.
Nietzsche, müzikle yakından ilgilemiş, besteler yapmış ve felsefesinin çıkış noktalarından biri haline getirmiştir. Wagner’de Schopenhauer’in verdiği dahi örneğini, Tristan’da ise dramın müzik yoluyla doğmuş olduğunu görmüştür. Fakat yaşamının ileriki dönemlerinde Wagner’e ve operaya karşı çıkmıştır.**”Sayısız duygular kesin, tanımlanabilir ve tanıdık anlatım biçimleri bulmaktadır.Bu müziksel alıntılarla müzikçi dinleyicinin belleğine belli bir duygu durumunu anımsatır, oyuncunun bu durum içinde olduğunun sanılmasını ister. Bu yolla müzik gerçekten bir anlatım aracı olmuştur; işte bu yüzden estetik düzey olarak alt sıradadır, çünkü artık organik değildir.”diyerek operaya, “Sanatta kutsal araçlar aşağılık bir amacı kutsallaştırabilir” diyerek Wagner’e karşı çıkmıştır. ”Wagner opera türünün başlıca yanlışlığını, ona göre bir anlatım aracı olan müziğin bir amaç yapılmasıda, asıl amaç olan dramın ise araç yapılmasında görmektedir.” Nietzsche şu soruyu soruyor, ”O zaman bir senfoni dinlerken şunu sormak gerkmez mi: eğer müzik bir araç ise amaç nedir?” ve şu sonuca varıyor, “Mutlak müzik müziğin ta kendisidir, dramanın müziği de mutlak müzik olmalıdır.”

Nietzsche, bir yaşam felsefecisidir, yapıtları insan olmanın ne anlama geldiğine dair en önemli sorularla ilgilenir. Düşünce biçiminin anlamı temelde muğlak ve çift mahiyetlidir.Geleneksel değerlerden kurtulmak için eskimiş düşüncelerden sıyrılmanın, yeniyi yaşatmak için eskiyi öldürmenin gereğine inanır. Ona göre önemli olan bir takım düşünce çığırlarının değişmez ölçülerine bağlanmamaktır.Avrupanın’nın ünlü bilginleri, Platon’un izinde, değerlerin nereden gelip nereye gittiğini bilmeden, kendi çağlarının koşullarıyla bağımlı durumda olarak insanı, evreni, düşündükçe varsaydılar.İnsan düşüncesinin dışında kendi başına buyruk bir nesnenin varlığına, gerçekliğine inanmadılar. Bütün düşünceler, davranışlar, tutumlar için önceden belirlenmiş bir düzen gerekiyordu onlarca.Bu düzen önyargıdır Nietzsche’nin gözünde.O böyle bir düşünce akımının dışında kaldı. Doğa olaylarını düşünce ilkeleriyle değil, düşünce ilkelerini doğa olaylarıyla yorumlamaya koyuldu.Spinoza’nın, Kant’ın, Hegel’in inandıkları gerçeklerin bir teki bile yoktur yaşadığımız olayların akışı içinde. İnsan düşündükçe vardır onlar. Oysa insan düşünse de düşünmese de yaşam olayları kendi kendini gerçekleştiriyor. Nietzsche, Hristiyan ahlakının dünya yorumunun tükendiğine inanmış, tanrının öldüğünü savunmuş ve insanların dünyadaki varlıklar olarak işgal ettikleri yerden emin olmadıklarını, var oluşlarının ilerlemekte olduğu yön doğrultusunda fikir yürütemediklerini, bir nihilizm deneyiminden geçmeleri düşüncesine bağlamıştır.Artık tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
İnsanlığın, uygarlığın gelişmesi uğruna önce yıkılması gereken, kaçınılmaz olan dinle ilgili değişmez, donmuş, katılaşmış inançlardır. İnsanın, belli bir anlamda kendisini aydınlatmak için yarattığı tanrı, ona, yaratıcısı olan insana gölge salmaya başlayınca, onu bağlılıklara vurmaya başlayınca yıkılmalı, çakıldığı yerden söküp atılmalıdır. Bu eylem dine karşı saygısızlık değil saygıdır.
“ Ne ki bir kere olmuştur, o yok olacaktır”, “ Var olmaya hakkı olan birşey nasıl yok olabilir!”, Var olmanızın değeri nedir? Hiçbir değeri yoksa neden varsınız?” Nietzsche eski yunan felsefesinin en parlak dönemini o güne kadarki alışıldık şekilde Sokrates, Platon, Aristoteles’ in yaşadığı kısa dönemle sınırlamamış, hatta bu zaman kadar olan felsefeyi en yüksek nokta, usçu dönemi ise artık felsefenin bırakılması gereken, Yunan’ın sonunu getiren dönem olarak görmüştür. Nietzsche, trajik çağ filozoflarının, “ En iyi şeyin hiç doğmamış olmak, ikinci iyi şeyin de en kısa sürede ölmek” olduğunu belirten satirin bilgeliğinden doğduklarını görmüştür.
Nietzsche, “ Biz varız, aynı zamanda da var değiliz”, “varlık ve var olmama, aynı zamanda aynı şeydir ve değildir” diyen Herakleitos’un nihilizmini duyumsayan insanın ancak sanat yoluyla bu yokluğu anlamlı kılabileceğini söyler.
Nietzsche, sosyalizme, nasyonalizme, liberalizme saldırır. O toplum için en uygun olanın Yunan devletlerinin şehir devlet yapısı olduğunu düşünür. Nietzsche’ nin politik görüşü kültür uğruna köleliğin korunmasıdır. Fakat Nietzsche’nin kölelik anlayışı farklıdır. O, üstinsana özgü edimleri gerçekleştirmeyen insanları, üstinsanın doğması için basamak olarak görür, bunlar Nietzsche’nin gözünde köledir.

Görüldüğü ve görüleceği üzere Nietzsche’nin çıkış noktası sanat olduğu gibi, felsefesinin vardığı yerde sanattır.

* “ Kemgözlü Bilgelik”Değişler ve Değinişler
**1874 yılı Nietzsche notlarından

KAYNAKLAR:

Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
KUSURSUZ NİHİLİST,Keith Ansell-Pearson, AYRINTI Yayınları,1998
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001
Nietzsche’nin Müzik Üzerine Düşünceleri,Pierre Lasserre,Pan yayıncılık,1997
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche, çev.İsmet Zeki Eyüboğlu, SAY Yayınları,2002
Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Friedrich Nietzsche,Kabalcı Kitapevi,1992





FRIEDRICH NIETZSCHE’NİN KISA YAŞAM ÖYKÜSÜ VE
DÖNEMİN KÜLTÜR OLAYLARINA ÖZETLEYİCİ BİR BAKIŞ

Friedrich Wilhelm Nietzsche 15 Ekim 1844’de Prusya’da(Almanya),Lützen yakınlarındaki Röcken’de ataları Polonya’dan geldiği söylenen Protestan Luther’ci papaz bir babanın (Karl Ludwig Nietzsche,d.1813) ve annenin (Franziska Nietzsche,d.1826) oğlu olarak dünyaya gelir. O sıralarda felsefe alanında Kierkegaard, Marks, anarşist Proudhon (Sefaletin Felsefesi) ve Ranke’yi, müzik alanında Hector Berlioz, Cesar Frank, Mendelssohn-Bartholdy ve Schumann’ı, bilim alanında John Dalton, H.Grassmann, Liebig, fizikçi Wilhelm Röntgen, Thomas Alba Edison’u, yazın dünyasında Alexandre Dumas, Prosper Mérimee, Andersen, Dostoyevski, George Sand, Dickens, resim alanında ise H.Daumier, H. Rousseau ve Turner gibi sanatçıları görüyoruz. Bu yıllarda John Franklin ölür; teknoloji alanında ise çeşitli deniz yolu şirketlerinin elektirik firmalarının(Siemens), Krupp’un çelik endüstrisinin ve W.G. Armstrong’un makine fabrikasının kurulduğunu görüyoruz.
1846’ da kız kardeşi, 1848’de erkek kardeşi doğar.1849’da babası, bir sene sonra da erkek kardeşi ölür. Bu yıllarda bilimsel sosyalizmin kurulduğunu ve Manifesto’nun yayımlandığını görüyoruz.1850’ de Nietzsche, annesi ve kız kardeşiyle Naumbourg’daki büyük annesi ve iki teyzesinin yanına taşınır. Weber Enstitüsü’nden, dostlarının evinde klasik müziği keşfeder ve annesi ona bir piano hediye eder. Turgenyev, ilk defa nihilizm kelimesini kullandığı yapıtı; Babalar ve Oğullar’ ı, Baudelaire, Kötülük Çiçekleri’ini yayımlar. A. Comte pozitif felsefe anlayışını temellendirmeye girişir. Wagner, Lohengrin operasını sahneye koyar. Courbet, Menzel gibi ressamlar naturalist resimler yaparlar.
Nietzsche, 1858’de klasik incelemeler alanındaki başarısıyla tanınan ve baskıcı bir eğitim düzeni olan Pforta lisesine başlar. Burada ”Germania” anında edebiyat çalışmaları yapan bir dernek kurar. Byron, Hölderlin, Shakespeare gibi ozanları okur. Birkaç deneme, çok sayıda şiir ve kompozisyon kaleme alır. Bu dernek’te “Byron’un Dramatik Yapıtları” başlıklı yazısında ilk kez “Üstinsan” kavramını kullanır. Resim alanında Seurat yeni-izlenimciliği geliştirir. Müzik alanında Verdi, List, Gounod, Brahms, Wagner ve Bizet’i görüyoruz. Darwin, Doğal Seçim ve Ayıklama ile Türlerin Ortaya Çıkışı adlı kitaplarını yayımlar. Alfred Nobel, nitrogliserinin üretimine başlar.
1864’te Bonn Üniversitesi’nde ilahiyat eğitimine başlar. Burada alabildiğine başıboş bir yaşam sürer ve frengiye yakalanır. Bunun sonucu toplum bağlarından, eski geleneklerden, Hristiyan göreneklerinden kurtulmaya başlar ve dilbilim konusuna yoğunlaşır. Bu yıllarda Max Weber, sosyolojiyi temellendirir. Jules Verne Yeryüzünün Merkezine Seyehat’i yayımlar.
1865’te çağın ünlü dilbilim bilgini Ritschel, Bonn üniversitesi’nden ayrılarak Leipzig Üniversitesi’ne geçer, Nietzsche de onu izler. Leipzig’te dolaşırken bir kitapçıda Schopenhauer’in “İstenç ve Tasarım Olarak Evren” adlı yapıtını bulur. Bu yapıt Nietzsche’yi derinden etkiler. Bu dönemde, evren; iyi ile kötünün, iyimser ile kötümser yaşama eylemlerinin çatışma alanıdır Nietzsche için. ABD’ de kölelik resmen kaldırılır. İzlenimcilik akımı başlar. Wagner, Bruckner, Rimski-Korsakov,Liszt, Smetana ve Suppé ürün vermeye devam ederler. Eukleides’ci olmayan geometriyi kuran Bernhard Riemann ölür.
1867’de Prusya-Avusturya savaşına katılır. Eğitim sırasında attan düşmesi üzerine geri gönderilir.Savaş, üzerinde yeni düşünce değişimleri yaratıyor, aşırı ulusçu kesiliyor ve Prens Bismark’ın tutumlarını, görüşlerini benimsiyor.
1868’de felsefeye olan ilgisi artar. Kant’ın organizma kavramı üzerine düşünür ve Yargı Yetisinin Eleştirisi’ ni okur. Nietzsche, ilk kez Richard Wagner ve Liszt’in kızı Cosima ile karşılaşır, Wagner’in şiirlerini ve estetik üzerine yazdıklarını heyecanla okur. Bu olay onun için yeni bir dönemin başlangıcıdır.Ulusçuluğun yerini sanat ve felsefe alır.1869’da Ritschel’in kendisini tavsiye etmesi üzerine, İsviçre’de Basel Üniversitesi’ne klasik filoloji profesörü seçilir. Edouard von Hartmann’ın Bilinçaltı felsefesi’ni okur. Dostoyevski Budala’yı, Tolstoy Savaş ve Barış’ı yazar. Resim alanında Manet, Monet ve Renoir’ı görürüz.1870’de İsviçre vatandaşlığına geçer, ama Fransa ile Almanya arasındaki savaşa hastabakıcı olarak katılır.Yaralanır ve ciddi olarak hasta düşer. Wagner Walküre ve Tanhaeuser operalarını sahneler ve Cosima von Bülow ile evlenir.
Nietzsche, Schopenhauer’ın savunduğu dahi insan örneğini, Wagner’de görür. Çalışma gücü, yaratıcı eylemleri artar. « Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu » yayımlanır.Richard ve Cosima Wagner tarafından coşkuyla karşılanır.Fakat filaloglar kitaba karşı çıkarlar. Manfred Meditation’u en sonunda besteler ve Hans von Bülow’a gönderir.
1873’de “Zamana Aykırı Düşünceler“in ilki “David Strauss, havari ve yazar“ yayımlanır. “Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe“ yi kaleme alır. “Dostluğa Ezgi“ yi besteler. Fizik, kimya, astronomi alanında çok sayıda okuma yapar.Görme bozukluğu nedeniyle düşüncelerini çoğu zaman yazdırmak zorunda kalır.1874’de “Zaman Aykırı Düşünceler“ in ikincisi yayımlanır: “Tarihin yaşam için yararları ve zararları“ . Bu yapıtlar onun belli konular üstünde düzenli olarak çalışmasının ürünleridir. Bu dönemde Nietzsche, bir araştırıcı ve inceleyicidir. Sorunlara tarih bilincinin uyandığı kesin bir görüş açısından bakar. Bundan sonraki yapıtları kesintili atılımların yarattığı birer özdeğişler bütünüdür. Belli bir sorunu değil de bir çok sorunu içerirler. Bu dönemde kendini ortaya koyar. Bütün ölçülerden, bağlardan sıyrılmış, alabildiğine bağımsız bir davranış içinde kendine özgü görüşlerini, çelişmelerle yüklü düşünce gelişimlerini serer ortaya. Ve sonra üçüncüsü yayımlanır: “Eğitimci olarak Schopenhauer“.1875’de Paul Rée’nin “Psikolojik Düşünceler“ ini okur.1876’da “Zamana Aykırı Düşünceler“in sonuncusu olan “Richard Wagner Bayreuth’ta“ yı yayımlar. Her iki ya da üç haftada bir yatağa düşmektedir. Bu yıllarda Bakunin’in “Devlet ve Anarşi“si, Tolstoy’un “ Anna Karenina“sı, J. Verne’in “80 Günde Devri Alem“i yayımlanır.
1878’de “İnsanca, Pek İnsanca. Serbest Düşünceliler İçin Bir Kitap“ ın yayımlanması. Wagner’le aralarındaki kopukluk kesinleşir. Wagner’in kendisine ithaf ettiği “Nuremberg’in Usta Şarkıcıları“ ve “Tristan“ partisyonlarını dostlarına verir. Rahatsızlığından dolayı yolculuklar yapar, Sils-Maria, Cenevre ve Nice.1879’da “İnsanca Pek İnsanca II : Karışık Fikirler ve Vecizeler“ yayımlanır. Gogol , Twain ve Poe okur. Şiddetli baş ağrıları nedeniyle derslerine son verir ve emekliye ayrılır. Çaykovski ilk operalarından biri olan Yevgeni Onegin’in yazar, Edison akkor telini bulur, Modern fizikte çağ değişimi yaratacak olan ünlü fizikçi A. Einstein doğar.
1880’de “Gezgin ve Gölgesi“ yayımlanır. Radyo Almanya’da kullanılmaya başlanır. Werner von Siemens, elektrikli lokomotif ve elektroçelik üzerinde başarılı çalışmalar ve araştırmalar yapar. Yaşamını Naumbourg ve İtalya arasında geçirir.
1881’de “Tan Kızıllığı“ , “Venedik’in Gölgesi“ alt başlığıyla yayımlanır. Kendi tarih felsefesinin temel düşüncesi olan “öncesiz ve sonrasız dönüş“, “Bengidönüş“ fikrinin ortaya çıktığı ilk fragmanları Ağustos ayında kaleme alır. Fedor M. Dostoyevski, Modest Mussorski ölür. G.A:Hansen, cüzzam basilini, Pasteur kuduz mikrobuna karşı koruyucu aşıyı bulur. Berlin’de elektrikli tren ilk kez hizmete sokulur.
1882’de Nietzsche, dini bir illüzyon olark aldığı “Şen Bilim“ adlı yapıtının basımını gerçekleştirir. Malwida von Meysenbug ile Paul Rée’ nin daveti üzerine Roma’ya gider. 25 Nisan’da Lou von Salomé ile karşılaşır ve ona aşık olur, fakat Rée de ona aşıktır. Sonbahar’da Paul Rée ve Lou von Salomé ile Orta Gölü kıyılarında kalırlar. Çok geçmeden Salomé uzaklaşır. Bizet’nin Carmen’ini heyecanla, Wagner’in Parsifal’ini tiksintiyle keşfeder. Böcklin, V.Gogh, Manet resim yapmayı sürdürürler. Charles Darwin ölür. Edison ilk elektrik santralini kurar. Koch tüberküloz basilini bulur.
1883’de Nietzsche, “üstinsan“ kavramını işleyip geliştirdiği “Böyle Buyurdu Zerdüşt, Herkes ve Hiçkimse İçin Bir Kitap I ve II“ yayımlanır. Nietzsche Yahudi-düşmanı tavırlara tahammül edememektedir. Kız kardeşi, Wagner’ci ve önde gelen bir Yahudi-düşmanı olan lise öğretmeni Bernhardt Förster ile nişanlanır. Wagner, Turgenyev ve Karl Marks ölürler.
1884’de Nietzsche“Böyle Buyurdu Zerdüst III“ ü yayımlar. Nietzsche, Zerdüşt’üyle birlikte Alman dilini mükemmelleştirdiğini ve Luther ile Goethe’nin ardından üçüncü önemli adımı attığını düşünür. Lou von Salomé, Montaigne, Balthasar Gracian, Flaubert ve özellikle Baudelaire okur. Engels’in « Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni » adlı yapıtı yayımlanır.
1885’de « Böyle Buyurdu Zerdüşt IV » el altından yayımlanır (Yazar Kitabı kendi bastırır). Kardeşinin evlilik törenine katılmaz.Göz ağrıları artar, derin yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu yaşar ve çöküş öncesi kardeşiyle son kez karşılaşır. Engels, arkadaşı Marks’ın Kapital adlı yapıtının ikici cildini yayımlar. Avrupanın önde gelen ülkeleri ABD zenci ticaretini yasaklarlar. New York’ta Brooklyn asma köprüsü kurulur.
1886’da « İyinin ve Kötünün Ötesinde, Gelecek Felsefesine Giriş“ basılır. Nietzsche, yeni bir kitabın planını hazırlar : « Güç İstenci, tüm değerlerin değişmesi üzerine deneme ». Alman Tarihçi , Leopold von Ranke ölür ; onun sayesinde tarih araştırmalarında güçlü ve ciddi bir kaynak eleştirisi anlayışı gerçekleşmiştir. Liszt ölür. Fransa’nın ABD’ye hediye ettiği ‘Özgürlük Anıtı’ New York Limanına dikilir.
1887 Haziran ayında bengidönüş ve nihilizm temaları üzerine çeşitli taslaklar yapar. « Ahlakın Soykütüğü » yayımlanır. Dostovevski’yi derin bir yakınlık duygusu ve coşkuyla keşfeder.
1888’de kaleme alınan « Deccal, Hristiyanlığa Lanet »’i Güç İstenci’nin ilk bölümü olarak düşünür. « Wagner Olayı, Müzisyenler İçin Bir Sorun’ u yayımlar. « Putların Alacakaranlığı » , « Deccal » ve « Ecce Homo »’ yu yazar. Batı Avrupa demir yolu ile İstanbul’a bağlanır.
1889 Ocak ayında Nietzsche, evinin önünde yaşlı bir atın kıyasıya dövüldüğünü görünce derin bir üzüntüye kapılır, gençlik yıllarında kapmış olduğu frenginin de etkisiyle çıldırır.Overbeck Nietzsche’yi aramak için Turin’e gelir ve onu Bale’e götürür.Nietzsche orada kapatılır. Cosima Wagner’e aşk mektupları yazar. « Nietzsche Wagner’e Karşı, bir piskoloğun dosyası », « Putların Alacakaranlığı ya da : Çekiç Darbeleriyle Nasıl Felsefe Yapılır? » yayımlanır. Almanya’da Nasyonel Sosyalizmi kuracak olan Adolf Hitler dünyaya gelir. Mısırlı filozof Muhammed Abduh, modern bir islam felsefesi kurmak için çalışır, Salomé « Yapıtlarında F. Nietzsche »’yi yayımlar.
1894’te kız kardeşinin idaresi altında Naumbourg’da ilk Nietzsche arşivinin temelleri atılır.Elisabeth, kardeşinin tüm eserlerinin yayımına girişir ve onun çarpıtmaları sonucu Nietzsche bir süre Nasyonalist olarak tanınır.1896’da arşiv Weimar’a taşınır.1897’de annesi, 25 ağustos 1900’de de kendisi ölür.
KAYNAKLAR :
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche, çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,SAY Yayınları,2002
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001

NİETZSCHE’NİN ÇAĞI
Nietzsche’nin yaşadığı çağ, ulusların yavaş yavaş kimliklerini bulmaya başladıkları, çalkantılı bir dönemdir. Yaşamla düşünceler arasındaki bağlantıların kurulmak istendiği, insanla davranışları arasındaki ilişkilerin açıklandığı bir akım vardır bütün bilim ve sanat çevrelerinde.
Nietzsche’nin yaşadığı çağa kadar, insan salt düşünce varlığı idi. O, sayısız yetenekle, bilgi ilkeleriyle donatılmış olarak gelmişti dünyaya. İnsan incelenmiyor, bütünüyle, yaşama ortamı, yaşama koşullarıyla alınmıyordu. Sokrates’ten beri insanın, ortasından bir bölünmüşlüğü vardı.İnsan bir yanıyla yeryüzüne, bir yanıyla Tanrı’ya bağlanıyordu, bir us varlığı olarak yorumlanıyordu. Sokrates’le Platon çizgisinde yürüyen Deskartes, insanın özünü « düşünüyorum öyleyse varım » yargısına bağladı. İnsanının düşüncesini, yer kaplayan bölümünden ayırdı. Kant’ta ise varlık, evren yine benzer şekilde ikiye ayrıldı : Bilinen ve bilinmeyen olarak. Bütün bu görüşlerin kaynağında Hristiyanlıktan esinlenen görüşler vardı. Bu din, insanı, mutluluk evreninden kovulmuş, alınyazısı gereği işlediği bir suç yüzünden sürgün durumunda göstermiştir. Özünü İ.Ö. Mısır’da, Mezopotamya’da bulur, Platon’un görüşleriyle beslenmiştir. İnsan, Tanrı’nın yönetimi altındadır, Tanrı istemi dışında davranamaz. Fakat yaptıklarından dolayı yine de Tanrı’ya karşı sınırsızca sorumludur. Kısaca, insan istese de, istemese de, bilse de, bilmese de suçludur, cezalandırılacaktır. Kilise, bütün insanları denetlemek maksadıyla en güçlü kralların bile Adem’in eylemlerinden dolayı sorumlu olduklarını ileri sürdü. Özgür düşünceği, araştırmatı, incelemeyi, yazmayı, okumayı yasakladı.
Nietzsche’nin yaşadığı çağda, yeni buluşlar, uyanışlar oldu. Fakat kilise baskılarını sürdürdü. Nietzsche’nin babası, yetiştiği çevre, okuduğu öğretim kurumları, genellikle bu nitelikteydi. Dinin Nietzsche üzerinde de etkileri oldu.
Nietzsche’de felsefe, gerçekçi düşünce, insana değinen görüş, köklü bir başkaldırmayla başladı, bir ayaklanma ile oluştu. Bu köklü değişimin ana nedenlerinden biri de, o çağda Avrupa’da gelişen yeni bir görüş, deneye, evrenle evren içindeki varlıkları incelemeye, araştırmaya dayanan gerçekçi bir anlayıştı.
Öte yandan, gözleme, deneye, insanın yaşantılarına dayanan görüşlerin gelişimi durmadı. Özellikle, Demokritos ile Epikuros’un atomcu görüşlerine dayanan maddeci çığır Nietzsche’nin ilk çağ bilgisine yönelmesine yol açtı. Artık insan bir gökyüzü varlığı değil, kaynağı yeryüzü olan bir evren yurttaşıdır.

Hayvanlarla bitkiler alanında türlerin kaynağı üzerine deneye, incelemelere, belgelere dayanan yeni görüşler getiren Charles Darwin, bütün çağı etkiledi. Havva ile Adem masalını, insanın özünün göklerden geldiği inancını temelinden sarstı.
XIX. yüzyılda Avrupa’da, geniş ilgi toplayan sanat alanlarından biri de tiyatroydu. Daha önceki yüzyıllarda özellikle Shakespear’in yapıtlarında görülen ilkçağ konularına yönelme, onların birer tiyatro ürünü olarak ele alınması, bu ingiliz ozanını ilgiyle okuyan Nietzsche‘nin ilkçağ tiyatro ürünlerini, tiyatronun doğuşunu sağlayan sanat tanrılarını tanımasını sağladı. Yaşadığı çağın düşünce akımları, Shakespear’in yapıtları, Nietzsche için ilkçağa açılan birer pencere niteliğindedir.

KAYNAK :
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997

NİETZSCHE FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
Nihilizm :
1. Hiççilik, Genel olarak, Tanrı`nın varoluşunu, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkanını, tarihin mutlu sonunu yadsıma türünden bir reddiye dışında, bir de umutsuzluk, düş kırıklığı duygusu ihtiva eden görüş. Genel bir piskolojik ya da felsefi hal olarak hiççilik, tüm ahlaki, dini, siyasi ve toplumsal değerlerden yoksun olma, varlık/yokluk, gerçeklik/gerçekdışılık, doğru/yanlış, bilgi/kanaat türünden tüm ayrımları yadsıma durumu ve tavrını ifade eder.
2. Epistemolojide, gerçek ve nesnel bir doğru olamayacağını, bilinebilir olan hiçbir şey bulunmadığı, bilginin bir yanılsamadan başka birşey olmadığı, her tür bilginin değersiz, göreli ve anlamsız olduğu, hiçbirşeyin bilinemeyeceği, bilginin olanaksız olduğu inancı.
3. Metafizik anlamda ise hiççilik, bir tür tanrıtanımazlıkla birlikte, bazı çevrelerde Tanrı inancının çöküşünün bir sonucu olarak, evrenin anlamsız ve amaçsız olduğu, insan yaşamının ve insan faaliyetlerinin hiçbir değeri yada anlamı olmadığı, kendisi için yaşamaya değer hiçbir şey bulunmadığı görüşünü ifade eder.
4. Hiççilik, etik alanında da, ahlaklılığın hiçbir şekilde temelinin olmadığını savunan, geleneksel ahlakın ilke ve yükümlülüklerini yatsıyarak, her türlü genel ilke ve değeri sorgulayan, ahlaki norm ya da değer ölçülerinin rasyonel olarak haklılandırılamayacağı, ahlaki değerlerin akıl yoluyla da, sezgiyle de, yasanın oteritesiyle de temellendirilemeyeceğini, değerlerin anlamsız ve akıldışı olup, ya keyfi davranışların ya da akla dayanmayan duyguların ve toplumsal koşullanmaların ifadeleri olduğunu öne süren anlayışa karşılık gelir. Metafiziksel ve ahlaki anlamda Hiççilik, etkin ve edilgin Hiççilik olarak ikiye ayrılır.a)Edilgin Hiççilik, hiçbir değerin varolmadığını kabul etmekten, değerlerin yokluğuyla ve varlığın amaçsızlığıyla yüz yüze gelmekten meydana gelir.b)Etkin Hiççilik ise, kendilerine artık daha fazla inanılmayan değerlerin tümden yıkılması yönünde bir girişimde bulunmaktan meydana gelir.

5. Buna karşın, siyaset alanında Hiççilik, her tür toplumsal düzenin kötü olup, yıkılması gerektiğini öne süren, egemen bireyin özgürlüğü adına, otoritenin zorbalığına karşı çıkan tavırda ifadesini bulur.
KAYNAK :
Paradigma FELSEFE SÖZLÜĞÜ,Ahmet Cevizli, Paradigma Yayınları, 2002

Üstinsan : ‘Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan ! Yalvarırım size kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünyaötesi umutlardan söz edenlere !’
‘Gizemli insanın varoluşu, anlamsız hala.... Varlıklarının anlamını öğretmek istiyorum ben insanlara : Üstinsanı, insanın karanlık bulutundan çakan şimşeyi.’
Geleneksel ahlakı köle ahlakı olarak görüp değerlendiren, eşitlik kavramına karşı çıkıp, ahlaki değerlerin son çözümlemede insanın gerçek doğasına, insandaki güçlü olma isteğine dayanması gerektiğini öne süren Nietzsche’nin öngördüğü insanlık düzeyi ; insanın evriminin bundan sonraki aşamasında ortaya çıkacak bir insan tipi olarak, değerleri gözden geçirme, yeni baştan yaratma ve güçlü olma isteğini hayata geçirme cesaretinde olan insan için kullanılan deyim.
Nietzsche’ye göre, üstinsan, insanoğlunun amacıdır. O, insanın yenilmesi, aşılması gereken bir varlık olduğunu öne sürer. Her varlık kendisinden üstün birşey yaratmıştır ; bundan dolayı, insanın da kendini aşması gerekir. Maymun, insanın gözünde ne ise, insan da üstinsanın gözünde o olmalıdır. Nietzsche yeryüzünün anlam ve amacının üstinsan olduğunu söyler, çünkü insan doğasına yakışan güçlü, korkusuz ve acımasız olmaktır, yaratıcılığa ve ileriye yönelmektir. O üstinsan anlayışıyla insanlara yeni değerler, yeni hedefler ve yeni bir ideal getirmeye çalışmıştır. Nietzsche güçlü ve bağımsız insanların egemenliğinin, sürü olarak gördüğü insanlık için bir ilerleme sağlayacağına inanır. Ona göre, yığın kendini feda ederek, üstün insanı bekleyecektir.
Buradan da anlaşılacağı üzere üstinsan bir erek, gelecekle ilgili bir tasarı ya da yönelim olduğu kadar, bir sonuçtur da. Nitekim, Nietzsche’ye göre, üstinsanın olabilirliği aşkın ideallerin iflasına, Tanrı’nın ölümüne bağlıdır. Öte yandan, üstinsan, Nietzsche’nin son insan adını verdiği pasif ve bıkkın insanın, eski geleneksel değerlerin yıkılmasıyla şakın bir kuşkuculuğa saplanmış, amaçlar belirleme ve değerler yaratma gücünden yoksun kişinin tam zıttıdır.

KAYNAKLAR :
Paradigma FELSEFE SÖZLÜĞÜ,Ahmet Cevizli, Paradigma Yayınları, 2002
Böyle Buyurdu Zerdüşt, F. Nietzsche, çev: Turan Oflazoğlu, M.E.B.,1989

Bengidönüş : ‘Sonrasızca yeniden gelir o, senin bıktığın insan, o küçük insan.’ , ‘ İnsan sonrasızca yeniden gelir !
Nietzsche’ye bu düşünce kendi üstinsan düşüncesini yıkar gibi gözüküyor, fakat o bunu, geçmişe doğru isteyebilmeyi üstinsanı olumlacak birşeye vardırıyor ve vardırmıyor da. ‘ Vaat etmem gereken son şey, insan neslinin ıslah edilmesi olacaktır. Ben, hiçbir yeni put yaratmayacağım ; bırakın eski putlar, ahlakça zayıflığın ne anlam geldiğini öğrensin. Putların yıkılması, bu iş, giderek benim sanatımın bir parçası olmaya yaklaşıyor. Kişi tam da yalanlar aracılığıyla ideal bir dünya icat ettiği ölçüde, gerçekliği değerinden, anlamından, hakikiliğinden yoksun bırakır.’
Ebedi dönüş ilkesi, döngüsel ve çevrimsel bir zaman görüşünü ortaya koyarken, üstinsan ideali doğrusal bir zaman anlayışını gerektiriyor gibidir. Üstinsan düşüncesi bizi, yeni ve özgün birşey yaratmaya iterken, ebedi dönüş öğretisi aynının ebediyen döneceği ve bu nedenle tüm yaratımların boşuna olduğuna dair yıkıcı bir düşünce içerir. Fakat Nietzsche bunu bir olumlama ilkesine dönüştürür.
‘Bengidönüş’ öğretisi, yani sınır tanımadan sonsuza dek her şeyin durmadan yok olup yeniden doğması’! Nietzsche, Ecce Homo’da, ‘Bengidönüş’ düşüncesini böyle tanımlar...Yine Ecce Homo’da, Zerdüşt Bötle Buyurdu’nun ana düşünün ‘Bengidönüş’ düşüncesi olduğunu bildirir ve onun ‘erişililebilecek o en yüksek olumlama ilkesi’ olduğunu söyler. Bu öğreti, Nietzsche’nin ‘varlık’ kavramını kökünden yadsıyarak, onun yerine ‘oluş’u koyduğu temel koyucu argümanının bir çıkarsamasıdır. ‘Oluş’ tur yok olup yeniden doğmayı imleyen, ‘varlık’ değil ! Nietzsche için varlık adına bir tek şey vardır, o da oluş-halindeolan’dır. Nietzsche gibi söylersek, ‘Bengidönüş’ü olanaklı kılan, ‘oluş’a ‘evet’ değiştir...
Zerdüşt, ‘Kurtuluş Üzerine ‘ adlı söylevde, insan isteminin yaratıcı ve yasa koyucu bir istem ifade eden bir güç istemi olduğunu öğretecek bir öğreti arar. İstemin büyük sorunu, geleceğin üzerine karanlık bir gölge düşüren geçmişin yükü ve ağırlığı altında ezilmesinden kaynaklanır. İnsan istemi, olmakta olanın karşısında güçsüz hisseder kendini ; çünkü kişinin, geçmiş olanı değiştiremeyeceğini fark eder.
Dönüş öğretisi kişisel varoluşumuza anlam ve önem kazandırıp bize, yaşamın trajik özelliğinden kurtulmaya çalışmayı değil, yaşamı onaylamayı öğretir.Yapmakta olduğumuz herşey ve bunları yapma biçimimiz, kaçınılmaz olarak kim olduğumuzla ilişkilidir. Önümüzdeki sorun ise şudur : Olduğumuz kişi olmayı istiyormuyuz ? Geçmişin kendisi, dönüş deneyiminde değil, ancak bizim geçmişe yönelik tutumumuzda dönüştürülebilir.
KAYNAKLAR :
Böyle Buyurdu Zerdüşt, F. Nietzsche, çev: Turan Oflazoğlu, M.E.B.,1989
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001
KUSURSUZ NİHİLİST,Keith Ansell-Pearson, AYRINTI Yayınları,1998

NİETZSCHE’NİN SANAT DÜŞÜNCESİ
Bütün başarıların, yaratmaların kaynağıdır sanat. Üstinsan ancak sanatla gerçekleşir. İnsan düşüncesinin doğum sancıları içinde kıvranması, kendini aşması, evrene açılması sonucu, sanata eylem niteliği kazandıran ürün çıkar ortaya.İnsan, bu sanat sancısı içinde evrenle birleşir, sınırları genişler, kendini tanrısal bir sonsuzluğun akışı içinde bulur.
Nietzsche’ye göre sanatın iki kaynağı vardır. Biri eski anadolu tanrısı Dionysos, öteki ise Apollo’dur. Nietzsche bu sanat anlayışına etkisi altında kaldığı Schopenhauer felsefesinden varır.Evreni bir tasarım olarak gören, onu bilinçsiz, gözü kapalı bir istencin yönetimi altına koyan, öyle yorumlayan Schopenhauer’e göre insanın kendi özünün bilincine varması, mutluluğa ulaşması için kendini aşması gerekir.İnsan bir düş, bir tasarım olan evreni anladıkça mutsuz olur.Bir düş olan nesnenin ardından koşması onu yorar, umutsuzluğa düşürür.İnsan özünde yerleşen bireyleştirme gücüyle, evreni karşı duran bir nesne, bir konu durumuna getirir.Onun bir düş bir tasarım olduğunu, gerçekliğinin bulunmadığını, insanın bu evreni yöneten bilinçsiz istemin tutsağı olduğunu anlar.Özündeki bireyleştirici istem, önü sonu boş olan bir nesnenin, bir tasarımın tutsaklığından kurtulmak ister.İnsan, kendini bilinçli bir istençle acıdan, üzüntüden sıyırır, yaşamı mutluluğa ulaşmak için bir basamak olarak kullanır.
Bunun iki yolu vardır.Birincisi, yeryüzü işlerinden el etek çekmek, kendini yokluğun sonsuzluğunda, Nirvana’nın özünde görmek. İstenci ve kendini evrenden sıyırmak. Nirvana’nın yokluğunda saklı mutluluğa ulaşmak. Bunu gerçekleştirmenin ilk yolu içine kapanma, istencin ışığı altında , evren karanlığından sıyrılma. Böylece, insan, bir yandan bu bilinçsiz istencin baskısından kurtulur, bir yandan da kendi özünde saklı gerçeğe, yoklukta varlığa mutluluğa ulaşır.
İkincisi ; güzellik, sanat yolu ile bilinçsiz istencin baskısıdan, yaşam acılarının eziciliğinden kurtulmaktır. Sanatlar arasında bunu en kolay yapan müziktir. Müzik insanı kendi varlık sınırlarının ötesine geçirir.İnsan istenç dışı bir uyum içinde kendi özünün mutluluğunu duyar, sevince kapılır.
Nietzsche, Schopenhauer’in bu görüşünü benimsedi.Wagner’in yapıtlarında da, müziğin insan üzerindeki derin etkisini sezdi ve müziğin kaynağını, özünü kavramaya koyuldu.Sonunda eski Anadolu’da, Grekler’de büyük şenliklerle, derin bir çoşkunluk içinde kutlanan Dionysos törenlerini inceledi, öğrendi.
Dionysos, üzüm bağlarının, içip eğlenmenin, sevişmenin, birleşmenin, bitkilerin tanrısıdır, yöneticisidir. Trakyalı olan bu tanrıya çok eskiden Anadolu’da, sonra Yunanistan’da adaklar sunulur, onun adına coşkun törenler, içkili,sevişmeli eğlenceler düzenlenirdi.Özellikle kadınlar, Dionysos’un içkiden sızmış, coşkunluğa kapılmış bir durumda kendileriyle sevişeceğine inanırlar, bu yüzden içer, oynar, ıssız çamlıklarda sızar kalırlardı. Bu kutsal törenlerde müzik başta gelirdi. Sevgi, sevinç, korku, çığlık birbirine sarışır, insan, istencin baskısından, egemenliğinden sıyrılırdı.
İnsanın mutluluğunu, istem özgürlüğünü müzikte bulan Nietzsche’ye göre, Dionysos törenlerinde insan kendi sınırlarını aşar, evrenin bütünlüğü içinde erir, yaratıcı eylemin özünü bulur, usun bağlarından kurtulur, kendini boşlukların sonsuzluğunda görür.Burada müzik başlar.
Nietzsche, sanata özellikle müziğe bu yolla varır. Burdan da tragedyaya ulaşır.Biçim güzelliğine dayanan yontuyla, uyuma dayanan müzik, insan mutluluğunun, kendini aşmanın iki kaynağıdır.Dionysos, insanı taşkınlığa, kendini aşmaya, aşırı bir coşkunluğa ulaştıran müziğin tanrısıdır.Bu içten gelen yaratıcı taşkınlık insanın özüdür.İnsanda dışa vuran iki içgüdüden biri budur.
Bir de düzen, ölçü, biçim güzelliği vardır. Bu da bir içgüdüdür.Bunun tanrısı da Apollo’dur.Bir anadolu tanrısı olan Apollo, bir ışık, ölçü, düzen tanrısıdır.Dionysos taşkınlığa kapıldıkça, kendinden geçtikçe, coştukça Apollo durgunlaşır, ölçüyü, düzeni, biçime dayanan güzelliği elden bırakmaz.İnsanı taşkınlıktan, aşırılığa düşmekten, boşluğa yuvarlanmaktan korur, ölçüler içinde kalan bir coşkunlukla yaratıcılığa iter.
Apolloncu sanatların amacı güzelliktir. Ama güzellik basit bir estetik görüşle düşünüldüğü gibi gerçekliğin süzülmüş bir özü değil, onun en yüce biçimde yadsınmasıdır.Bu sanatlar görüntü sanatlarıdır, olgu sanatlarıdır, düş sanatlarıdır.
Dinysosçu olan müzik ise diğer sanatların izlediği yasalardan çok farklı bir yasaya bağlıdır. Amacı güzellik değildir. Güzel katagorisine yabancıdır, ondan çok üstündür. Müziksel güzellik yoktur. Güzelin niteliği düzendir, ölçüdür. Esinle dolu bir müziğin niteliği ise bir iç esrikliğinin getirdiği uğultudur, kapıp koyvermişliktir, ölçüsüzlüktür. Güzel biçimlere bağlanan bir zevk vermeyi aradığında kendi kendini yanıltmış olur ve yozlaşır müzik.
Bu iki karşıt nitelikte yaratıcı gücün birleşmesinden, insan başarılarının en büyüğü tragedya doğdu. Sanat yapıtı bir eylem akışı içinde ortaya çıktı. Nietzsche için sanat ürünü, çatışık, karşıt kaynaklar arasındaki birlikten, kaynaşmadan doğuyor.Bu iki güç « .... sanatçı kişinin eli değmeden, yardımı dokunmadan, kendiliğinden çıkar ortaya doğadan, bunların içinde onun sanat eğilimi kendini bulur, bu yolda dosdoğru araçsız, kendince sevince ulaşır...Doğanın bu doğrudan doğruya özünde bulunan sanat nitelikleri karşısında her sanatçı ancak bir özentidir ; o, ya Apolloca bir düş sanatçısı, ya Dionysosça bir çoşkunluk sanatçısı » dır.
Böyle olunca, sanat ürününün kaynağı doğa oluyor, insan başarısı, doğa karşısında, ona en uygun bir benzeme, özenme niteliğine bürünüyor.Sanatçı doğa ile birleşiyor.Sanat ürünü, sanatçının kendini aşırı bir coşkunluğa kaptırması, bütün us sınırlarının ötesine varan bu taşkınlık içinde denge sağlaması sonucu gerçekleşir.Dionysosça bir törene katılmış gibi, ürününü ortaya koymanın coşkunluğuna kapılan sanatçı, sürekli bir atılım içindedir. Sanatçı, ürününü yaratırken doğa üstü bir eylem içindedir, kendi varlık sınırlarının çok ötesinde, bütün varlığıyla salt coşkunluktur, yaratıcı eylemdir.Böyle bir sanatçı üstinsandır ancak. Böyle bir sanatçının doğa özentisi oluşu, doğanın kendisiyle birleşmesi demektir.
Bu doğa özentisi deyiminde doğanın bütünlüğü içinde sezmesi anlamı saklıdır. Kişide kendini aşma, istemin boyunduruğa vurucu bağlarından kurtulma, anlamlı bir eylemde bulunma demektir açıkça. Yoksa kişi, kendi içinde kaldığı sürece eylemini gerçekleştiremez, sanatçı olamaz, ancak yığınların içinde bir epigon olarak varlığını sürdürür.
Başkalarının buluşlarını aktarmak, onların aydınlığında yürüyerek boyuna yenilikten söz açmak, kendi gücünün tükenmişliğini başkalarının erkinin gölgesinde güçlü bir nesneymiş gibi göstermek sanatçının değil, yetersiz kişinin işidir. Nietzsche böylesi kişileri ‘epigon’ olarak niteler.Doğa salt mermerden ‘üstinsanı yaratırken çekicin döktüğü kırıntılardan epigonlar oluşmuştur’.Bunlar işi bitmiş, gücünü yitirmiş olan, kendi çağlarında bile birer avuntu varlığı olarak yaşayan, kendilerini başkalarının gölgesinde bağımsız nesnelermiş gibi görmenin geçici kıvancı içinde yuvarlanan, soluyan eskilerdir, çağının yanında çağdışı olmanın utancını mutluluk sayan kimselerdir.Doğanın diliyle konuşan, uydurmalardan kaçınan kimse yeninin sıcaklığını, yaratıcı etkisini özünde duyar. Nietzsche doğada olana, evrende bulunana dayanmayan, boşlukta durmasına karşılık kendini sağlam bir tabana oturmuş gibi görmenin yanılgısı içinde sürünen kimselere, nesnelere karşı öfkelidir.
Nietzsche eskiye, donmuşa saldırır, ondan tiksinir. Nietzsche bir atılım insanındır.Yeninin tutunması, gelişmesi için yıkılması gerekeni seçmesini, yıkmasını çok iyi bilmiş, bildirmiştir. Nietzsche için yeninin yeşermesinde, tarlanın eski otlardan, köklerden, yabanlaşmış bitkilerden arındırılması kaçınılmazdır. Eski köklerin, otların egemenlik sağladığı bir tarım alanında yeni ürün almanın olanağı yoktur.
Nietzsche’de sanatçı, acı çeken, sancılanan, kıvranan insandır.Bu kıvranışlar onun taşkınlıkla ölçülülük arasındaki birliği kurmakta çektiği güçlükler yüzündendir.Bu köklü çatışma, bu derin çelişme sonucu varılan birlik sanat yapıtına kimlik kazandırır, onun sınır çizgilerini, oluş nedenlerini belirler.Üstinsan da çağının, geleceğin acısını çeken, yaratmak için kıvranan, evrenle kucaklaşan, onun derinliklerinde yatan özleri bulan, aramayı bilen, evrenin anlamını kavrayacak nitelikte olan insandır. Bir insanın sanat yapıtını anlaması, onların özünde dile gelen, aydınlığa çıkan gücü değerlendirmesi için Apolloca olanı bilmesi, tanıması gerekir. Bunu da yapabilmek yaşamı bir bütün olarak bilmekle olur.
İnsan, doğanın anlamı olduğu sürece sanatçıdır, toplumun, geleneklere bağlı yığınların, pek çokların üstündedir. Çağının doruğudur gerçek sanatçı. Onun bir görevi de, yarattığı sanat ürünleriyle geleceği yapmak, yarının kuşaklarını aydınlatmaktır.
Nietzsche, büyük bir sanat olarak gördüğü tragedyanın kaynağını eski çağ kültüründeki trajik koroda görüyor.Bu korolar dinsel bir amaçla düzenlenen Dionysos törenlerinden doğdu.Bu din törenleri sonradan belli yerlerde oynanan, sahneye konan, bir oyun, bir tiyatro niteliği kazandı. Koroların oynanmasında Satyr denen kır tanrılarını önemi büyüktü. Dionysos törenlerini yöneten ilk oyuncular satyrlerdir. İnsan düşüncesinin evrimi sonucu satyr kılık değiştirdi, sahnede yerini insana bıraktı.
Görüldüğü gibi Nietzsche’nin düşünücesinde sanatın özü doğadır. Bütün insan yaratmaları doğaya duyulan derin bir özlemle, doğaya yönelmekle başlar. Doğaya yönelme, ilkçağ insanında bir özenme niteliğindedir. Zamanla bu özenme gelişir, soyutlaşır, insanda yeni bir bilinç varlığı olur. İnsanla doğa arasında köklü bir bağlantı kurulur. Doğaya duyulan derin özlem, insanda, yaratıcı güç niteliğine bürünür. İnsanın özünde yoğunlaşan yaratıcı birikim, sanat yapıtı ile bir eylem biçiminde ortaya çıkar, gerçeklik kazanır.
İnsan doğaya yöneldikçe, doğada saklı yaratıcı gücün özünü kavradıkça başarılı olur. Doğa insanda dile gelen, gerçekleşen yaratıcı güçler birikimidir. İnsanın onun çizdiği yolda yürümesi, onun doyurucu ilkelerini benimsemesi gerekir.
İnsanın sanat alanında başarılı olması, yaşama oluşmaları karşısında kendi kişiliğini bütün ağırlığı ile ortaya koyma, kendi kendini geleceğe doğru sürdürme, bütün olup bitenleri, oluş eylemiyle varlık alanına çıkanları, yeniden değerlendirme, anlam sınırlarını genişletme, düzene koyma ile bağlantılıdır.
Nietzsche’nin, sanat yapıtının doğuşunda gördüğü özlü atılım, felsefe alnında da etkilidir. Sanatla felsefe arasında, yaratıcı gücün bağdaştırdığı köklü bir bağlantı vardır. Nietzsche’ye göre büyük sanatçı ile bilge arasında köklü bir ayrılık yoktur.
Ne yaptığını bile düşünmeksizin, ozan varlıkları olduğu gibi çizdiğini, yaşamı duyduğu gibi yankıladığını düşünür, bir büyülenmenin baş dönmesine kendini bırakır, dokunduğu herşeyi de büyüler.
Nietzsche’nin ağzından,
‘Benim felsefem Platon’culuğun tersine çevrilmesidir. Birşey gerçek yaşamdan ne denli uzaksa o denli güzel ve iyidir.’
‘İlk kitabım doğruluk ile sanatın uyuşmazlığı üzerinedir ; Tragedya’nın Doğuşu’nda sergilenmiş olan sanat inancı temelde başka bir inanca dayanır : doğrulukla birlikte yaşanamaz inancına : oradan da : doğruluk iradesi yozlaşmanın bir belirtisidir.’
‘Yaşamın tek yolu sanattan geçer. Yoksa ölümden vazgeçmek gerekir. Düş’ün yok edilmesi, işte bilimin varmak istediği nokta : Buna erişseydi herşey susardı, bereket sanat var.’
KAYNAKLAR :
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,SAY Yayınları,2002
Nietzsche’nin Müzik Üzerine Düşünceleri,Pierre Lasserre,Pan yayıncılık,1997

NIETZSCHE ve NİHİLİZM

Putların Alacakaranlığı’ndaki, “Gerçek dünya sonunda nasıl mit oldu?” başlıklı bölümünde Nietzsche, Batı metafizik düşünce geleneğini, her biri Platonculuğun değişik şekil ya da versiyonları olan altı döneme ayırmak ve en önemli çalışması olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü de bu geleneğin dışında tutmak suretiyle, kendisini ve çalışmalarını söz konusu geleneğin dışında konumlandırır. Buna göre, Platonculuk, Platonculuğun değişik bir formu olan Hıristiyanlık, Kant’ın eleştirel felsefesi, pozitivizm ve Schopenhauer’un irade felsefesi, Batı metafizik düşünce geleneğinin insanlığı nihilizme taşıyan değişik formlarından ibarettir. Nietzsche’ye göre içinde bulunulan modern dönem ise, bu geleneğin en radikal bir şekle büründüğü ve içinde barındırdığı nihilizmin açığa çıktığı bir dönemi temsil etmektedir.

İşte bu noktadan hareketle, o, nihilizme yönelik anlama çabalarının hareket noktası olarak sadece onun semptomlarını almanın, nihilizmi anlama çabalarını eksik kılacağını ve nihilizmi anlamaya yönelik herhangi bir teşebbüsün onun kökenlerine yönelik jeneolojik bir soruşturmayı da gerekli kıldığını söyler. O nihilizmin kaynağına yönelik yapmış olduğu jeneolojik çalışmasında, “Olduğumuz hale nasıl geldik?” sorusunun cevabı olarak, Sokratik rasyonalizmi ve Hıristiyan ahlak ideallerini gösterir. Bir yandan Sokrates’ten bu yana Batı metafizik geleneği, değişmenin arkasında değişmeyen bir töz arayışıyla, diğer yandan ise Hıristiyanlık ruhsal bir arınma ve öte dünya tasavvuru ile oluşun ve bedenin değerini düşürmüş, Nietzsche’nin deyişiyle “en yüksek değerlerin kendi kendilerini değersizleştirmesi” anlamında nihilizme vücut vermiştir. Modern dönemle birlikte ise söz konusu metafizik gelenek, kendisini özne-nesne düalizminde temellendirmiş, bilimsel gelişmelere paralel olarak öznel diye nitelendirdiği gerçeklikten nesnel gerçekliğe geçmenin yollarını aramıştır. Bu açıdan bakıldığında, modern düşüncenin epistemolojik temelinde bir yandan rasyonalizm, diğer yandansa empirizm bulunmaktadır.

Rasyonalizme göre, insanın bilgisinin temelinde düşünen öznenin, akledilebilir dış dünya ile girmiş olduğu ilişki yer almaktadır. Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” sözüyle karakterize edilebilecek rasyonalist yaklaşım, Nietzsche’ye göre merkeze düşünen bir özneyi (ruhu) almasından dolayı, oluş karşıtı bir kisveye bürünmüş ve yaşamı bir bütün olarak karşısına almıştır. Oysa Nietzsche, özne-nesne ayırımının temelinde insanın gramere olan bağlılığını görmektedir. Dilbilimdeki fiil kavramı insanlığı, eyleyen ile eylemin birbirinden ayrı olduğu sanısına sevk etmiş ve bu sanı zamanla a priori bir hakikat hüviyeti kazanmıştır. Fakat Nietzsche’ye göre, ne insandan ve onun değerlemelerinden bağımsız akledilir bir gerçeklik, ne de o gerçekliği dışardan gözlemleyip, akledebilen bir özne söz konusudur. Oluş içerisinde dış dünya diye nitelendirilen her şey aslında bir yorumdan ibaret olup, gerçekte insanın yaratıcı kimliğiyle bir anlam kazanır.



Nietzsche’nin epistemolojisi üzerine düşünceler
Örsan K. Öymen
Yeditepe’de Felsefe,Sayı 7, Yeditepe Üniversitesi Yayınları

I
19. yüzyıl Alman filozofu Friedrich Nietzsche üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı. Hem kalıplaşmış felsefe anlayışına hem de felsefenin kalıplaşmış iddialarına karşı cesurca karşı koyduğu için birçok filozofun, felsefecinin boy hedefi haline geldi, hatta bazıları tarafından felsefe kapsamının dışında tutulmaya çalışıldı. Ancak bunlar, Nietzsche’nin, felsefe tarihinin en çarpıcı, en yaratıcı ve en etkileyici filozoflarından birisi olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmedi.

Nietzsche’nin anlaşılması zor bir filozof olduğu, buna da büyük ölçüde kendisinin yol açtığı doğrudur. Burada filozofların hepsi için geçerli olan ve felsefenin yapısından kaynaklanan bir anlaşılma zorluğundan değil, daha farklı bir şeyden söz ediyoruz. Nietzsche’nin yazarken, zaman zaman da olsa, karşı çıkıyormuş gibi yaptığı bir şeyi aslında savunması veya savunuyormuş gibi yaptığı bir şeye aslında karşı çıkması ya da böyle bir izlenim vermesi, sık sık mecazi söylemlere ve alaycı bir dile başvurması, “sistematik” bir felsefe oluşturmaktansa, tepkisel, eleştirel çıkışlar yapmayı tercih etmesi, onu bir yere oturtmayı güçleştirebilir. Ancak bütün bunlar Nietzsche’nin felsefeden çok edebiyatın yararına bir iş yaptığı iddiasını haklı çıkartmaz. Nietzsche, deyim yerindeyse, dibine kadar felsefenin içine batmış, kalıplaşmış felsefeleri eleştirirken bunu edebiyatla değil, daha doğrusu sadece edebiyatla değil, felsefe de yaparak gerçekleştirmiş büyük bir filozoftur. Bunun aksini savunmak felsefe ye dar bir açıdan bakmak, felsefeyi kısırlaştırmak anlamına gelir.

Nietzsche’nin felsefeye hem etik hem de epistemoloji alanında çok önemli katkıları olmuştur. Etik ve genel anlamda yaşam üzerine yazdıkları daha çok bilinenlerdir. Nietzsche bu nedenle genellikle etik veya “varoluşçuluk” kategorisindeki felsefe kitaplarında, derlemelerinde yer alır. Epistemoloji kategorisindeki düşünceleri ve yazılarıysa daha az bilinenlerdir. Biz bu yazıda Nietzsche’ııin epistemolojisi üzerinde duracağız. Bu tercihi yapmamız da epistemolojisinin etiğinden daha önemli olmasından değil, epistemolojisinin daha az bilinmesinden ve epistemolojisi anlaşıldığında belki etiğinin de daha iyi anlaşılabileceğine dair taşıdığımız inançtan kaynaklanmaktadır. Hatta şunu da şimdiden söylemek gerekir ki, onu felsefe tarihinde özgün kılan epistemolojisinden çok, etik alanda düşündükleri, yazdıklarıdır. Ancak bu, epistemolojisi ile etiği arasında bir ilişkinin bulunmadığı veya epistemoloji sinin önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Yakın bir geçmişe kadar Nietzsche’nin bir epistemolojisinin, yani bir bilgi teorisinin ve/veya bir bilgi felsefesinin olmadığının veya olamayacağının düşünülmüş olması, biraz da epistemolojiye yüklenen sınırlı rolden, epistemolojiye atfedilen dar anlamlı tanımdan kaynaklanmış olabilir. Gerçekten de, epistemolojiyle ilgili yayınlanan kitaplara baktığımızda, Nietzsche’nin adını görmekte güçlük çekeriz. (Bırakın Nietzsche’yi, epistemolojinin temel sorunlarıyla en az Platon, Aristoteles, Descartes, Hume, Kant ve Wittgenstein kadar yoğun, derinlemesine ve ayrıntılı bir biçimde uğraşmış olan ve epistemolojinin temel sorunlarını anlamak açısından Nietzsche’den çok daha vazgeçilmez olması gereken Antik Yunan döneminin skeptik filozofları olan Pironistlere ve Sekstus Empirikus’un adına bile zor rastlarız).

Neden? Nedeni çok açık. Çünkü epistemoloji, epistemolojinin çıkış noktası olan, bunun da ötesinde epistemolojinin varlık nedeni olan skeptisizmi geliştirmek veya ona dayanarak bir epistemik bakış açısı ortaya koymak yerine, skeptisizmi bir hedef tahtası haline getirmiş, skeptik argümanları bir bir sıraladıktan sonra, onların üzerine farklı bir epistemoloji inşa etmek yerine, onları aşmayı, onları ortadan kaldırmayı, onları “teori dışı” bırakmayı başlıca amacı haline getirmiştir. Böyle bir epistemoloji de doğal olarak, kesinlik veya olasılık temelleri üzerine oturmayan her türlü epistemik bakış açısını dışlamıştır.


1 Bu yazıda kuşkucu veya şüpheci yerine skeptik sözcüğü özellikle kullanılmıştır. Skeptik ve skeptisizm sözcükleriyle farklı bir şey anlatılmak istendiği için değil, tamamıyla öznel ne denlerden ötürü, Yunanca’da “sorgulamak” anlamına gelen “skepsis” ve “sorgulayıcı “ an lamına gelen “skeptikos” sözcüğünü daha çok çağrıştırdığı için. “Septik” sözcüğü ise ara daki “k” harfi anlamsız bir biçimde atlandığı için kullanılmadı. “Skala”, “skor”, “skolas tik” sözcüklerinde “k” nasıl atlanmıyorsa, “skeptik” sözcüğünde de atlanmayabilir.
2 Neyse ki bu bakış açısı da yavaş yavaş terkedilmeye başlanmıştır. Bunu gösteren ve okunmasını önerebileceğimiz iki epistemoloji derlemesi: 1) Paul K. Moser and Arnold van der Nat (editors); “Human Knowledge”; Oxford: Oxford University Press, 1987. 2) David Cooper (editor); J.N. Mohanty and Ernest Sosa (advisory editors); “Epistemology: The Clas sic Readings”; Oxford: Blackwell, 1999.

Oysa epistemoloji daha eleştirel, daha esnek, daha geniş bir bakış açısına sahip olabilmeli, “Bilgi nedir?” sorusunun yanısıra “Bilgi var mıdır?”, “Bilgi nasıl elde edilir?” sorusunun yanısıra

“Bilgi elde edilebilir mi?”, “Bilginin temelleri nedir?” sorusunun yanı sıra

“Bilginin temelleri olabilir mi?”,“Nesnel bilgiye nasıl ulaşılır?” sorusunun yanısıra

“Nesnel bilgi olası mı?” sorularını da samimiyetle sorabilmeli, bu soruları da sormakla kalmamalı, bu soruları ya da onlara verilebilecek olumsuz yanıtları, aşılması gereken sorunlar olarak görmekten kurtulmalıdır.

Nietzsche’nin epistemolojisini anlatmadan önce, bu yazının başlığını yadırgayabilecekler için bir açıklama daha yapmanın yararlı olacağını düşünüyorum: Bazılarımız, Nietzsche’nin bir epistemolojisinin olamayacağını, çünkü kendisinin bir “teori” geliştirmediğini, sadece bilgi, gerçeklik ve doğruluk kavramları üzerine “bazı düşünceler beyan ettiğini” iddia edebilir. Bu iddianın tamamıyla gerçek dışı olduğunu ve böyle bir “teori” tanımıyla yola çıkılması durumunda sadece Nietzsche’nin değil, epistemoloji tarihine ciddi katkılar yapmış birçok filozofun görüşlerinin denmesi gerektiğini baştan belirtelim. Gerçek şudur ki, Platon, Aristoteles, Sekstus, Descartes, Leibniz, Locke, Berkeley, Hume, Kant, Wittgenstein bilgi üzerine ne kadar teori geliştirmişlerse, Nietzsche de o kadar teori geliştirmiştir. (Buradaki “kadar” ifadesi niceliksel değil niteliksel bir ifadedir). Nietzsche’nin yazdıklarında ağırlığı etik ve yaşam konularına vermiş olması, onun bir bilgi teorisinin olmadığı anlamına gelmez. Nitekim Nietzsche’nin bilgi üzerine yazdıkları dikkatlice okunduğunda, kendisinin bir bilgi teorisi, bir bilgi felsefesi geliştirdiği, epistemolojinin sorularını irdelediği ve bu sorulara yine epistemik boyutta yanıt verdiği görülür.

Yaygın bir bilgi teorisinin yanlışlanması veya bu teoriye aykırı bir şey söylenmesi yanlışlayan ve/veya söylenen şeyi daha az teori yapmaz. Eğer Nietzsche’nin yazdıklarında bazı tutarsızlıklar ve/veya anlaşılmazlıklar varsa, bu durum da zaten bütün filozoflar için geçerlidir. Bugüne kadar tutarsızlık ve/veya anlaşılmazlık içermeyen bir felsefi teorinin ortaya atıldığını iddia etmek herhalde mümkün değildir. Kaldı ki her şeyiyle anlaşılır ve tutarlı bir teori bir gün geliştirilse bile, bir teoriyi teori yapan şey şüphesiz ki anlaşılır ve tutarlı olması değildir. (Zaten bir filozofu büyük ve önemli kılan da tutarlılığından ve anlaşılırlığından çok yaratıcılığı ve derinliğidir). Nietzsche’nin epistemolojisinin anlaşılmasını sağlayacak en önemli metni, belki de kilit metni, “Ahlak Dışı Anlamda Doğruluk ve Yalanlar Üzerine” (“On Truth and Lies in a Nonmoral Sense” / “Über Wahrheit und Lüge im Aussermoralischen Sinne”) başlıklı yazısıdır. 1873 yılında kaleme aldığı bu yazının önemi konusunda epistemoloji meraklıları arasında daha yeni yeni bir bilinç oluşmaya başlamıştır. Biz bu yazıda, bu metni temel almakla birlikte, bu metinde söyledikleriyle bağlantılı olarak diğer metinlerinde ortaya attığı bazı düşünceleri de dikkate alacağız.

II
Nietzsche’nin epistemolojisi nesnel bilgi anlayışına yönelik bir tepkidir. Nietzsche’nin bu pozisyonunun arkasında skeptik bir bakış açısı yatmaktadır.

Nietzsche’nin tepkisi insan aklından, ruhundan, perspektifinden bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu, insan düşüncesinin ve deneyiminin de bu gerçekliği yakalayabilecek yapıda ve güçte olduğunu varsayan bakış açısına yönelik bir tepkiydi. Nietzsche insanın etik boyutta bazı şeyleri aşma gücüne ulaşabileceğine inanmış, ancak epistemoloji boyutunda insanı çok daha aciz ve mütevazi bir konumda görmeyi tercih etmiştir. Belki de insanın bilgi bağlamındaki acizliğini gördüğü için etik boyuta, daha doğrusu bilgiden bağımsız bir yaşam boyutuna yüklenmeyi, bu boyutu ön plana çıkartmayı tercih etmiştir.

Nietzsche’nin bu açıdan temel itirazlarından bir tanesi, insan anlamasına ve algılamasına görünenlerin ötesinde bir gerçekliğin olduğuna dair bir varsayımda bulunan fenomena (“phenomena”) ve numena (“noumena”) ayrımına yöneliktir. Nietzsche açık bir biçimde, şeylerin görünenin ötesinde kendi içinde bir gerçekliklerinin olup olmadığının bilinemeyeceğini, bu nedenle böyle bir sevdadan vazgeçmemiz gerektiğini söylemektedir. Nietzsche böylece aklın sınırlarını çizerken, dilin sınırlarını da çizmekte, bir yandan dilin aklın gerekli koşulu olduğunu söylemekte, bir yandan da, görünenlerin ötesinde bir gerçeklik varsa, aynı dilin bunları kavramamızı olanaksız kıldığını söylemektedir. Nietzsche “Ahlak Dışı Anlamda Doğruluk ve Yalanlar Üzerine” yazısında şöyle der:


“Yan yana dizilmiş çeşitli diller şunu göstermektedir ki, sözcüklerin olduğu yerde doğruluk meselesi, yerinde bir anlatım meselesi söz konusu olamaz. Bunun gibi... ‘kendinde şey’ [ thing in itseif’] de dilin yaratıcısı için oldukça anlaşılmaz ve aramaya hiç değmeyecek bir şeydir...

Bir yaprağın diğeriyle tamamıyla aynı olmadığı nasıl kesin ise, ‘yaprak’ kavramının, söz konusu bireysel farkların tesadüfi bir biçimde atlanmasıyla, ayırıcı özelliklerinin unutulmasıyla oluştuğu da öyle kesindir. Bu, yaprakların dışında, doğada ‘yaprak’ olduğuna dair bir düşünceyi uyandırır: diğer yaprakların ona göre işlendiği, çizildiği, ölçüldüğü, renklendiği, kıvrıldığı ve boyandığı özgün bir model —ancak beceriksiz eller tarafından örnek alınan, hiçbir cins örneğinin, güvenilir ve sadık bir biçimde benzerlik gösteremediği özgün bir model. Bir insana ‘dürüst’ diyoruz ve sonra ‘bugün neden böyle dürüst davrandı?’ diye soruyoruz. Olağan yanıtımız, ‘dürüstlüğü nedeniyle’ biçiminde oluyor. Dürüst! Bu yine, yaprağın yaprakların nedeni olduğunu söylemek anlamına geliyor. ‘Dürüstlük’ adı verilen özsel bir özellikle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz; ancak sayısız bireyselleşmiş ve sonuçta eşit olmayan hareketler, davranışlar hakkında bir şey biliyoruz.. .Kavramı ve formu, bireysel ve gerçek olanı görmemezlikten gelerek elde ediyoruz; oysa doğa formla, kavramla, cinsle değil, sadece bizim için ulaşılmaz ve tanımlanamaz olan bir X ile tanışır. Çünkü bizim birey ve cins arasındaki karşılaştırmamız da antropomorfik bir şeydir ve şeylerin özünden kaynaklanmaz; ancak bu karşılaştırmanın şeylerin özüne tekabül etmediğini de peşinen iddia etmemeliyiz: çünkü bu da dogmatik ve zıttı kadar kanıtlanamaz bir iddia olurdu.

Öyleyse doğru nedir? Metaforlardan. . . antropomorfizmlerden oluşan hareket halinde bir ev sahibi: kısaca, şiirsellikle ve retorikle yoğunlaştırılmış, aktarılmış, süslenmiş ve uzun bir kullanımdan sonra, insanlara sabit, mutlak kural ve bağlayıcı gibi görünen insan ilişkilerinin tamamı. Doğrular, ilüzyon olduğunu unuttuğumuz ilüzyonlardır...

Eğer bir memelinin tanımını oluşturursan ve bir deveyi inceledikten sonra, ‘bak bir memeli’ dersen, bu şekilde bir doğruyu aydınlığa kavuşturmuş olurum, ancak bu doğrunun değeri sınırlıdır. Yani bu tamamıyla antropomorfik bir doğrudur ‘kendi içinde doğru’ olan tek bir husus içermez; bunun insandan bağımsız olarak gerçekten ve evrenselce bir geçerliliği yoktur. Temelde böyle doğruları arayan araştırmacının aradığı şey sadece dünyanın insana dönüşümüdür. Dünyayı insana benzer bir şey olarak anlamaya çalışır ve bu mücadelesiyle en iyi ihtimalle asimilasyon duygusunu elde eder...

insan ancak kendisinin sanatsalca yaratan bir özne olduğunu unutunca rahatlık, güvence ve tutarlılık içinde yaşar. Ancak imanının hapishane duvarlarından bir anlığına kurtulabilse, ‘kendi kendisinin farkındalığı’ hemen yıkılır. Böceğin ve kuşun insandan tamamıyla farklı bir dünyayı algıladığını ve dünyanın hangi algılamasının daha doğru olduğu sorusunun anlamsız olduğunu ka bul etmek bile onun için güçtür; bu soru anlamsızdır, çünkü böyle bir şeyin önceden, doğru algılamanın ölçütüne göre, yani elde olmayan bir ölçüte göre belirlenmesi gerekirdi. Ama her durumda bana öyle görünüyor ki, —‘nesnenin öznedeki ve yerli yerinde açıklaması’ anlamına gelen — ‘doğru algılama’ çelişkili bir olanaksızlıktır.”

Nietzsche bu alıntıda, nesneler üzerine ortaya atılan doğruluk iddialarının, insanın onları algıladığı ve yorumladığı biçimin dışında bir gerçekliklerinin olup olmadığının bilinemeyeceğini, insanın evreni ve dünyayı sadece kendi gözlükleriyle kavrayabileceğini, insanın evreni ve dünyayı kendi bakış açısına uydurarak, kendi yorumlarıyla algılayarak asimile ettiğini, söz konusu algılama, kavrama, yorumlama sırasında da bunu dilin içinde gerçekleştirdiğini, bir algılama biçiminin diğerinden daha gerçek, daha doğru olduğunu söylemenin mümkün olmadığını, bunu bize söyletebilecek ölçütün bulunmadığını vurgulamaktadır.

"İnsan her şeyin, varolan şeylerin varolduklarının ve varolmayan şeylerin varolmadıklarının, ölçüsüdür"(Protagoras)

Tüm bir felsefe tarihi, "gerçek/gerçeklik", "görüngü/görünüş" ilişkisinin "çözündürülme-çabasına" dayanır aslında, bu karşıtlığı "sistematik-hale" getiren de yunan "antikitesidir". Herakleitos çıkıp, "pante rei/herşey akar" demiştir, tüm bir kainat "logostik-temelde" sürekli bir devinim/dönüşüm halindedir, hiç-bir şey "durağan-değildir", değişmeyen tek şey değişimin kendisidir demiştir.

Herakleitos'un bu saptamaları, "olgusal-düzlemde" çözüm aramaya çalışan bilimsel faaliyeti doğurmuş ve bilimler bu sürekli akışkanlığın içindeki, "düzenli-yasallıkları" araya-durmuştur, felsefi/spekülatif bağlamda ise, herakleitosçu söylem, "skeptik-tutumu" doğurmuştur, her-şey sürekli bir değişim halinde ise, "kesinleye-*bileceğim", bilme yoluyla, "sabite-alabileceğim" hiç bir şey yoktur, bu çabanın kendisi beyhudedir...

Heraklitin karşısına, parmenides çıkmıştır, o ve onun "çözmezleri-de" çok güçlü "spekülatif-kanıtlarla" "değişimin-dönüşümün" olanaksızlığını ortaya koyarak, tek/bir "saltık" evren modeli geliştirmişlerdir, tüm bir evren, devinimsiz, boşluksuz yek-pare bir "bütündür"...

Bu iki-farklı evren anlayışı, sonra gelenleri bocalatmıştır. Platon, bu iki söyleme karşılık gelen iki-ayrı dünya tasarımıyla sıkıntıyı aşmayı denemiştir, bir yanda, "idealar-dünyası" ki bu dünya parmenidesin tasarladığı dünyadır ve bu dünyaya, "salt-akılla" ulaşılabilinir diğeri de bu içinde yaşadığımız, duyularımıza konu olan "doxa/sanılar" dünyası ki bu dünya da herakleitosun dünyasıdır. Bu sanılar dünyasında her-şey birer "illüzyondur" gelip geçicidir. Platon bu noktada, herakleitostan yana değil parmenidest en yana tavbır koyarak, "sistematik-idealizmi" yaratmıştır ve bu dünyayı, insanı "dışına-havale" etme "hastalığını da" başlatmıştır...

Onun öğrencisi olan aristo biraz daha "akıllı-davranarak", idealar dünyasını, dünyanın evrenin dışından alıp, bu dünyanın içine yerleştirmiştir, platonun idealar dediğine, kainatın "tümelleri-adını" vermiştir...

skeptik-söylemin, şaşırtıcı "argümanları-karşısında" bunalan, kafası karışan ar isto, "bunların düşünme biçimi sakat-diyerek", yeni bir bilimin temellerini-atmıştır, "organon/düşünmenin aleti" adını verdiği bu mantık bilimiyle, "ben hem benim hem ben değilim, ben hem yürüyenim hem de duranım" diyen heraklitin, kafa-karıştırıcı düşünme biçimine karşı, mantığın ilkelerini koyutlayarak "kendi-kafası" için "yumuşak-yastık" oluşturmaya çalışmıştır. A A'DIR, A NON A DEĞİLDİR A İLE NON A ARASINDA ÜÇÜNCÜ BİR OLANAK YOKTUR diyerek, "skeptik-düşünüşü" tarihe gömmeyi-denemiştir ki bunda da "kitleler/nezdinde başarılı olmuştur...

Görüldüğü gibi felsefe tarihi, "sabite-arayanlarla", abitelerden-kaçmaya" çalışanlşarın "arenası-halindedir". Tözcü/kurgucu sabiteciler, hep ve her-zaman "aristo-mantığına" yaslanmışlardır ve bu sabiteciler, insanlığa/hayata, "travma-sokmaktan" ve "iktidarcı-yapılar" üretmekten başka bir işe yaramamışlardır...

Niçe-denilenin, sabiteci-"entellektüellerde!!!" ve kitleler nezdinde bu denli "infial-uyandırması", niçe düşüncesinin "sabite-alınamamasının" bir sonucudur. her-şeryi, "aklının-sabit" katagorik/totolojik "tanımlamalarıyla" almaya ve anlamaya çalışanlşar, bu şekilde "yapılaştırılmış-olanlar" niçeye yöneldiğinde, homur-homur gürüldeyerek coşkun bir nehir gibi akan bu düşünce ırmağı karşında "dehşet" ve "korku" içinde kalarak, "kafa-yapılaştırılmaları gereği" anlayamadıkları bu "düşünüş-biçimini", "sapkın-saçma" bularak "korkularını" rasyonalize edip rahatlamaya çalışmaktadırlar...

Üniversitede bir karanlık-çağ felsefecimiz vardı, "mubahat küheyl", her dersin girişinde kürsüye oturur ve şu telkini yapardı, "aman ha! aristo mantığının ilkelerine sıkı sıkıya sarının, yoksa kafayı yersiniz"...



Bu aşamada iki soruyu gündeme getirmekte yarar var. Birincisi, Nietzsche’nin, en azından bu yazısında, “kendinde şey”in ne olduğunun bilinemeyeceğini söylemekle birlikte, “kendinde şeyin” ve/veya “şeylerin özünün” var olduğunun bilinip bilinemeyeceğini düşünüp düşünmediği, yani, görünenlerin ötesinde bir gerçekliğin olduğunu, bunun sadece bilinemeyeceğini söyleyip söylemediği sorusudur. Bizim görüşümüz, Nietzsche’nin görünenlerin ötesinde bir gerçekliğin olduğunu iddia etmediği ya da etmemeye çalıştığı, insanın sadece görünenlerle yetinebileceğini, bunun ötesinde bir şeyin ne olduğunu ne de olmadığını söyleyemeyeceğini, bu nedenle de, “görünen” ile “kendinde şey” arasında bir ayrım yapmanın anlamsız olduğunu düşündüğü biçimindedir. Nitekim Nietzsche söz konusu yazının bir bölümünde, antropomorfik karşılaştırmalar yaptığımızda, bunun şeylerin özünü yansıtıp yansıtmadığı konusunda, buna pozitif veya negatif bir yanıt vermenin aynı derecede dogmatik ve kanıtlanamaz olduğunu belirtmektedir. Nietzsche’nin asıl iddiası, görünenlerin ötesinde bir gerçekliğin olup olmadığıyla ilgili değil, böyle bir gerçeklik varsa da bunun bilinemeyeceği, fenomen ötesi bir gerçeklik varsa da yoksa da, fenomenlerin aşılamayacağı doğrultusundadır. Varsa, ne olduğu bilinemeyeceği için, yoksa, olmadığı için aşılamaz.

Ancak Nietzsche, yine de, görünenlerin ötesinde bir gerçekliğe karşı çıkarken, sık sık böyle bir gerçeklik varmış da, görünüşler bu gerçekliği yansıtamazmış anlamına gelebilecek ya da öyle yorumlanabilecek sözler de sarfetmektedir. En basitinden, doğruları ya da doğruluk iddialarını metaforlara benzetmesi ya da bunların bir metafor olduğunu söylemesi, Nietzsche’yi ciddi bir sorunla karşı karşıya bırakmaktadır: Doğruların başka bir şeylerin metaforları olduğunu, yani metaforlar dışında başka bir şeylerin olduğunu nereden biliyoruz? Eğer bilemiyorsak, doğruların metafor olduğunu nasıl söyleyeceğiz? Bir şeyin metaforunun olması için “aslının” ya da “metaforsuz halinin, anlamının” da olması gerekmiyor mu? (Yoksa Nietzsche metafor sözcüğünü de metaforik bir anlam da mı kullanmaktadır?)

İkinci soru ise, Nietzsche’ye göre, görünüşlerin ötesinde değil, görünüşlerin kapsamında da “kendinde şeyin” olup olamayacağıyla ilgilidir. Nietzsche bu konuda da eleştirel bir tavır takınmakta, görünenlerin ve/veya empirik dünyanın kapsamında bir numena kavramına karşı çıkmakta, böyle bir içerikte fenomena ve numena ayrımını yapmanın anlamsız olduğunu, bu ayrımı yapmanın görünüşlere direnmek, onlarla yetinmemek anlamına geldiğini düşünmektedir. Nitekim Nietzsche bu yüzden söz konusu yazısında,” ‘Görünüş’ bir çok umudu, arzuyu içeren bir sözcüktür ve bu sözcüğü ihmal etmemin nedeni de budur. Çünkü, şeylerin özünün empirik dünyada ‘görünebileceği’ doğru değildir” demektedir. (Fenomena-numena ayrımı konusunda sık sık Kant’ı eleştiren Nietzsche’nin, aslında Kant ile aynı şeyi söyleyip söylemediği, Kant’ı yanlış yorumlayıp yorumlamadığı ayrı bir tartışma konusudur).

Parantezi kapatacak olursak, bunların ardından şunu da vurgulamakta yarar var ki, Nietzsche söz konusu bakış açısıyla hem Platon, Descartes, Leibniz, Spinoza gibi rasyonalist realistleri hem de Locke gibi empirisist bir realisti, hatta Aristoteles ve Kant gibi, ayrı kulvarlarda rasyonalizm ile empirisizmin sentezini oluşturan realist filozofları hedef almaktadır. (Kant’ın realizmi farklıymış gibi dursa da, hatta Kant realist değilmiş izlenimi verse de, en azından Nietzsche’ye göre durum böyle değildir). Nietzsche için mesele görünenlerin ötesine akıl yoluyla mı yoksa deneyim yoluyla mı geçileceği meselesi değil, her ne şekilde olursa olsun, görünenlerin ötesine geçilemeyeceği meselesidir. Hatta Nietzsche’njn itirazı, metafiziğe karşı 20. yüzyılda bir tepki olarak ortaya çıkan mantıkçı pozitivizmi ve onun öncesindeki pozitivist bakış açısını da bağlamaktadır. Nitekim Nietzsche’nin “1888 Notları”nda, “Fenomenlerin önünde durup sadece olgular vardır diyen pozitivizme şunu söylemeliyim: hayır, olmayan şey olgulardır, olansa sadece yorum lar... “6 demesi boşuna değildir. (Nietsche’nin bazı eserlerinde, bilimsel ola nı “metafizik olana” tercih etmesi, insan algılamasından ve kavramasından bağımsız bir gerçekliğin, duyu algıları tarafından olduğu gibi yansıtılabile ceğine inandığı anlamına gelmiyor).

Konu uNcHaiN tarafından (23-02-2010 Saat 08:30 PM ) de değiştirilmiştir..
Fiyonk Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 23-02-2010, 08:32 PM   #3 (permalink)
Mesajlar: 3,291 | Albüm: uNcHaiN'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 254
Rep Puanı : 5155
Rep Derecesi : uNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond repute
İletişim:
Newton


Isaac Newton, Galilei’nin öldüğü yıl ve Descartes’ın Felsefenin İlkeleri (Principia philosophiae) adlı eseri yayımlanmadan iki yıl önce, 1642 yılında, İngiltere’de Lincolnshire ilini Woolsthorpe beldesinde dünyaya geldi. XVII. yüzyıldaki ilk büyük bilginler kuşağının yarattığı bilgiler yerini bulmuştur. Nitekim, Newton’ın kendisi, 5 şubat 1676’da, Robert Hooke’a gönderdiği bir mektupta, Bernard de Chartres’ın ünlü ifadesini kullanarak, «devlerin omuzlarına tutunduğu için daha uzağı görmekte olduğunu» söylemiştir. Kavramlarda yenilik, sentez, tümdengelim yönteminin gerekliliği bu üç özellik, Newton’ın yaratıcı çalışmasının anlamını özetler. Kavramlarda yenilikler, renk olayını matematikselleştirdiğinde veya evrensel çekimi ortaya koyduğunda; sentez, hareket bilimini geliştirirken, Galilei’nin, Descartes’ın ve Huygens’in çalışmalarını birleştirmesinde; tümdengelim yönteminin gerekliliği, ilk gerçek akılcı mekanik kitabı olan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri’nde (Philosophiae Naturalis Principia Mathematica) doğaya egemen olan ilkeleri ortaya koyduğunda kendini göstermiştir.



Babasının erken ölümü yüzünden, çocukluğunu annenin egemen olduğu bir ev ortamında geçirdikten sonra, Newton (annesinin yeniden evlenmesi onun çok zor katlandığı bir şey olmuştur), 5 haziran 1661’de, Cambridge’te Trinity College’a girdi ve 1665’te bachelor of arts, derecesi aldı.



Bu yetişme çağının ilk karne döneminde, orada aldığı derslerin bazılarının adları elimizde bulunmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde, Eukleides üzerinde Kepler’in çalışmaları, özellikle, optik üzerinde, Galilei’nin diyalogları üzerinde, Descartes’ın “Geometri” kitabı ve John Wallis’in “Sonsuzküçükler Hesabı” (Arithmetica Infinitorum) kitabı üzerinde durmuş ve düşünmüştür. Walter Chaderon’ın Epikuros ve Gassendi hakkında ve atomculuğun yeniden ortaya çıkışıyla ilgili yazılarını okumuştur. Ayrıca, Aristoteles’i de incelemişti (özellikle, Organon ve Nikomalsos’a Etik kiraplamu). Büyük İngiliz bilimadamları Robert Boyle ve Robert Hooke’un son çıkan yayınlarının sayfalarına notlar düşmüştür.



Newton, 1665 haziranında, Cambridge’ten ayrılır ve doğduğu yer olan Lincolnshire’a döner. Bir veba salgını İngiltere’yi kasıp kavurmaktadır, bu yüzden, üniversite 1666’ya kadar kapalı kalacaktır. İşte, akademik zorunluluklardan ayrı kaldığı bu aylar süresince Newton, matematikteki, optikteki ve gök mekaniğindeki en büyük keşiflerinin temellerini bu sırada atmıştır. Gerçi bu çalışmalarla henüz daha işin başındadır ve onların nihai biçimlerini almaları daha zaman alacaktır. Bununla birlikte, bu birkaç ay, Newton’ın yaşamının en verimli evresi sayılabilir. Nitekim, dörtnala geçen 1665-1666 yıllarına ait bu dönem, Annus Mirabilis, “Muhteşem Yıl” diye anılır.



Newton, 1669’da, Trinity College’da 1664 yılında kurulan matematik kürsüsünün başına geçer; bu görevde 1695’e kadar kalacaktır. İlk yıllarda derslerini optiğe (1670-1672), aritmetik ve cebire (1673-1683) ve mekaniğe (1684-1685) ayırır; “Doğa Felsefesinin Matematik İlkelerini”, Edmond Halley’in etkisiyle ancak 1687’de yayımlayacaktır (bu kitabın iki yeni baskısı 1713 ve 1726’da yapılacaktır). Bu arada, 1672’de, özellikle, kendi yansımalı teleskobunu takdim etmesi dolayısıyla, Royal Society’ye (Londra Kraliyet Demeği) üye kabul edilir.



Matematik İlkeler? nin yayımlanmasından sonra mekanik ve optikteki çalışmalarını sürdürür; bununla birlikte, büyük yaratı dönemi artık tamamlanmıştır. Artık, temel savların daha da geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi söz konusudur. Nitekim, kendisine karşı çıkan başlıca hasmı Robert Hooke’un ölümünden sonra, büyük eseri «Optik»i (Opticks) 1704’te yayımlatır.



Bu dönemde, zamanının büyük bir bölümü resmi görevlerde geçer 1696’da, Darphane’ye girer ve 1700’de buranın müdürü olur; bu görev, ona İngiltere’de basılan madeni paraların sorumluluğunu yüklemiştir (madeni para basımını daha da iyileştirmeye çalışacak ve sahte paraları ayırt edecektir). 1703’te, Royal Society’nin başkanlığına seçilir; burada, kılcallık olayı ve elektrik üzerine yapılan çalışmaları yönetecektir Bu iki görevi de ölümüne kadar (1727) sürdürecektir.



(….)



Dünya Sisteminin Matematikselleştirilmesi.



Newton, 1687’de kırk beş yaşındadır ve “Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri” Londra’da yayımlatır. «Matematik İlkeleri» üç bölüm veya üç kitap olarak sunulmuştur. Birinci kitap, tümüyle matematiksel bir bakış açısından, ortamların dirençlerin den bağımsız olarak hareket bilimine bağlı sorunları ele alır. İkinci kitap, esas olarak cisimlerin, direnç gösteren ortamlardaki hareketlerine, özellikle, eğik atışlarda karşı koyuşun hız gibi, hızın karesi veya her ikisinin de bir araya gelişi gibi değiştiği hareketlere ayrılmıştır. Newton, aynı zamanda, en az dirence sahip olacak katı cismin biçimi hakkındaki sorunları da ortaya koymuş ve Torricelli’nin akış yasasının kuramsal doğrulanmasını ele almıştır. Bu ikinci kitap, Descartesçı burgaç varsayımının keskin bir eleştirisini içermektedir. Bu eleştirinin biçemi, Descartesçı geometrik kozmolojiyle, Newton’ın fiziko-matematiksel tümdengelimli yapısı arasındaki karşıtlığı mükemmel bir şekilde gözler önüne sermektedir. Üçüncü kitap, ilk iki kitabın ulaştığı sonuçları yeniden ele almakta ve onları fiziksel problemlere uygulamaktadır (gezegenlerin ve Ay’ın hareketleri, Dünya’nın biçimi, gelgit kuramı..)



«Matematik İlkeleri» iki başlangıç bölümüyle açılır: «Tanımlar ve «Aksiyomlar veya Hareket Yasaları». «Tanımlar» bölümü, özellikle, şu kavramları tanımlar: madde niceleği («madde niceliği, cismin hem yoğunluğundan, hem hacminden elde edilen ölçüdür»), hareket niceliği (hareket niceliği, cismin hem hızından, hem madde niceliğinden elde edilen değerdir.), erkiyen kuvvet (via impressa) bu kuvvet, durgun haldeki veya düzgün doğrusal hareket halindeki bir cismin durumunu değişterecek etkidir.



Bu tanımlar kümesi, mutlak mekan ve mutlak zamanın çok ünlü tanımlarını veren bir açıklamayla son bulur:



1) Mutlak, gerçek ve matematiksel zaman, kendinden ve kendi doğasından başka hiçbir dış etkene bağlı olmadan, hiç değişmeden akar; ona, süre de denebilir. Göreli, görünüşte ve gündelik zaman, hareket sayesinde sürenin dışsal ve duyulur ölçüsünü verir ve yaygın olarak gerçek zamanın yerine kullanılır; saat, gün, ay ve yıl gibi.



2) Mutlak mekân, hiçbir dışsal şeye bağlı olmadan, kendiliğinden her zaman vardır ve hareketsizdir. Göreli mekân, mutlak mekânın hareketli boyutu ya da ölçüsüdür; cisimler karşısındaki konumu itibariyle duyularımız tarafından belirlenmiştir ve yaygın biçimde hareketsiz mekân olarak algılanır.»



«Aksiyomlar veya Hareket Yasaları» bölümü, mekaniğin üç büyük yasasını, ilk kez bugün onları bildiğimize çok yakın bir biçimde bir araya getirir. Æİlk yasa, eylemsizlik ilkesini, yani, düzgün doğrusal hareketin korunumunu ifade eder: «Her cisim, dışardan bir kuvvet etkimediği sürece ya durgun halde kalır ya da düzgün doğrusal hareketini sürdürür.»



Æİkinci yasa şöyle ifade edilmiştir: «Hareketin değişmesi, etkiyen kuvvetle orantılıdır; ve hareketin etkidiği yönde bir doğru boyunca sürer.» Bu yasanın, bugün «Newton yasası» adı altında bildiğimiz diferansiyel terimlerle ifade edilmiş yasayla karıştırılmaması gerekir. Newton burada «hareket değişiminden», bu değişimin meydana geldiği zamanla ilgili hiç bir belirleme yapmadan söz etmektedir. Eğer bu yasanın modern terimlerle yazılması istenirse, en yakın ifade şöyle olacaktır: F = D (m v); burada F etkiyen kuvvet, m kütle ve v’ hızdır; D (m v) ise «hareketin değişimi»ni temsil etmektedir. Bu açıdan bakılırsa, etkiyen kuvvetin, terimin modern anlamında bir kuvvet değil, ama bir itme olduğu söylenebilir.



ÆÜçüncü yasa, etki ve tepkinin eşitliği hakkındadır; «Her etkiye karşı her zaman ona eşit bir tepki vardır; yani, iki cismin bir birbirleri üzerine uyguladıkları karşılıklı etkiler her zaman eşit ve karşıt yöndedir.» Matematik İlkelerinin 1685’teki yazımı sırasında, ilk taslaklarda yer almayan bu üçüncü yasa, Newton’a, 111. Kitap’ta evrensel çekim yasasını tüm kapsamıyla formüle etme olanağı vermiştir.



İşte, bu «Tanımlar» ve bu «Aksiyomlar veya Hareket Yasaları» temelinde, merkezcil kuvvetlerin etkisi altındaki cisimlerin hareketleri matematiksel bir varoluşa kavuşmuş oldu. Newton, bu amaca ulaşırken, klasik geometrinin Eukleides’ten kaynaklanan matematiksel yöntemlerini, çalışmalarına dahil etti; ama bu yöntemlerle, bir yandan koniklerin incelenmesine dayalı (1. Kitabın IV. ve V. bölümleri) birçok sonuçta kitabını zenginleştirirken, öte yandan, 1. Kitabın «Birinci ve Sonuncu Sebepler Yöntemi» adını verdiği birinci bölümüne sonsuzküçük geometri hakkındaki usavurmaları içeren bir bölüm eklenmiştir. Bununla birlikte, Newton’ın 1670 yıllarından itibaren ilk ilkelerine sahip olduğu «akışkanlar yöntemi»ni kanıtlamalarında kullanmadığını görmek (II. Kitabın II. 1.emması dışında) ilginçtir.



Merkezcil Kuvvetlerden Evrensel Çekime



Matematik İlkeleri’nin (Principia) getirdiği yeniliği ve ortaya koyduklarını tüm boyutlarıyla kavramak için, bu incelemenin ispatlama konusundaki tutumuna bakmak gerekir.



Merkezcil kuvvetler kuramının ve evrensel çekim varsayımının ortaya konması bu açıdan iyi bir örnek oluşturmaktadır.



Kepler’in üç yasasından biri olan alanlar yasası, gök mekaniğinin gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır (birinci yasa, gezegenlerin, odaklarından birinde Güneşin bulunduğu bir elips çizdiğini ifade eder; ikincisi, ünlü alanlar yasasıdır ve bir gezegeni Güneş’e birleştiren doğru parçasının eşit sürelerde eşit alanları taradığını öne sürer; üçüncü yasa, elipslerin boyutlarını dönme süreleriyle bitleştirir, yani, gezegenleri yörüngelerini tamamlamak için gereksindikleri zamana bağlar (bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçirdiği sürenin karesi, onun Güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır).



Newton, merkezi kuvvetlere tabi cisimlerin hareketlerinin incelenmesinde alanlar yasasının önemini fark etmişti. Bu sebepten, Principia’nın 1. kitabının II. bölümü iki önermeyle açılır; ilkinin karşılığı olan ikinci önermenin hedefi, ivmeli veya merkezi kuvvetli bir hareketin karakteristik özelliğinin bir düzlemde alan tarama hızının değişmez olduğunu veya böyle bir hareketle taranan alanın zamanla orantılı olduğunu ortaya koymaktır. Böyle bir özelliğin bilinmesi, bu alan zamanı belirlemek için kullanılabileceğinden, merkezi kuvvetler kuramının kurulmasına çok önemli bir katkı sağlar.



Buna göre, Principia’nın 1. kitabının 1. önermesi şöyle olur; «Eğrisel hareket yapan cisimlerin, kuvvetlerin hareketsiz merkezine yönelik çizgilerle çizdikleri alanlar, hareketsiz düzlemlerin içindedir ve zamanla doğru orantılıdır».



Bu ilk sonuç, Newton’ı, 4. önermeyi ortaya koymaya yöneltti; önerme, bir noktadaki merkezi kuvvetlerin şiddetinin genel bir ifadesini veriyordu. Bu önerme, Newton’a, hareketli cisimlerin aralarındaki uzaklığın ve verilen kuvvetin merkezinin fonksiyonu olarak belirlenmiş kuvvetin ifadesini elde etme olanağını verdi. Böylelikle, eğer bir örnek ele almak gerekirse, 11. önerme («Bir elips üzerinde dönen cisim, elipsin odaklarından birine yaklaştığında merkezcil kuvvet devreye girer»), merkezi kuvvetin «kuvvet merkezinin uzaklığının karesiyle ters orantılı» olduğu yolundaki çok iyi bilinen sonuca götürecektir.



Bu önerme, gök mekaniği çalışmalarını haber vermektedir ki, kuvvet merkezi artık matematiksel bir nokta değil, kütleye sahip bir cisimdir ve etkileşime girebilir (XII. bölümün 75. önermesinde, Newton, birbirini çeken cisimlerinin kütlesinin onların merkezlerinde toplanmış gibi düşünülebileceğini ortaya koymuştur).



Bu yeni durum, 1. kitabın XI. bölümünde Newton tarafından hassasiyetle vurgulanmıştır; «Merkezi kuvvetler tarafından karşılıklı olarak çekilen cisimlerin hareketi hakkında».



Böylece, Newton, ilkin «iki cisim problemini (önerme 57’den 65’e), daha sonra «üç cisim problemini (66’dan 68’e) ele alır ki, bunlar üzerine çalışmalar son derece titizlikle yapılmıştır. Gerçekte iki cisim problemi bugün yetkinlikle çözülmüşken, üç cisim



problemini (66’dan 68’e) ele alir ki, bunlar üzerine çalışmalar son derece titizlikle yapılmıştır. Gerçekte iki cisim problemi bugün yetkinlikle çözülmüşken, üç cisim ve yukarısı için, yüksek kabul gören yaklaşık çözümler olmasına karşın, genel çözüm yoktur; gezegenlerin hareketleri ya da uzay araçlarının atılması sırasında gökbilimcilerin yaptıkları hesaplar, bunun kanıtıdır. Newton kendi hesabına, iki cisim problemi için, cisimlerden birini yapay olarak sabit alıp (kütlesi daha büyük olanı) çok zekice bir çözüme ulaşmıştır. 1. kitabın Xl. bölümünde geliştirilen bu gidiş, tüm anlam ve içeriğini III. kitapta bulacaktır; şöyle ki, gök cisimlerinin hareketinin gökbilimsel gözlemlere dayanarak evrensel çekim yasası tarafından yönetildiği gösterilmiştir. Bu demektir ki, tüm cisimler bir birbirlerini kütlelerinin çarpımıyla doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir kuvvetle çekmektedirler.



Gezegenlerin ve onların uydularının hareketlerinin ve özelikle, Ay’ın hareketinin incelenmesinden yararlanılarak ulaşılan sonuçlar anlaşıldıktan sonra -bu sonuçlar merkezi kuvvetle çekim arasındaki özdeşliğin ortaya konması olanağım veriyordu (bu anlamda denebilir ki, Ay her an, tıpkı atılan bir taşın veya bırakılan bir elmanın düşmesini sağlayan aynı nedenden dolayı Dünya’nın merkezine doğru düşmektedir; ama Ay, aynı zamanda, teğeti izleyen bir hareketle hareketlenmiştir ve eğik atış probleminde olduğu gibi, iki hareketin birleşimi eğrisel harekete neden olmaktadır)- Newton, kuyrukluyıldızların hareketlerini ( 42 arası önermeler), gelgit olayını (önerme 46) ve Dünya’nın kutuplardaki basıklığını (önerme 19) incelemiştir. XVIII. yüzyılda, Haley tarafından 1681-1682’de gözlenen kuyrukluyıldızın geri dönüşünün çok büyük bir hassasiyetle öngörülmesi ve Dünya’nın kutuplardaki basıklığı ve ekvatordaki durumunu belirlemek için meridyen yaylarının, sırasıyla Maupertius (1736-1737’de Laponya’da yapılan araştırma gezisi) ve Bouguer ile La Condamine (1735-1744 arasında Peru’da yapılan araştırma gezisi) tarafından gerçekleştirilen ölçümleri, Newton’ın çalışmalarını görkemli bir biçimde gözler önüne serecektir.



Dünyada ve gökte olanlar aynı ilkelere dayanır.



Newton, İngiltere tarafından ulusal kahraman olarak kabul edilmeden ve Westminster Mezarlığı’na gömülmeden önce, Hooke’a, Leibniz’e, Fransız Descartesçılarına (bunlar, kuvvet ve uzaktan etki kavramlarında ortaçağdan kalma bir iz bulmaktadırlar) ve Cizvit bilimadamlarına karşı, bazen şiddetle kendini savunmak zorunda kalmıştır. Ayrıca, 1665-1666 yıllarındaki sezgileri üzerine anlatılan birçok anekdot kendi tarafından eklenmiş olabilir (Annesinin mevye bahçesinde kafasına düşen elma örneğinde olduğu gibi). Ancak, Voltaire ve Kant’tan itibaren Newton’ın öne sürdüğü sonuçlar düpedüz ve yalın doğru sayılmıştır.



Çok açık bir biçimde ifade edilen bazı kavramlara dayanan tümdengelimli yapı, şimdi, hareket biliminin gelişimine yön vermekte ve akılcı mekaniğe yolu açmaktadır. Aristoteles’in evren görüşü olan hiyerarşik düzen içindeki dünyalar (Ayaltı ve Ayüstü dünyalar) yerini birleşmiş bir Evren görüşüne bırakmıştır ve bundan böyle Dünya’da geçerli ilkeler ve yasalarla gökte geçerli olanlar aynıdır. Bizim Evrenimiz artık doğmuştur.
uNcHaiN Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 27-02-2010, 03:47 PM   #4 (permalink)
Mesajlar: 3,291 | Albüm: uNcHaiN'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 254
Rep Puanı : 5155
Rep Derecesi : uNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond repute
İletişim:
Noam Chomsky

(1928- )

Yeni yılın ilk ayında dilbilimci bir düşünürü seçtik: Noam Chomsky

Bu ay içinde çıkacak E-Dergi’nin 3.Sayısı'nın dosya konusu “dil”. Dolayısıyla seçimimizde bu da etken oldu.

Dil alanında çalışmalar yapan N.Chomsky’nin dilbilimsel kuramının felsefe boyutu da bulunmaktadır.

Chomsky’nin dil alanını seçmesinde, tarihsel dilbilim alanında çalışmalar yapan babasının rolü oldu.

Pennslyvania Üniversitesinde ünlü dilbilimci Harris’in öğrencisiydi. Lisanüstü eğitimini 1951 yılında bitirdi.

Dönüşümsel Çözümleme(1955) başlıklı doktora tezinde dil konusundaki kuramsal görüşlerini dile getirdi.

1955’te MIT’de dilbilim ve modern diller dersleri vermeye başladı.

1961 yılında aynı üniversitede Profesör oldu.

Chomsky soğuk savaş dönemine yakından tanıklık yapan bir düşünür olarak, ülkesinin politikalarına karşı çıktı. Siyaset, iktidar ve ideoloji ilişkileri, medyanın kamuoyunu denetleme gücü üzerine yapıtlar verdi. Aktif politik tavrını günümüzde de sürdürmektedir.

Öncelikle “dilbilim” konusundaki görüşlerini aktararak onu tanımayı sürdüreceğiz.

ÜRETİCİ DÖNÜŞÜMSEL DİLBİLGİSİ



Aşağıdaki metin, Dilbilime Giriş ( Zeynel Kıran, Seçkin Yayınları, 2002 ) Noam Chomsky: Üretici Dönüşümsel Dilbilgisi bölümünden alıntılar ile oluşturulmuştur.



Dilin içine, konuşan bireyin yaratıcılığını yerleştiren N.Chomsky, bir yandan soyut yapıların üretiminin biçimsel ilkelerini açıklamak, öte yandan, insan zekasının olağanüstü gücünü vurgulamak istemiştir.



N.Chomsky’nin 1955 yılında yazdığı ancak 1975 yılında yayınlanan The Logical Structure of Linguistic Theory (Dilbilimsel Kuramın Mantıksal Yapısı) adlı yapıtında temellerini attığı üretici dilbilgisi, bugün birçok değişime uğramış ve uğramaktadır. Kuşkusuz bu değişmeler başlangıçta yalnızca sesbilimsel ve sözdizimsel betimlemeyi amaçlayan bir kurama anlambilim bileşeninin eklenmesinden kaynaklanır.



Chomsky’ye gelinceye kadar, dil konusundaki düşünceler daha çok betimlemeye yönelikti. Geleneksel ve yapısal dilbilgilerinin tümü dilin sınıflandırma örnekçeleriydi. Bunlar iyice betimlenmiş tümce örnekçelerine, dillerin doğru ya da yanlış tümcelerini içeren listelere indirgenebilir. Dillerin işleyişi konusunda hiçbir varsayım ileri sürmedikleri gibi, dil evrenselleriyle onların özellikleri konusunda hiçbir açıklama getirmezler. Oysa N.Chomsky artık dilin işleyişi kuramını oluşturmak için yeterince gözlem yapıldığını belirtmiştir.



Edinç/Edim



N. Chomsky’e göre, dilbilim kuramı, konuşucu-alıcının edincini inceler. Dilbilimci dilsel edinci konuşucu ve alıcının kendi anadili konusunda sahip olduğu sezgisel bilgi olarak tanımlar. Bu bilgi, konuşan öznede örtük olarak bulunur; başka bir deyişle, edinç her insanda gücül bir biçimde var olan bir dilsel dizgedir. Edinç kendi anadilinde konuşan özneye bilmediği, işitmediği ya da söylemediği tüm tümceleri üretebilme ve onları anlayabilme olanağını verir. İşte bu edinç sayesinde, konuşan özne şu ya da bu tümcenin dilbilgisi kurallarına uygun olup olmadığını değerlendirir, kısacası dilbilgisel tümceleri dilbilgisel olmayan tümceden ayırt eder.

(…..)

Çocuğun dili öğrenmesi, duyduğu tümcelerin basit bir yinelemesi ve taklidiyle gerçekleşmez. Çocuk dilin ilkelerini anlayacak, kendi kendine yeni tümceler üretecek yetenektedir. Kuşkusuz, insanı öteki canlı varlıklardan ayıran en belirleyici özellik onun, dili kullanma yeteneğine sahip bir yaratık oluşudur. İnsan dili sevinç, acı, açlık gibi duygulara yanıt veren koşullandırılmış ya da içgüdüsel basit bir refleks değildir. Dil yalnız iletişim işlevi gören bir araç olarak da sınırlanamaz. N. Chomsky, “insan kendi türüne özgü bir yeteneğe, genel akla ve de dış olaylara bağlı olmayan benzersiz bir zihinsel düzenleme tipine sahiptir (...). İnsan, dili serbest bir anlatım ve düşünceyi araç olarak kullanabilecek yetenektedir”, der. Örneğin, hiçbir hayvan, en yetenekli şempanze bile, insan dilini öğrenemez. Oysa, zeka ve kültür düzeyi ne olursa olsun, her insan bir dil öğrenir ve konuşur. En zeki hayvanlar bile insan dilini öğrenemediklerine göre, kuşkusuz dil yeteneğinin zeka ile hiçbir ilişkisi yoktur, çünkü dilyetisi doğuştan gelen insana özgü bir özelliktir.



Çocuğun akıl almaz bir hızla anadilini öğrenmesi karşısında N. Chomsky iki varsayım öne sürer:



1. İnsan doğuştan mantık yapılarına sahiptir.

2. Dillerin gözle görülür çeşitliliğine karşın, son derece de düzenli dizgeleri vardır. Bu dizgeleri yöneten ya da dillerin uymak zorunda olduğu ortak kurallar vardır. N. Chomsky bunlara «dil evrenselleri» adını verir. Böylece, evre edinç kavramı tanımlanmış olur. Bu, çeşitli dillerin dilbilgisini açıklayan temel dil kurallarını hemen kavrayabilme yetisidir. Bu temel kurallar arasında, özne-isim grubu ile fiil grubu; sözlükbirim ile biçimbirim; ayırıcı birim olarak sesbirim ile çift eklemliliğin işleyişi arasındaki ayrımı sayabiliriz.



Evrensel edinç doğuştan gelir, özel edinç ise sonradan öğrenilir. Birincisi ikincisinin öğrenilme koşuludur. İkincisi birincisinin uygulama alanıdır. Her iki edinç de sezgiseldir: Özne konuşurken kullandığı özel ya da evrensel kuralların bilincinde değildir.



Edim ise, edincin konuşucular tarafından dilin kullanımı sırasında gerçekleştirilmesidir. Edincin gerçekleşmesi, bellek, dikkat, bir söyleme duyulan ilgi derecesi, anlatını gereksinimi, yorgunluk, heyecan ve bulunulan çevre gibi çeşitli dildışı etkenlere göre kişiden kişiye büyük değişiklikler \ gösterir. Dağdaki bir çobanın edimiyle üniversitedeki bir öğretim elemanının edimi ya da asker arkadaşlarıyla beraber iken aynı öğretim elemanının edimi farklıdır. Böylece, edimin incelenmesi büyük ölçüde ruhbilimi ve toplumdilbilimi ilgilendirir. Edim, konuşma eylemini etkileyen pek çok etkeni göz önünde bulundurmak zorundadır.

Derin Yapı/Yüzey Yapı



Üretici-dönüşümsel dilbilgisinde, sözdizimsel bileşende elde edilen, evrensel nitelikli olduğu varsayılan, biçimsel, soyut tümce yapısına «derin yapı» ya da «anlam yapısı» denilir, «yüzey yapı» ise derin yapılara uygulanan dönüşümler sonucu gerçekleştirilen. iletişime elverişli duruma gelen somut tümce biçimidir. Port-Royal dilbilimcileri gibi, N. Chomsky de sözce çözümlemesinde iki düzeyden söz eder: Bir yanda konuşucunun ürettiği ya da alıcının algıladığı yüzey yapı adı verilen, görünen dizimsel bir birleşim, öte yanda tümcenin anlamını taşıyan derin yapı vardır. N. Chomsky bu ayrı ürettiği ya da alıcının algıladığı yüzey yapı adı verilen, görünen dizimsel bir birleşim, öte yanda tümcenin anlamını taşıyan derin yapı vardır.



(….)

N.Chomsky, Cartesian Linguistics (Kartezyen Dilbilim) adlı yapıtında bir tümcenin derin yapısını yüzey yapısından ayırt edilebileceğini belirtir. Birincisi, anlamın yorumlamasını yapan örtiik ve soyut bir yapıdır, ikincisi sesbilgisel yorumlamayı belirleyen ve gerçekleşmiş sözcenin fiziksel biçimine göndermede bulunan birimlerin yüzeysel birleşimidir.



Daha önce belirtildiği gibi. N. Chomsky, kuramının üçüncü evresinde anlamın sadece derin yapıda değil, yüzey yapıda da oluşabileceğini kabul etmiştir.



Bu iki kavram, edimsel anlamı çok yakından ilgilendirir. N Chomsky’de derin ve yüzey yapı kavramları sözdizimsel bir yapı olan tümceyle ilgilidir. Derin yapı, dönüşüm işlemlerinden önceki

gerçekleşmemiş, henüz sese, sözcüğe dökülmemiş olduğu için, soyut bir yapıdır.



Derin yapı katmanlarındaki anlam öğeleri dönüşüm işlemleri sonunda belli bir dile özgü ses, biçimbilim, sözdizimi kurallarının işlemesiyle somutlaşarak gerçeklik kazanır, başka bir deyişle, yüzey yapıya kavuşurlar.



Kısacası, dönüşüm işlemleri sayesinde yüzey yapıya doğru çıkarak görünür duruma gelirler. Bir tümcenin içeriği, yani anlamı, söz konusu kurallara dayanan işlemler sonucu, «etken»den «edilgen»e, «olumlu»dan «olumsuz»a, «soru» biçimine geçebilen döntişümlerle aşağıdaki bir dizi tümce elde edilir:



Polis göstericileri tutukladı.

Polis göstericileri tutuklamadı.

Polis göstericileri tutukladı mı?

Göstericiler polis tarafından tutuklandı.



Bu tümceler, kurucu öğeleri ve yapılan açısından ayrılıklar gösterse de, “polis”. “göstericiler” ve “polis”in gerçekleştirdiği “tutuklamak” eylemi iize nne kurulmuş oldukları için, aynı anlamı, aynı içeriği taşımaktadırlar. Ancak, bunlar yüzey yapıları ayrı, derin yapıları aynı olan tümcelerdir. Bu açıdan bakıldığında, bir ölçüde, eşanlamlı sayılabilirler. N. Chomsky’e göre, şöyle bir tümce, derin yapısında en az iki ileti saklar. “Kardeşim iyileşti”, tümcesi derin yapısında,



1. Kardeşim şimdi iyi

2. Kardeşim daha önce hastaydı



gibi iki ileti yanında ayrıca bir üçüncü iletiyi de taşır:



3. Benim bir kardeşim var.



Bunlardan (1) söylenen anlatu, (2) ve (3) ise söylenmeyen önvarsayım sal anlamlardır. Ancak, derin yapıdaki anlamlann yanında, bunlar yine «söylenmiş anlamlar»dır. Oysa aynı sözce



İlacı keselim.

Artık okula gidebilir.

Arkadaşlarıyla oynayabilir.

Artık tatil programımızı yapmalıyız.



gibi sayısız sözceyi ima yoluyla üretir. İmalardaki anlamlar derin yapıda «söylenmemiş» oldukları için bir niyet, bir düşünce boyutunda kalırlar.



Bir sözcede, konuşucular ve durum, derin yapıda bulunmayan başka anlamların da ortaya çıkmasında belirleyicidirler. Önce ses düzleminde, konuşucunun belli bir yöreye ait olma (toplumsal konum), eğitim durumu (birey sel konum) vb... yananlamlar yer alır. Bunların dışında, dilsel yapısındaki anlam yerdeşliğini bozmayacak, yine derin yapıda yer almayan bir dizi ruhsal boyutta örtük anlamlar ortaya çıkararak sözceye çok ayrı görünümler verebilir.
Üretici-Dönüşümsel Dilbilgisi Tasarısı



Dilin biçimsel bir dizge olduğu görüşüne dayanan günümüz dilbilimi, dilin simgesel görünümleri yerine «dönüşümsel» bir yapı olarak onun tüm biçimsel düzenini inceler. N. Chomsky, önce sözcük düzeyini bir kenara bırakarak, sözdizimsel işlevlerle birleşim haline gelebilen dilin temel birimi tümcenin yapısını ele alır. Daha sonra, temel sözdizimsel öğeler (özne ve yüklem) bülünüp, -cebirsel (X) ve (Y) simgeleriyle gösterilerek-, «üretimsel» denilen bir süreç sırasında isimlere ve eylemlere dönüşürler.



(Anlam sorunları yerini, dil evrensellerinin dilbilgisi kurallarına uygun, anlambilimsel açıdan da doğru tümceler üreten, bireşim sürecini betimleyen bir biçimselleştirmeye bırakır. N. Chomsky’nin üretici dilbilgisi, dilin neden bir göstergeler dizgesinden oluştuğunu araştırmaz.



Bunun yerine, dil denilen, dilbilgisi kurallarına uygun tümcelerin bir anlam yükü taşıdığı bu sonsuz sayıda yinelenebilen dizgenin biçimsel ve sözdizimsel işleyiş biçimini inceler. Böylece çağdaş dilbilim, dili tözel niteliğinden ayırarak anlamı, tümceler üreten sözdizimsel dönüşüm sürecinin bir sonucu olarak betimlemektedir. Görüldüğü gibi, çağdaş dilbilim F.de Saussure!ün dil anlayışını aşmıştır.

ÜRETİCİ BİR DİLBİLGİSİNE DOĞRU



ABD’de Zellig Harris önceleri Bloomfieldeci okulun doğrultusunda çalışmalar yapıyordu ve dilbilimsel çözümlemenin kuramsal tutarlılığını arttırmak için özellikle “Yapısal Dilbilim Yöntemleri” (1951) adlı kitabında dağılımsal çözümleme‘nin ilkelerini belirledi. Anlam ölçütünün kullanılmasını bir yana bırakarak (bu ölçüt, sözgelimi baron ve balon sözcüklerini birbirinden ayırt etmeye yarayan iki farklı sesbirimin [r] ve [ l ] nin bulunduğunu göstermeye yarıyordu) onun yerine daha kesin bir yaklaşım getirmek istiyordu.



Burada söz konusu olan, dilbilimsel betimlemeyi, sesbirimlerle biçimbirimlerin dağılımlarının dökümüne, yani bu birimlerin yer aldıkları bağlamların toplamına dayandırmaktı. Harris böylece cümleyi dolaysız kurucular’ına ayıran bir çözümleme geliştirdi.



Sözgelimi;



Genel müdür hediye verdi gibi bir cümle önce şu iki kurucuya ayrılır: Genel müdür/hediye verdi. Bunlar, Ahmet hediye verdi veya Genel müdür geliyor gibi daha yalın cümlelerin kurucularıyla yer değiştirebilecek özelliktedir.



Daha sonra, saptanan iki kurucu öğe de kendi aralarında bölümlenir: (genel) (müdür) / (hediye verdi). Ardından (genel) (müdür) / [hediye] [verdi] gibi yeni bir bölümleme yapılır ve böylece aşamalı bir biçimde en küçük birimlere kadar ulaşılmaya çalışılır.



Harris daha sonraki çalışmalarında özellikle sözdizimden kaynaklanan anlam belirsizlikleri sorunundan hareket ederek dönüşümsel dilbilim’e yöneldi: gerçekten de anlam ölçütünü reddetmesi sonucu, bir cümlenin anlam bakımından nasıl belirsiz olacağını ve bu belirsizliğin de nasıl ortadan kaldırılacağını açıklayacak biçimsel yöntemler bulmak zorunda kaldı.



Sözgelimi Türkçe’deki «Orta yaşlı erkek satış elemanı aranıyor.» cümlesi birkaç anlam taşıyabilir:



«Bir iş yeri, satış elemanı olarak bir erkek arıyor.»

veya « Orta yaşlı erkek satış elemanı (polisçe) aranıyor.»

veya «Orta yaşlı erkek satış elemanı, bela arıyor.»

veya «Orta yaşlı erkek satışı için bir eleman aranıyor.»

veya «Orta yaşlı erkek, satış elemanı arıyor.»



Bu güçlük çekirdek cümleye inilerek açıklanmaya çalışılır:

«Bir satış elemanı aranıyor (o, orta yaşlı ve erkek olmalıdır).»



Söz konusu anlamı belirsiz cümlede işte bu çekirdek cümlelerden hareket edilerek gerçekleştirilen dönüşümler sonucu kurulur. Bir başka alana ilişkin örneklerde de aynı yapıyı taşıyor gibi görünen cümlelerin ayrı dönüşümleri geçirmediği görülür.





Harris’in öğrencisi Noam Chomsky de bu dönüşüm kavramını bambaşka biçimde kullandı. Dilbilimin sınıflandırma evresini aşma düşüncesiyle dillerin ve dil yetisinin bir model’ini oluşturmaya çalıştı: bu amaçla da bir dilbilgisinin, sonsuz sayıda cümle üretmeyi sağlayan sonlu sayıdaki kurallar bütününden oluştuğu ilkesinden hareket etti. Öte yandan, Harris’in tersine, konuşucuların kendi dilleri hakkındaki bilgilerinin de (edinim) [anlamı belirsiz bir cümleyi veya dilbilgisi kurallarına uymayan bir cümleyi kavramayı, sonsuz sayıda cümle üretmeyi ve anlamayı sağlayan edinilmiş kurallar bütünü] dilbilimsel incelemenin konusu olduğu görüşünü kabul etti.



Ayrıca, bir cümlenin dilbilgisel kurallara uygunluğunun, anlamından bağımsız olduğu gerçeği üstünde durdu. Verdiği şu ünlü iki İngilizce örnek arasında:



1. Colorless green ideas sleep fnriously («renksiz yeşil düşünceler uyuyorlar çılgınca»);

2. Furiously sleep ideas green colorless (çılgınca uyuyorlar düşünceler yeşil renksiz»);



Birinci cümlenin İngilizce’nin dilbilgisel kurallarına uygun olduğunu, ikinci cümleninse söz konusu kurallara uygun olmadığını, ama her ikisinin de hiçbir anlam taşımadığım (şiirsel bir bağlam dışında elbette) gösterdi.



Demek ki Chomsky’ye göre sözdizimsel betimleme (veya üretici dilbilgisi) dilin bütün doğru cümlelerini üretmeyi sağlayacak kurallar bütünü olmak zorundadır.



Port-Royal’in «Genel ve Açıklamalı Dilbilgisi»nde ortaya atılmış görüşlere yeniden başvuran Chomsky, derin yapılar ile yüzeysel yapılar arasında bir ayrım yaptı: yüzeysel yapıların, dönüşüm kurallarının uygulanmasıyla derin yapılardan yola çıkılarak üretildiğini ileri sürdü.



Anlamı belirsiz cümleler örneğine yeniden dönecek olursak bu yaklaşıma göre, anlam belirsizliğinin yalnızca yüzeysel yapı düzeyinde var olduğunu söyleyebiliriz. Cümlenin üretim sürecini yeniden yaşamak, bir başka deyişle ilgili derin yapıyı bulmak için, dönüşüm kurallarım tersine uygulamak gerekir. Daha genel olarak belirtecek olursak, bir cümle, yeniden yazım kurallarının uygulanması sonucu ortaya çıkmıştır.
Chomsky’nin ortaya attığı kuramların gerek ABD’de gerekse Avrupa’daki etkisi büyük oldu ve bu kuramlar giderek daha karmaşık bir yapıya dönüştürüldü. Sözgelimi Chomsky’nin birçok öğrencisi üretici dilbilgisindeki temel nitelikli sözdizim bileşeni ile bu bileşene bağlı olan sesbilim ve anlambilim bileşenleri arasındaki bağıntıları araştırdı. Bunun sonucunda da birbirine rakip birçok farklı okul çerçevesi içinde son derece biçimselleştirilmiş bir kuram ortaya çıktı. Ama bu kuramda açıkça görülen tutarlı bir betimleme modeli oluşturma isteği (bu isteği bir bakıma Bloomfield’in ve Hjelmselv’in yaklaşımlarına da bağlayabiliriz) Soussure sonrası dilbilimde yaşanan bilimsellik çabasının bir kanıtı olarak değerlendirebiliriz.

Noam Chomsky ve Üretici - Dönüşümsel Dilbilgisi



SÖZDİZIMSEL YAPILAR



Aşağıdaki yazı A.B.D.’li dilbilimci N. Chomsky’nin 1957’de yayımlanan ve üretici-dönüşümsel dilbilgisinin birinci aşamasını oluşturan Syntactic Structures (Sözdizimsel Yapılar) adlı yapıtının Fransızca çevirisinden aktarılmıştır. Bkz.: Structures syntaxiques, Paris, Seuil, 1969, s.13,16.



1.

Giriş.



Sözdizim, özel dillerde tümcelerin kurulmasını sağlayan ilkelerin ve süreçlerin incelenmesidir. Belli bir dilin sözdizimsel incelemesinin konusu, bir dilbilgisinin kurulmasıdır; bu dilbilgisi, çözümlenen dilin tümcelerini üreten bir çeşit düzenek olarak kabul edilebilir. Daha genel olarak, dilbilimciler, üretme yeteneği olan (uygun) dilbilgilerinin altında yatan temel özellikleri belirleme işiyle ilgilenmelidirler. Bu araştırmaların sonucunda ortaya bir dil yapısı kuramı çıkmalıdır. Özel dilbilgilerinde yararlanılan betimleyici düzenekler, bu kuram içinde, özel dillere başvurmadan soyut olarak sunulacak ve incelenecektir. Söz konusu kuramın işlevlerinden biri de, her dil için bir dilbilgisi seçmeyi sağlayan genel bir yöntem yaratmak olacaktır; incelenen her dil için de, elde, tümcelerden oluşan bir bütünce bulunacaktır.



Dilbilim kuramının ana kavramı “dil(bilim)sel düzey” kavramıdır. Sesbilim, biçimbilim ya da dizimbilim gibi bir dil(bilim)sel düzey, temelde, dilbilgilerinin oluşturulmasında geçerli olan betimleyici bir düzenekler bütünüdür; sözcelerin bir çeşit gösterim yöntemini oluşturur. Bir dilbilim kuramının üretme yeteneğini belirlemek için önce bu kuram içindeki düzeyler bütününe denk düşen dilbilgisi biçimini kesin ve açık seçik olarak geliştirmek, ardından da doğal diller için, söz konusu biçimle ilgili yalın ve açıklayıcı dilbilgileri oluşturma olanağını araştırmak gerekir. (...)



2. Dilbilgisinin bağımsızlığı.



2.1. Sonlu ya da sonsuz bir tümceler bütününü bundan böyle “dil” olarak adlandıracağız; söz konusu tümcelerden her biri sonlu uzunluktadır ve sonlu bir öğeler bütününden oluşur. Bütün doğal diller, yazılı ya da sözlü biçimleriyle bu tanımlamaya uyarlar, çünkü her doğal dilin sonlu sayıda sesbirimi (ya da alfabesinde harfleri) vardır ve tümce sayısının sonsuz olmasına karşılık, her tümce bu sesbirimlerin (ya da harflerin) sonlu bir dizisi biçiminde gösterilebilir.



Biçimselleştirilmiş bir matematik dizgesindeki “tümceler” bütünü de bir dil olarak kabul edilebilir. Bir D dilinin dilbilimsel çözümlemesinin başlıca amacı, dilbilgisel dizileri (D’nin tümceleri) dilbilgisel olmayan dizilerden (D’nin olmayan tümceler) ayırmak ve dilbilgisel dizilerin yapısını incelemektir. D’nin dilbilgisi, böylece D’nin tüm dilbilgisel dizilerini üreten ve dilbilgisel olmayan dizilerin hiçbirini üretmeyen bir düzenek olacaktır. D için önerilmiş bir dilbilgisinin üretme yeteneğini deneme yolu da, ürettiği dizilerin gerçekten dilbilgisel olup olmadıklarını, yani yerli bir konuşucu tarafından kabul edilip edilemeyeceklerini, vb. belirlemektir. (...)





Dilbilgisinin amaçlarını anlamlı bir biçimde tanımlamak için, tümcelerin ve tümce olmayan bütünlerin bir ölçüde bilindiğini kabul etmek yeterlidir. Bir başka deyişle, kanıtlama için kimi sesbirim dizilerinin kesinlikle tümce olduğunu, kimilerinin de kesinlikle böyle olmadığını kabul edebiliriz. Dilbilgisi, birincileri içerebilecek, ikincileri de dışlayabilecek biçimde en yalın olarak düzenlendiği anda biz onu (birçok ara durum söz konusu olduğunda) kendi kendine karar vermeye bırakabiliriz. Açıklama yöntemlerinin en alışılmış özelliğidir bu. Demek ki, belli sayıdaki açık seçik durum, her hangi özel bir dilbilgisi için bir üretme yeteneği (uygunluk) ölçütü sağlayacaktır. Yalnızca bir tek dil, tek başına ele alınırsa, bu girişim yetersiz bir üretme yeteneği kanıtı sağlar, çünkü değişik birçok dilbilgisi açık seçik durumları düzgün bir biçimde inceleyebilir. Ama açık seçik durumların her dil için aynı yönteme göre oluşturulmuş dilbilgileri tarafından düzgün biçimde incelenmesini gerekli buluyorsak, genelleştirme yaparak çok güçlü bir koşul yaratabiliriz bundan. Bir başka deyişle, belli bir dilbilim kuramı, her dilbilgisinin, betimlediği dil içindeki tümcelerin oluşturduğu bütünceye bağlanma biçimini önceden belirler. Bu durumda elimizde çok güçlü bir üretme yeteneğini (uygunluk) sınama yolu• var demektir: Bu sınama yolu, hem “dilbilgisel tümce” kavramının “gözlemlenen tümce” açısın dan genel bir açıklamasını vermeye çalışan bir dilbilim kuramı için, hem de böyle bir kurama göre oluşturul muş dilbilgileri bütünü için geçerlidir. (...)


Noam Chomsky bir makalesinde diyor ki:

"Assuming that language has the same general properties of other biological systems, we should, therefore, be seeking three factors that shape the growth of language in the individual:

1. Genetic factors, the topic of universal grammar. These interpret part of the environment as linguistic experience and determine the general course of development to the languages attained.

2. Experience, which permits variation within a fairly narrow range.

3. Principles not specific to the faculty of language, including principles of efficient computation, which would be expected to be of particular significance for systems such as language, determining the general character of attainable languages."

Çeviri. "Dilin, diğer biolojik sistemlerle ortak genel özelliklere sahip olduğunu kabul edersek, bir şahıstaki gelişimini 3 etkende aramalıyıa.

1. Genetik etken, ki bu da evrensel dil ile ilgilidir.

2. Deneyim, ki bu da oldukça kısıtlı bir açılıma neden olur.

3. Dil yeteneği ile kısıtlı olmayan prensipler (ilkeler). Bu tür ilkelere etkin hesaplama ilkeleri dahil edilebilir, ki bunlar dil gibi özel sistemlerde ulaşılabilecek dilleri belirlemek açısından özellikle anlamlıdır."

Benim bu konuda ilk iki nokta hakkında ekleyeceğim herhangi bir sözüm yok. Ancak, üçüncü nokta oldukça önemlidir. Yer yüzünde tüm dünya dilleri incelendiğinde ana 2 dil yapısı ortaya çıkmıştır. Bunlar "eklemeli diller" ve "bükümlü diller"dir. Bükümlü diller Hind-Avrupa ve Sami dil gurupları, eklemeli diller ise Ural-Altay dil guruplarıdır. Üçüncü bir grup olarak Çince, tek heceli bir dil olarak görülebilir. Ancak Çince bir dil grubu değil tek başına bir dildir ve yayılmadan belli bir bölge içinde kalmıştır.

Eklemeli dillerin ilkeleri matematik ilkelerine benzer. Nasıl ki 1985 gibi sayı 19*100 + 8*10 + 5 gibi üç parçaya ayrılabilirse eklemeli dillerde benzer şekilde "yazmamış" sözcüğünü yaz + ma + mış şeklinde 3 parça olarak indirgeyip ayırabiliriz. Aynı şeyi bükümlü dillerde yapamazsınız. Örneğin, ingilizcede "yazmamış" "I did not know that he/she did not write" şeklinde 9 (hatta 10) sözcükle ifade edebilirsiniz ama bu açıklama, sözcük olmaktan çıkıp bir cümle haline gelmiş bir ifadedir. Bu ingilizce ifadeye matematiksel bir toplam olarak bakmak mümkün değildir.

Konu uNcHaiN tarafından (17-11-2012 Saat 03:32 AM ) de değiştirilmiştir..
uNcHaiN Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 27-02-2010, 05:47 PM   #5 (permalink)
Mesajlar: 3,291 | Albüm: uNcHaiN'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 254
Rep Puanı : 5155
Rep Derecesi : uNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond repute
İletişim:
Nicolai Hartmann

(1882-1950) XX. yüzyılın ilk yansında Alman felsefesini oldukça etkileyen, öğrencisi Takiyettin Mengüşoglu aracılığıyla Türkiye'deki felsefenin yol alışında da dolayli etkileri bulunan, "yeni varlıkbilgisi" akımı ve öğretisinin başlıca kurucusu Alman fılozof Hartmann 'ın çizdiği düşünsel yörünge daha ilk bakışta çağdaşı Heidegger 'inkine yakından benzemektedir. Nitekim işe öncelikle bilgi ile bilginin temelleri sorusuna yönelik Yeni Kantçı ilgilerine son vererek başlayan Hartmann, daha sonra "varlıkbilgisi", yani varlıkların Varlığı sorununa yönelmiştir.

Ama Heidegger 'in tam tersine bu bağlamda insanlara ya da "Dasein"a herhangi bir öncelik tanımamıştır. "Eleştiricilik uykusundan uyanması" ile birlikte Hartmann , aşkınsal idealizm, aşkınsal ben, pratik usun önceliği gibi pek çok Kantçı öğretiyi reddetmiştir. Bilginin varolan bilgiyi üretmediğini, bilinenleri de değiştiremeyeceğini gerekçe göstererek, bilgi kuramının kimi Yeni Kantçılar'ın sandığı gibi felsefenin tek uğraş alanı olmadığını savunmuştur. Hartmann' a göre asıl araştırılması gereken varlık; bilinen nesneler ile o nesneleri bilenin varlığıdır.

Yine de Hartmann 'ın Kantçılığı bütünüyle enson anlamda reddetmediği aşağıdaki sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır: "Filozoflar birtakım dizgeler kurmuşlar, belli sorunlar üzerine kafa yormuşlardır. Ama tam da seçtikleri dizgeden ötürü birtakım saçma sonuçlara ulaşmışlardır. Dizgeler reddedilmelidir; onlar geçmişte kalmış şeylerdir. Ancak sorunlar ölümsüzdürler fılozoflar da önerdikleri çözümlerle bu sorunlara kalıcı katkılarda bulunmuşlardır. Bu katkılardan biri Kant 'ın deneyimimizin kategorilerden oluştuğu yönündeki düşüncesidir. Kategorilerin öznel oldukları çıkarımında bulunan Kant, deneyimimizin şeylerin kendilerine uygulanamaz olduğunu göstermiştir." Kategorilerin hem bilişimizde hem de kendinde şeylerde bulunduklarını öne sürmesi Hartmann 'ın Kant ' tan ayrıldığı temel noktadır. Nitekim tam bu temel ayrılık noktasında Hartmann , etkileri özellikle görüngübilim geleneğinde son derece yakından duyumsanacak yeni bir varlıkbilgisinin temellerini atmıştır.

Hartmann 'a göre kendilikler aralarında bir düzeyler sıradüzeni oluşturmaktadır. En alt düzeyde uzay ile nedensellik kategorilerine konu fiziksel kendilikler bulunmaktadır. Bunların üstünde organik kategorilere konu bitkiler bulunmaktadır. Bitkilerden sonra gelen, bilinç ya da amaç gibi kategorilere konu çeşitli hayvan yaşamı formlarıdır. En sonra da toplumsal ve kültürel yaratılarıyla, Hegel'i alıntılayarak nitelendirdiği "nesnelleşmiş tin" olarak insanlar gelmektedir. Bu düzeyler ya da varlık katmanları çeşitli biçimlerde birbirleriyle ilintilidirler ama alttaki kendilikler hiçbir zaman için üsttekileri oluşturamazlar. Bu anlamda sözgelimi salt maddeden oluşan kendilikler bir bitkinin, hayvanın ya da insanın hiçbir bölümünde yer alamaz. Ne var ki bunun tam tersine yüksek bir varlık düzeyindeki kendilik daha aşağı düzeydeki bir kendilikte ya da ona karşılık gelen kategorilerde zorunlu olarak bulunmaktadır. Bu arı varlıkbilgisel ayrım doğrultusunda Hartmann, değerler alanını nasıl temellendirilmesi gerektiği sorusuna yönelmiştir.

Nitekim Hartmann 'ın felsefeye yaptığı en büyük katkı hiç kuşkusuz "değer- bilgisi" alanında kendisini göstermektedir. Hartmann , en genel anlamda söylenecek olursa, değerlerin ne Kant 'ın düşündüğü gibi ussal istencin yaşamasına dayalı olarak varolduklarını, ne de herhangi bir biçimde ahlâksal "yapmalısın" buyruğunca temellendirilebilir olduklarını düşünmektedir. Değerler, aynı matematik ile mantık doğruları gibi nesnel bir özler alanı oluşturmaktadırlar; dahası aynı onlar gibi a priori olarak keşfedilmeleri olanaklıdır. Değerler bu anlamda Hartmann'a göre karmaşık sıradüzenli bir dizge oluşturmaktadır. Tıpkı varlıkbilgisinde olduğu gibi, daha yüksek değerlerin gerçekleşimi, daha düşük değerlerin, yani öncelikle ahlâksal olmayan ya da en yalınkat olan değerlerin gerçekleşimine dayalıdır.



Bu anlamda Hartmann 'a göre ilişki önce aile değerlerine sahip çıkılmadan ya da toplum yaşamındaki ödevler yerine getirilmeden herhangi bir biçimde "aziz" olunması olanağı yoktur. Bununla birlikte değerler kendi aralarında bir çatışma yaşayabilirler. Nitekim böyle özel durumlarla karşılaşıldığında doğru eylemin ne olduğunu belirlemek için yapılması gereken, farklı değerlerle çoğunlukla birbiriyle çatışan erdemler arasında bir değer bileşimi oluşturmaktır. Değerlerin insan eylemleri olmadan gerçekleştirilmelerinin olanaklı olmadığını savunan Hartmann , değerlerin enson gerçekleşimine kefil olabilecek insanüstü bir güç olmadığına inanmaktadır. Bu bağlamda insanın .olmadığı bir dünyada değer ile anlamın varlığı da söz konusu değildir. Eğer bunun tersi gerçek olsaydı, Hartmann 'a göre insan özgürlüğü çok büyük ölçüde sınırlanmış olacaktı. Bu durumda önceden gaçekleştirilmiş değerleri gerçekleştiremeyeceğimiz gibi, değerlerin enson anlamda gerçekleştirilmeleri de söz konusu edilemezdi; çünkü bengisel anlamda değerlerin gerçekleşmesi Tanrı'ya özgü bir yetiyi zorunlu kılacaktı.

Hartmann 'ın felsefı düşünceleri ile XX. yüzyıl Alman düşünürleri arasında yakın benzerlikler söz konusudur. Sözgelimi, bir yandan Scheler gibi nesnel değerlerin varlığına inanan Hartmann , öte yandan Heidegger gibi varlığın bilgiden önce geldiğini düşünmektedir. Bununla birlikte aralarında birtakım ayrımlar da yok değildir. Scheler de Heidegger de kendilerini felsefenin akış yönünü değiştirme savıyla ortaya çıkmış birer devrimci olarak görmüşlerdir. Buna karşı, Hartmann 'a göre felsefe açıkça demirbaş, başsız sonsuz sorunların çözümüyle ilerlemektedir. Bu anlamda felsefe, felsefe için yapılmak zorundadır; yoksa Heidegger'in belirttiği üzere yaşama ya da varoluşa yazılmış ya da yazılacak bir önsöz değildir felsefe. Bu açıdan bakıldığında, Hartmann için herhangi bir özne tasarımına, "Dasein"ın Heidegger felsefesinde taşıdığı öncelik gibi varlıkbilgisel bir öncelik tanınamaz.

Heidegger düşüncelerinde yukarıdan aşağıya doğru ilerlerken, Hartmann tam tersi yönde ilerlemeyi doğru görerek daha aşağıda olan varlık katmanlarından başlayarak giderek daha yukarıdakilere yönelen bir düşünme yordamını benimsemiştir. Sözgelişi "gerçek zaman", fıziksel nesneler ile olayların meydana geldiği birlik içinde akan zamandır. Buna karşı insan farkındalığına karşılık gelen "yaşama zamanı", gerçek zamanı içine yerleşmiş olmakla birlikte onun doğasını belirlemek gibi bir yeti taşımamaktadır. Nietzsche ile Kierkegaard 'ın en genel anlamda varoluşçu olarak nitelenebilecek görüşlerine karşı büyük bir duygudaşlık besleyen Hartmann , şaşırtıcı bır biçimde bu iki düşünürün düşmanı Hegel ' e de büyük bir yakınlık duymaktadır. Bu ilk bakışta çelişkili görünen durum gerçekte Hartmann 'ın önyargısız bir biçimde hangi düşünürde önemli gördüğü ne varsa alabilme yetisi taşıyan esnek bir felsefe konumu geliştirebilmiş olmasının başlıca nedenidir.

Hartmann'ın felsefece düşünüşünü serimlediği başlıca yapıtları şunlardır:

Yeni Kantçı Marburg Okulu'nda yer aldığı dönemin görüşlerini yansıtan ilk yapıtı Platon Logik der Seins (Platon'a Göre Varlığın Manası, 1909);

Philosophıe Grundfragen der Biologie (Biyolojinin Temel Felsefe Sorunları , 1912);

Grundzüge einer Metaphysik der Erkenntnis (Bir Bilgi Metafiziğinin Temelleri , 1921);

Yeni Kantçılık' tan kopuşunun izlerinin iyice belirginleştiği iki ciltlik Die Philosophie der Deutschen Idealismus (Alman İdealizminin Felsefesi , 1923-1929);

Ethik (Etik, 1926);

Das Problem der geistigen Seins (Tinsel Varlık Sorunu , 1933);

Filozofların çoğunluk düşündüğünün tersine varlıkbilgisinin bilgikuramına değil de bilgikuramının varlıkbilgisine dayanması gerektiğinin temellendirilmeye çalışıldığı, bu amaçla da bir nesnenin düşüncesinin ya da bilgisinin olabilmesi için öncelikle o nesnenin varlığını zorunlu olduğunun savunulduğu Neue Wege der Ontologie (Varlıkbilgisinin Yeni Yolu , 1942)

Son olarak Philosophie der Nature (Doğa Felsefesi , 1950).
uNcHaiN Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 01-03-2010, 09:15 PM   #6 (permalink)
Mesajlar: 3,291 | Albüm: uNcHaiN'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 254
Rep Puanı : 5155
Rep Derecesi : uNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond repute
İletişim:
Newton

Isaac Newton, Galilei’nin öldüğü yıl ve Descartes’ın Felsefenin İlkeleri (Principia philosophiae) adlı eseri yayımlanmadan iki yıl önce, 1642 yılında, İngiltere’de Lincolnshire ilini Woolsthorpe beldesinde dünyaya geldi. XVII. yüzyıldaki ilk büyük bilginler kuşağının yarattığı bilgiler yerini bulmuştur. Nitekim, Newton’ın kendisi, 5 şubat 1676’da, Robert Hooke’a gönderdiği bir mektupta, Bernard de Chartres’ın ünlü ifadesini kullanarak, «devlerin omuzlarına tutunduğu için daha uzağı görmekte olduğunu» söylemiştir. Kavramlarda yenilik, sentez, tümdengelim yönteminin gerekliliği bu üç özellik, Newton’ın yaratıcı çalışmasının anlamını özetler. Kavramlarda yenilikler, renk olayını matematikselleştirdiğinde veya evrensel çekimi ortaya koyduğunda; sentez, hareket bilimini geliştirirken, Galilei’nin, Descartes’ın ve Huygens’in çalışmalarını birleştirmesinde; tümdengelim yönteminin gerekliliği, ilk gerçek akılcı mekanik kitabı olan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri’nde (Philosophiae Naturalis Principia Mathematica) doğaya egemen olan ilkeleri ortaya koyduğunda kendini göstermiştir


Babasının erken ölümü yüzünden, çocukluğunu annenin egemen olduğu bir ev ortamında geçirdikten sonra, Newton (annesinin yeniden evlenmesi onun çok zor katlandığı bir şey olmuştur), 5 haziran 1661’de, Cambridge’te Trinity College’a girdi ve 1665’te bachelor of arts, derecesi aldı.


Bu yetişme çağının ilk karne döneminde, orada aldığı derslerin bazılarının adları elimizde bulunmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde, Eukleides üzerinde Kepler’in çalışmaları, özellikle, optik üzerinde, Galilei’nin diyalogları üzerinde, Descartes’ın “Geometri” kitabı ve John Wallis’in “Sonsuzküçükler Hesabı” (Arithmetica Infinitorum) kitabı üzerinde durmuş ve düşünmüştür. Walter Chaderon’ın Epikuros ve Gassendi hakkında ve atomculuğun yeniden ortaya çıkışıyla ilgili yazılarını okumuştur. Ayrıca, Aristoteles’i de incelemişti (özellikle, Organon ve Nikomalsos’a Etik kiraplamu). Büyük İngiliz bilimadamları Robert Boyle ve Robert Hooke’un son çıkan yayınlarının sayfalarına notlar düşmüştür.



Newton, 1665 haziranında, Cambridge’ten ayrılır ve doğduğu yer olan Lincolnshire’a döner. Bir veba salgını İngiltere’yi kasıp kavurmaktadır, bu yüzden, üniversite 1666’ya kadar kapalı kalacaktır. İşte, akademik zorunluluklardan ayrı kaldığı bu aylar süresince Newton, matematikteki, optikteki ve gök mekaniğindeki en büyük keşiflerinin temellerini bu sırada atmıştır. Gerçi bu çalışmalarla henüz daha işin başındadır ve onların nihai biçimlerini almaları daha zaman alacaktır. Bununla birlikte, bu birkaç ay, Newton’ın yaşamının en verimli evresi sayılabilir. Nitekim, dörtnala geçen 1665-1666 yıllarına ait bu dönem, Annus Mirabilis, “Muhteşem Yıl” diye anılır.



Newton, 1669’da, Trinity College’da 1664 yılında kurulan matematik kürsüsünün başına geçer; bu görevde 1695’e kadar kalacaktır. İlk yıllarda derslerini optiğe (1670-1672), aritmetik ve cebire (1673-1683) ve mekaniğe (1684-1685) ayırır; “Doğa Felsefesinin Matematik İlkelerini”, Edmond Halley’in etkisiyle ancak 1687’de yayımlayacaktır (bu kitabın iki yeni baskısı 1713 ve 1726’da yapılacaktır). Bu arada, 1672’de, özellikle, kendi yansımalı teleskobunu takdim etmesi dolayısıyla, Royal Society’ye (Londra Kraliyet Demeği) üye kabul edilir.



Matematik İlkeler? nin yayımlanmasından sonra mekanik ve optikteki çalışmalarını sürdürür; bununla birlikte, büyük yaratı dönemi artık tamamlanmıştır. Artık, temel savların daha da geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi söz konusudur. Nitekim, kendisine karşı çıkan başlıca hasmı Robert Hooke’un ölümünden sonra, büyük eseri «Optik»i (Opticks) 1704’te yayımlatır.



Bu dönemde, zamanının büyük bir bölümü resmi görevlerde geçer 1696’da, Darphane’ye girer ve 1700’de buranın müdürü olur; bu görev, ona İngiltere’de basılan madeni paraların sorumluluğunu yüklemiştir (madeni para basımını daha da iyileştirmeye çalışacak ve sahte paraları ayırt edecektir). 1703’te, Royal Society’nin başkanlığına seçilir; burada, kılcallık olayı ve elektrik üzerine yapılan çalışmaları yönetecektir Bu iki görevi de ölümüne kadar (1727) sürdürecektir.

(….)

Dünya Sisteminin Matematikselleştirilmesi.

Newton, 1687’de kırk beş yaşındadır ve “Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri” Londra’da yayımlatır. «Matematik İlkeleri» üç bölüm veya üç kitap olarak sunulmuştur. Birinci kitap, tümüyle matematiksel bir bakış açısından, ortamların dirençlerin den bağımsız olarak hareket bilimine bağlı sorunları ele alır. İkinci kitap, esas olarak cisimlerin, direnç gösteren ortamlardaki hareketlerine, özellikle, eğik atışlarda karşı koyuşun hız gibi, hızın karesi veya her ikisinin de bir araya gelişi gibi değiştiği hareketlere ayrılmıştır. Newton, aynı zamanda, en az dirence sahip olacak katı cismin biçimi hakkındaki sorunları da ortaya koymuş ve Torricelli’nin akış yasasının kuramsal doğrulanmasını ele almıştır. Bu ikinci kitap, Descartesçı burgaç varsayımının keskin bir eleştirisini içermektedir. Bu eleştirinin biçemi, Descartesçı geometrik kozmolojiyle, Newton’ın fiziko-matematiksel tümdengelimli yapısı arasındaki karşıtlığı mükemmel bir şekilde gözler önüne sermektedir. Üçüncü kitap, ilk iki kitabın ulaştığı sonuçları yeniden ele almakta ve onları fiziksel problemlere uygulamaktadır (gezegenlerin ve Ay’ın hareketleri, Dünya’nın biçimi, gelgit kuramı..)



«Matematik İlkeleri» iki başlangıç bölümüyle açılır: «Tanımlar ve «Aksiyomlar veya Hareket Yasaları». «Tanımlar» bölümü, özellikle, şu kavramları tanımlar: madde niceleği («madde niceliği, cismin hem yoğunluğundan, hem hacminden elde edilen ölçüdür»), hareket niceliği (hareket niceliği, cismin hem hızından, hem madde niceliğinden elde edilen değerdir.), erkiyen kuvvet (via impressa) bu kuvvet, durgun haldeki veya düzgün doğrusal hareket halindeki bir cismin durumunu değişterecek etkidir.

Bu tanımlar kümesi, mutlak mekan ve mutlak zamanın çok ünlü tanımlarını veren bir açıklamayla son bulur:

1) Mutlak, gerçek ve matematiksel zaman, kendinden ve kendi doğasından başka hiçbir dış etkene bağlı olmadan, hiç değişmeden akar; ona, süre de denebilir. Göreli, görünüşte ve gündelik zaman, hareket sayesinde sürenin dışsal ve duyulur ölçüsünü verir ve yaygın olarak gerçek zamanın yerine kullanılır; saat, gün, ay ve yıl gibi.

2) Mutlak mekân, hiçbir dışsal şeye bağlı olmadan, kendiliğinden her zaman vardır ve hareketsizdir. Göreli mekân, mutlak mekânın hareketli boyutu ya da ölçüsüdür; cisimler karşısındaki konumu itibariyle duyularımız tarafından belirlenmiştir ve yaygın biçimde hareketsiz mekân olarak algılanır.»

«Aksiyomlar veya Hareket Yasaları» bölümü, mekaniğin üç büyük yasasını, ilk kez bugün onları bildiğimize çok yakın bir biçimde bir araya getirir. Æİlk yasa, eylemsizlik ilkesini, yani, düzgün doğrusal hareketin korunumunu ifade eder: «Her cisim, dışardan bir kuvvet etkimediği sürece ya durgun halde kalır ya da düzgün doğrusal hareketini sürdürür.»

Æİkinci yasa şöyle ifade edilmiştir: «Hareketin değişmesi, etkiyen kuvvetle orantılıdır; ve hareketin etkidiği yönde bir doğru boyunca sürer.» Bu yasanın, bugün «Newton yasası» adı altında bildiğimiz diferansiyel terimlerle ifade edilmiş yasayla karıştırılmaması gerekir. Newton burada «hareket değişiminden», bu değişimin meydana geldiği zamanla ilgili hiç bir belirleme yapmadan söz etmektedir. Eğer bu yasanın modern terimlerle yazılması istenirse, en yakın ifade şöyle olacaktır: F = D (m v); burada F etkiyen kuvvet, m kütle ve v’ hızdır; D (m v) ise «hareketin değişimi»ni temsil etmektedir. Bu açıdan bakılırsa, etkiyen kuvvetin, terimin modern anlamında bir kuvvet değil, ama bir itme olduğu söylenebilir.

ÆÜçüncü yasa, etki ve tepkinin eşitliği hakkındadır; «Her etkiye karşı her zaman ona eşit bir tepki vardır; yani, iki cismin bir birbirleri üzerine uyguladıkları karşılıklı etkiler her zaman eşit ve karşıt yöndedir.» Matematik İlkelerinin 1685’teki yazımı sırasında, ilk taslaklarda yer almayan bu üçüncü yasa, Newton’a, 111. Kitap’ta evrensel çekim yasasını tüm kapsamıyla formüle etme olanağı vermiştir.

İşte, bu «Tanımlar» ve bu «Aksiyomlar veya Hareket Yasaları» temelinde, merkezcil kuvvetlerin etkisi altındaki cisimlerin hareketleri matematiksel bir varoluşa kavuşmuş oldu. Newton, bu amaca ulaşırken, klasik geometrinin Eukleides’ten kaynaklanan matematiksel yöntemlerini, çalışmalarına dahil etti; ama bu yöntemlerle, bir yandan koniklerin incelenmesine dayalı (1. Kitabın IV. ve V. bölümleri) birçok sonuçta kitabını zenginleştirirken, öte yandan, 1. Kitabın «Birinci ve Sonuncu Sebepler Yöntemi» adını verdiği birinci bölümüne sonsuzküçük geometri hakkındaki usavurmaları içeren bir bölüm eklenmiştir. Bununla birlikte, Newton’ın 1670 yıllarından itibaren ilk ilkelerine sahip olduğu «akışkanlar yöntemi»ni kanıtlamalarında kullanmadığını görmek (II. Kitabın II. 1.emması dışında) ilginçtir.

Merkezcil Kuvvetlerden Evrensel Çekime

Matematik İlkeleri’nin (Principia) getirdiği yeniliği ve ortaya koyduklarını tüm boyutlarıyla kavramak için, bu incelemenin ispatlama konusundaki tutumuna bakmak gerekir.

Merkezcil kuvvetler kuramının ve evrensel çekim varsayımının ortaya konması bu açıdan iyi bir örnek oluşturmaktadır.

Kepler’in üç yasasından biri olan alanlar yasası, gök mekaniğinin gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır (birinci yasa, gezegenlerin, odaklarından birinde Güneşin bulunduğu bir elips çizdiğini ifade eder; ikincisi, ünlü alanlar yasasıdır ve bir gezegeni Güneş’e birleştiren doğru parçasının eşit sürelerde eşit alanları taradığını öne sürer; üçüncü yasa, elipslerin boyutlarını dönme süreleriyle bitleştirir, yani, gezegenleri yörüngelerini tamamlamak için gereksindikleri zamana bağlar (bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçirdiği sürenin karesi, onun Güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır).

Newton, merkezi kuvvetlere tabi cisimlerin hareketlerinin incelenmesinde alanlar yasasının önemini fark etmişti. Bu sebepten, Principia’nın 1. kitabının II. bölümü iki önermeyle açılır; ilkinin karşılığı olan ikinci önermenin hedefi, ivmeli veya merkezi kuvvetli bir hareketin karakteristik özelliğinin bir düzlemde alan tarama hızının değişmez olduğunu veya böyle bir hareketle taranan alanın zamanla orantılı olduğunu ortaya koymaktır. Böyle bir özelliğin bilinmesi, bu alan zamanı belirlemek için kullanılabileceğinden, merkezi kuvvetler kuramının kurulmasına çok önemli bir katkı sağlar.

Buna göre, Principia’nın 1. kitabının 1. önermesi şöyle olur; «Eğrisel hareket yapan cisimlerin, kuvvetlerin hareketsiz merkezine yönelik çizgilerle çizdikleri alanlar, hareketsiz düzlemlerin içindedir ve zamanla doğru orantılıdır».

Bu ilk sonuç, Newton’ı, 4. önermeyi ortaya koymaya yöneltti; önerme, bir noktadaki merkezi kuvvetlerin şiddetinin genel bir ifadesini veriyordu. Bu önerme, Newton’a, hareketli cisimlerin aralarındaki uzaklığın ve verilen kuvvetin merkezinin fonksiyonu olarak belirlenmiş kuvvetin ifadesini elde etme olanağını verdi. Böylelikle, eğer bir örnek ele almak gerekirse, 11. önerme («Bir elips üzerinde dönen cisim, elipsin odaklarından birine yaklaştığında merkezcil kuvvet devreye girer»), merkezi kuvvetin «kuvvet merkezinin uzaklığının karesiyle ters orantılı» olduğu yolundaki çok iyi bilinen sonuca götürecektir.

Bu önerme, gök mekaniği çalışmalarını haber vermektedir ki, kuvvet merkezi artık matematiksel bir nokta değil, kütleye sahip bir cisimdir ve etkileşime girebilir (XII. bölümün 75. önermesinde, Newton, birbirini çeken cisimlerinin kütlesinin onların merkezlerinde toplanmış gibi düşünülebileceğini ortaya koymuştur).

Bu yeni durum, 1. kitabın XI. bölümünde Newton tarafından hassasiyetle vurgulanmıştır; «Merkezi kuvvetler tarafından karşılıklı olarak çekilen cisimlerin hareketi hakkında».

Böylece, Newton, ilkin «iki cisim problemini (önerme 57’den 65’e), daha sonra «üç cisim problemini (66’dan 68’e) ele alır ki, bunlar üzerine çalışmalar son derece titizlikle yapılmıştır. Gerçekte iki cisim problemi bugün yetkinlikle çözülmüşken, üç cisim

problemini (66’dan 68’e) ele alir ki, bunlar üzerine çalışmalar son derece titizlikle yapılmıştır. Gerçekte iki cisim problemi bugün yetkinlikle çözülmüşken, üç cisim ve yukarısı için, yüksek kabul gören yaklaşık çözümler olmasına karşın, genel çözüm yoktur; gezegenlerin hareketleri ya da uzay araçlarının atılması sırasında gökbilimcilerin yaptıkları hesaplar, bunun kanıtıdır. Newton kendi hesabına, iki cisim problemi için, cisimlerden birini yapay olarak sabit alıp (kütlesi daha büyük olanı) çok zekice bir çözüme ulaşmıştır. 1. kitabın Xl. bölümünde geliştirilen bu gidiş, tüm anlam ve içeriğini III. kitapta bulacaktır; şöyle ki, gök cisimlerinin hareketinin gökbilimsel gözlemlere dayanarak evrensel çekim yasası tarafından yönetildiği gösterilmiştir. Bu demektir ki, tüm cisimler bir birbirlerini kütlelerinin çarpımıyla doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir kuvvetle çekmektedirler.

Gezegenlerin ve onların uydularının hareketlerinin ve özelikle, Ay’ın hareketinin incelenmesinden yararlanılarak ulaşılan sonuçlar anlaşıldıktan sonra -bu sonuçlar merkezi kuvvetle çekim arasındaki özdeşliğin ortaya konması olanağım veriyordu (bu anlamda denebilir ki, Ay her an, tıpkı atılan bir taşın veya bırakılan bir elmanın düşmesini sağlayan aynı nedenden dolayı Dünya’nın merkezine doğru düşmektedir; ama Ay, aynı zamanda, teğeti izleyen bir hareketle hareketlenmiştir ve eğik atış probleminde olduğu gibi, iki hareketin birleşimi eğrisel harekete neden olmaktadır)- Newton, kuyrukluyıldızların hareketlerini ( 42 arası önermeler), gelgit olayını (önerme 46) ve Dünya’nın kutuplardaki basıklığını (önerme 19) incelemiştir. XVIII. yüzyılda, Haley tarafından 1681-1682’de gözlenen kuyrukluyıldızın geri dönüşünün çok büyük bir hassasiyetle öngörülmesi ve Dünya’nın kutuplardaki basıklığı ve ekvatordaki durumunu belirlemek için meridyen yaylarının, sırasıyla Maupertius (1736-1737’de Laponya’da yapılan araştırma gezisi) ve Bouguer ile La Condamine (1735-1744 arasında Peru’da yapılan araştırma gezisi) tarafından gerçekleştirilen ölçümleri, Newton’ın çalışmalarını görkemli bir biçimde gözler önüne serecektir.

Dünyada ve gökte olanlar aynı ilkelere dayanır.

Newton, İngiltere tarafından ulusal kahraman olarak kabul edilmeden ve Westminster Mezarlığı’na gömülmeden önce, Hooke’a, Leibniz’e, Fransız Descartesçılarına (bunlar, kuvvet ve uzaktan etki kavramlarında ortaçağdan kalma bir iz bulmaktadırlar) ve Cizvit bilimadamlarına karşı, bazen şiddetle kendini savunmak zorunda kalmıştır. Ayrıca, 1665-1666 yıllarındaki sezgileri üzerine anlatılan birçok anekdot kendi tarafından eklenmiş olabilir (Annesinin mevye bahçesinde kafasına düşen elma örneğinde olduğu gibi). Ancak, Voltaire ve Kant’tan itibaren Newton’ın öne sürdüğü sonuçlar düpedüz ve yalın doğru sayılmıştır.

Çok açık bir biçimde ifade edilen bazı kavramlara dayanan tümdengelimli yapı, şimdi, hareket biliminin gelişimine yön vermekte ve akılcı mekaniğe yolu açmaktadır. Aristoteles’in evren görüşü olan hiyerarşik düzen içindeki dünyalar (Ayaltı ve Ayüstü dünyalar) yerini birleşmiş bir Evren görüşüne bırakmıştır ve bundan böyle Dünya’da geçerli ilkeler ve yasalarla gökte geçerli olanlar aynıdır. Bizim Evrenimiz artık doğmuştur.
uNcHaiN Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 01-03-2010, 09:17 PM   #7 (permalink)
Mesajlar: 3,291 | Albüm: uNcHaiN'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 254
Rep Puanı : 5155
Rep Derecesi : uNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond repute
İletişim:
NIETZSCHE

HAYATI


Nietzsche, 13 Ekim 1844’de küçük bir Alman kasabası olan Röcken’de doğdu.Nietzsche’nin çocukluğundan itibaren müzikten hoşlanan bir ruha sahip olduğu söylenir.1858’den itibaren altı yıl Pforta Kolejinde parasız yatılı olarak okuyan filozof, o zamanlar en çok İncil okumaktan hoşlanıyordu.
1864’te papaz olmaya karar veren Nietzsche, aynı yıl Bonn üniversitesinde klasik filoloji okumaya, 1865-66 yıllarında ise Leipzig üniversitesinde çalışmaya başlar.



Nietzsche’nin dine olan inancında işte bu dönemlerde bir körelme söz konusu olmuştur. Schopenhauer’u onun “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” adlı eseri vasıtasıyla tanıması da, yine bu dönemlere rastlar.1867’den 1868’e kadar bir yıl Prusya ordusunda askerlik yapan Nietzsche,yine aynı dönemde eski ozanlardan, görev yapan Nietzsche, hem miyop olduğu ve hem de bir seferinde attan düşüp yaralandığı için askerlikten çıkarılmış, işte bu sıralarda ahlakçı olduğu kadar aristokrat bir düşünceye sahip olan Yunan ozanı Tegnis’i incelemiştir.Nietzsche, 1868-69 yıllarında ilk kez Richard Wagner ve Liszt’in kızı Cosima ile tanışır.Aynı yıl İsviçre’deki Basel üniversitesine klasik filoloji bölümünün boşalması nedeniyle, hocası Ritchl’in de tavsiyesiyle doktoraya bile gerek duyulmaksızın, aynı üniversitede filoloji profesörü olarak göreve başlar.Aslında amacı bir arkadaşı ile kimya çalışmak olan Nietzsche’nin niyetinde filoloji üzerine çalışmak yoktur.Fakat hocasının ısrarı üzerine görevi kabul eder.İsviçre vatandaşlığına geçerek 1869’daki Fransız- Alman savaşında Prusya askerlerine hastabakıcılık yapmak için savaşa katılır.



Dizanteri ve difteriye yakalanan Nietzsche bir yıl sonra, askerlikten bir kez daha ayrılmak ve savaştan dönmek zorunda kalır.Sağlık durumundaki bu bozukluk Nietzsche’nin iklim değişikliklerine paralel olarak seyahat yapmasına sebep olmuştur.Hatta bazı Nietzsche yorumcuları, özellikle de psikoloji ile ilgili olanlar, Nietzsche’nin sağlık durumunun kötü olması ve onun her zaman güce ihtiyaç duymasıyla felsefesi arasında çok yakın bir ilişki bulunduğu kanaatindedirler. Özellikle güç isteme doktrini bu çeşit psikolojik tahlillere tabi tutulmaktadır.1879’da hastalığı artan Nietzsche kürsüsünü terk etmek zorunda kalır.Malulen emekli edilen filozof bundan sonraki yaşantısı oldukça sıkıntılı bir şekilde ve çoğunlukla da seyahat ederek geçirmiştir.1889’da delirmiş, ve nihayet 1900’de Weimar’da annesi ve kız kardeşinin yanında ölmüştür.



ESERLERİ



Nietzsche çağı itibariyle 19. yüzyılın sonlarında yaşamış olsa da, etkileri itibariyle çağdaş bir filozof olarak düşünülebilir. O, yirmi beş yıllık bilinçli yaşamında arkasında düşüncenin kendinden sonraki seyrini derinden etkileyen bir çok eser bırakmıştır. Onun eserleri de tıpkı yaşamı gibi oldukça karmaşık ve çetrefillidir.İlgi alanlarının çeşitliliği, şiir ve aforizmalarla konuşması, sistem karşıtı bir felsefe anlayışına sahip olması, oldukça sıkıntılı ve hastalık içinde bir yaşam sürmesi, vb. hususlar, eserlerine de yansımış ve yorumcuları birbirinden oldukça farklı düşüncelere sevk etmiştir. Yorumcular, Nietzsche’nin felsefesini ve eserlerini, onun hayatının belli periyotları ile ilişkilendirip, üç döneme ayırarak ele alırlar.

Birinci dönem, Nietzsche’nin ilk yazılarını da kapsayan ve onun Schopenhauer ve Wagner’in etkisinde kaldığı dönemdir.Bu dönemi [Die Geburt der Tragödie aus dem Geiste der Musık ]( Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu) adlı eseri temsil eder.Bu eserde Nietzsche, Sokrates öncesi Grekler’in yaşamın olanca acımasızlığına karşı onunla başa çıkma doğrultusunda ortaya koymuş oldukları tragedyalara dikkat çeker.Tragedyalar Nietzsche’ye göre: oluşun dayanılmaz ağırlığı altındaki Grekler’in, sanat vasıtasıyla hayatı çekilir hale getirdikleri eserlerdi.



Nietzsche’nin bu döneme ait diğer eserleri ;

ilk eseri olan

Die Philosophie im tragischen zeitalter der Griechen (Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe)

ve

Unzeitgemaesse Betrachtungen (Çağa Uymayan Düşünceler) adlı eserinin alt başlıkları şeklinde kaleme alınan şu çalışmalardır:
David Strauss, der Bekenner und Schriftsteller ( David Strauss, Dindar ve Yazar, (1873))
Vom Nutzen und Nachteil- der Historie für das Leben (Yaşam İçin Tarihin Yararları ve Zararları),(1873)
Schopenhauer als Erzieher (Eğitimci Olarak Schopenhauer, (1874)
Richard Wagner in Bayreuth (Richard Wagner Beyrut’ta, (1876)

Nietzsche’nin filozof kariyerinin ikinci dönemi, 1876-1882 yılları arasındaki döneme tekabül eder.Nietzsche’nin bu döneme geçişiyle Wagner ile arasının açılması arasında yakın ilişki vardır.Wagner’in aşırı milliyetçi ve antisemitik tutumları ile Nietzsche’nin ulus kaynaklı geleneksel değerlere karşı olan tavrı arasındaki gerilim, nihayet Wagner’in 1878’de yazdığı Parsifal Operası ile son noktasına ulaşır.

Nietzsche’nin ikinci dönemi ise, onun 1878’de kaleme aldığı ve üç bölüm halinde yayınlanan Menschliches, Allzumenschliches (İnsanca Pek İnsanca) adlı eseri temsil eder.Bu dönemde Nietzsche’nin ilk dönemdeki Sokrates karşıtı tavrı adeta tersine dönmüş, Sokrates artık yüceltilmeye başlanmıştır.Bu dönem, Nietzsche’nin bilimi şiire yeğlediği, kabul edilmiş tüm inançları sorguladığı ve adeta Fransız Aydınlanmasının akılcı bir filozofu rolüne girdiği dönemdir.Bu dönemde Nietzsche’nin felsefesi pozitivist bir karaktere bürünmüştür. O ciddi bir metafizik eleştirisine girişir ve insan bilgisinin ve deneyiminin metafiziği gerekli kılan özelliklerinin, materyalist bir perspektifle açıklanabileceği doğrultusunda fikirler ortaya koyar. Nietzsche bu dönemde iyi ve kötü ayırımını topluma yararlılık – zararlılık ölçütü ile temellendirir.Yine bu dönemde Nietzsche, Greklerdeki “arkhe” anlayışına benzer bir şekilde arkhesi “ana-bir” olan, panteistik bir felsefi düşünce geliştirir.



Nietzsche’nin bu döneme ait eserleri ise şunlardır:

Vermische Meinnungen und Sprüche ( Karışık Kanılar ve Maksimler, (1879)) ( Bu eseri insanca Pek İnsanca’nın sonuna ekler)
Der Wanderer und sein Schatten (Gezgin İle Gölgesi, (1880)) ( Bu eser de İnsanca Pek İnsanca’nın ikinci ve son bölümü olarak yazılmıştır)

Nietzsche yine bu dönemde, Sils – Maria’dayken Ebedi Dönüş öğretisini geliştirmiştir.Buna göre, evrende herşeyin bir ebedi döngüsü söz konusudur. Eğer evren hem ileriye hem de geriye doğru sonsuzsa ve evreni oluşturan unsurlar da sınırlı ise, evrende oluşa gelen olaylar, bu sonsuz zaman içerisinde, tıpkı geçmişte defalarca tekrarlandığı gibi ileride de tekrar edecektir. Nietzsche, adeta biriçe doğma ile elde ettiği bu düşüncelerini, daha sonra Pers bilgesi Zerdüşt’ün diliyle aktaracaktır. Nietzsche’nin üçüncü dönemine bir geçiş niteliği olan bu sürecin diğer bir kitabı da, 1882’de yazdığı ve beşinci bölümünü ise ancak 1882’de ekleyebildiği, Die Fröhliche Wissenschaff (Şen Bilim) adlı eseridir.
Bu kitapla Nietzsche Tanrı’nın ölüm haberini vererek özgür ruhlara yeni ufuklar açmayı dener.Bu, aynı zamanda 2500 yıllık Batı metafizik geleneğinin sebep olduğu nihilizm'in de ilanıdır.

Nietzsche’nin üçüncü ve son dönemi, Sils- Maria ‘da içine doğup Zerdüşt’ün diliyle aktarmayı tasarladığı projesi olan Also Sprach Zarathrustra (Böyle Buyurdu Zerdüşt) adlı eseriyle başlar. Bu kitabın ana teması “Üstün İnsan” ve “değerlerin yeniden değerlenmesi”dir. Bu dönem aynı zamanda, Nietzsche’nin düşüncelerinin kemale erdiğinin bir göstergesidir. Nietzsche bu dönemde üstinsan kavramını nihilizmi aşma projesinin önemli bir kavramı olarak sunmaktadır. Söz konusu insan, nihilizme sebep olmuş olan Batı metafizik geleneğinin ve bu geleneğin Platoncu bir formu olan Hristiyanlığın değerlerini yeniden değerleyecek ve oluş felsefesini hayata geçirmek suretiyle nihilizmin ötesine geçecek olan insandır.



Nietzsche üstün insanın ahlaki bakımdan konumlandırılmasını da, 1886’da yayınlanan Jenseits Von Gut und Böse (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı eseriyle yapmayı dener. Buna göre üstün insanın ahlak anlayışı, geleneksel iyi- kötü ayrımına dayanan moral temelli anlayışın ötesinde temellendirilecektir. Nietzsche yine bu dönemde, nihilizmi anlama doğrultusundaki herhangi bir çabanın, yalnızca onun septomlarından hareket etmesinin bu anlama çabasını eksik kılacağı fikrinden hareketle, kendinden sonraki felsefeye de bir yöntem olarak büyük bir etkiye sahip olacak olan, “jeneoloji” metodunu geliştirir ve bu yöntemi ahlakın kökenlerinin bir şeceresini çıkarmakta kullanır.



Bu doğrultuda olmak üzere 1887’de, Nietzsche Zur Genealogie der Moral (Ahlakın Soykütüğü) adlı eseri kaleme alır. Nietzsche nihilizmin kökenlerine yönelik jenekolojik araştırması sonucunda, onun kökenlerinin, Batı metafizik geleneğinin dualist karekterinde ve geleneksel moral temelli ahlak anlayışında bulunduğu sonucuna varır.Yine aynı eserde, Nietzsche, efendi ve köle ahlakı olmak üzere iki çeşit ahlak anlayışının ve değerleme tarzının varlığına dikkat çeker. Buna göre nihilizmin kaynağında, tepkisel güçlerle donanımlı olan kölelerin (köle ahlakı), aktif güç sahibi efendilere (efendi ahlakı) galebe çalıp, efendice değerleme tarzını bertaraf etmeleri bulunmaktadır. Sürüce değerlemeler oluşu, yaşamı, içgüdüleri karşılarına alıp, kurtuluşu da bir öte fikrinde aramalarından dolayı nihayetinde insanlığı, anlamanın ve değerin kaybolduğu nihilizme taşımıştır. Nietzsche’nin bu eseriyle yapmak istediği şey ise tarihi seyir içerisinde çeşitli formlara bürünen nihilistik yaklaşımların (Platonculuk, Hristiyanlık, Schopenhauer ‘un irade felsefesi vb.) bir serimini yapmak ve bu suretle de üstün insanın değerleri yeni baştan değerleyip, nihilizmin ötesine geçmesini sağlamaktır.

Nietzsche, projesini tamamlamak amacıyla 1884’ten beri kaleme aldığı ve ismini de Der Wille zur Macht – Versuch einer Ummertung Aller Werte (Güç İstemi- Tüm Değerlerin Tersyüz Edilişi Üstüne)koymayı planladığı eserini tamamlayamadan 1889’da çıldırmıştır.Bu dönemde o, ancak küçük çapta birkaç eser kaleme alabilmiştir.

Bunlar:

Der Fall Wagner (Wagner Olayı, (1888),

Der Antichrist (İsa’ya Karşı, (1888),

Nietzsche Contra Wagner (Nietzsche Wagner’e Karşı )

eserleridir.
Ecce Homo ise 1888’de bitmiş olmasına karşın, ancak Nietzsche’nin ölümünden sonra , 1908’de yayınlanmıştır.
Nietzsche’nin projesinin en önemli kısımlarından biri olan ve bir türlü tamamlamaya fırsat bulamadığı eserine ait notlar, kızkardeşi Elisabeth Förster tarafından toparlanıp, Nietzsche’nin ölümünden sonra, 1904’te Güç İstemi adıyla yayınlanmıştır.Birçok Nietzsche yorumcusuna göre, Güç İstemi tahrifata uğramış şaibeli bir eserdir.


Nietzsche’nin Türkçe’ye tercüme edilmiş olan eserleri şunlardır:

Tragedya’nın Doğuşu (çev:İsmet Zeki Eyüpoğlu) Say Yayınları, İstanbul, 1997
Ecce Homo (çev: Can Alkor), Say Yayınları, İstanbul, 1997
Böyle Buyurdu Zerdüşt (çev: A.Turan Oflazoğlu), Asa Kitabevi, Ankara, 1997
Tan Kızıllığı (çev: Hüseyin Salihoğlu- Ümit Özdağ), İmge Kitabevi, Ankara, 1997
Nietzsche Wagner’e Karşı- Wagner Olayı (çev: M.Osman Toklu), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1994
İyinin ve Kötünün Ötesinde (çev: Ahmet İnam), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1997
Gezgin İle Gölgesi (çev: İsmet Zeki Eyüboğlu), Birey Yayınevi, 1998
Gelecekteki Felsefe (çev: Emel Tan), Yönelim , Ankara, 1997
Ecco Homo (çev: Emel Tan), Seren Yayınları, Ankara, 1993
Dionysos Dithrambosları (çev: Oruç Aruoba), Kabalcı Yayınları, İstanbul
Deccal (çev: Hüseyin Kahraman), Yönelim, Ankara, 1992
Ahlakın Soykütüğü Üstüne (çev: Ahmet İnam), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1998
Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Aydın Öz), Düşünen Adam Yayınları ;İstanbul, 1996
Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe (çev: Nusret Hızır), Kabalcı, İstanbul, 1992
Putların Alacakaranlığı (çev: Hüseyin Kaytan), Akyüz Yayınları, İstanbul, 1991
Tarih Üzerine (çev: Nejat Bozkurt), Say Yayınları , Mart 2000

Nietzsche’nin Türkçeye tercüme edilmeyi bekleyen eserleri ise şunlardır:


The Gay Science (Translated by Walter Kaufmann),

Random House İnc., New York, 1974
Human, All too Human (Translated By: Marion Feber, Stephen Lehmann), University of Nebraska Press, London, 1976
Philosophy and Truth (Edited and Translated by: Daniel Breazeale), America, 1979
The Will to Power (Translated by Walter Kaufmann and R.J.Hollingdale), Random House, New York, 1967
FELSEFESİ




Perspektivizm

Analizleri onun kendi analizleriyle birçok bakımdan benzerlik gösteren Hume gibi, Nietzsche de “sağduyunun şeylere dair görüşü” diye adlandırılan genel görüşe karşı kuraldışı bir tavır takındı.Öte yandan da , sağduyunun dünya görüşünü tam tamına bir masal anlatan bir şey, yalın bir kurgu olarak gördü, zira o, dünyaya dair belirsiz sayıdaki mümkün “yorum” dan sadece biriydi ve Nietzsche, hiçbir yorum doğru veya yanlış olmadığı için, doğru bir yorum fikrine hiçbir anlam yüklenilemeyeceğini savunuyordu. İşte bundan dolayı, o sözde doğru olan bir gerçeklik görüşüyle karşı karşıya getirilemez. Ama filozoflar sık sık böyle bir karşıtlığa dikkat çekerek, sağduyunun görüşlerinin eksik ve hatalı olduğunu savunmuş ve gerçekliğin nasıl olması veya neye benzemesi gerektiği konusunda oldukça aykırı görüşler benimsemişlerdir. Nietzsche, sağduyunun görüşünü desteklemek ister, çünkü bu görüş uzun bir zaman dilimi boyunca işlenerek geliştirilmiş olup, insanlar , pratik bir biçimde, ona bağlı yaşayabilmektedirler: O – ondan daha az kurgusal olmayan- felsefi teorilerin olamadıkları kadar yararlı bir masaldır:



Gözle görünen dünya yegane dünyadır: “Gerçek dünya” ise sadece bir yalan.



“Gerçek” ile o , tam tamına filozofların gerçekliğin olduğunu söyledikleri şeyi, yani sabit, birlikli ve ezeli- ebedi olanı, değişenin, çokluğun ve zamansallığın temelinde bulunmakla birlikte, değişenden çokluktan ve zamansal olandan ayrılmaz olanı anlar. Nietzsche duyuların yalan söylemediği konusunda ısrarlıdır.



Duyular,

oluşu, yok olup gitmeyi, değişmeyi gösterdikleri sürece, yalan söylemezler.








Sağduyu bir yorumdur.

Bununla birlikte,
olgular (tatsachen) yoktur, sadece yorumlar vardır
ve bir yorumdan ayrı olarak, kendinde bir dünya bulunmamaktadır:



Sanki yorumlarımızı bir kez çıkarınca, geride bir dünya kalırmış gibi.

Yararsız bir düşünce yararsız olduğu gerekçesiyle çürütüldüğü taktirde, yararlı bir düşünce doğrulanmış olur diye düşünmek mümkün olabilirdi. Ama Nietzsche sağduyunun tüm aşikar faydasına karşın, yine de yanlış olup, dünyada gerçek ve birbirlerinden yalıtlanabilir kendilikler olduğu fikrinin açıkça bir sağduyu inancı olduğunda ısrar etmek ister:



Hiçbir şey var değildir



diye yazar, Nietzsche



(bir şeylerin var olduğu) bizim kurgumuzdur




Ama bu, bizim gündelik hayatta veya bu nedenle, bilimde kendisinden vazgeçebileceğimiz bir kurgu değildir:

Varolmayan şeylerle, yüzeylerle, cisimlerle ve mekanlarla iş görüyoruz.

Bu kavramların bir kullanımları vardır, fakat onlar ne somut varlıklara delalet ederler, ne de Nietzsche’nin kullandığı terimlerle ifade edildiğinde, “açıklarlar”. Atom kavramı buna çok iyi bir örnektir:
Dünyayı anlamak için, hesap yapabilmemiz gerekir; hesap yapabilmek içinse, sabit nedenlere ihtiyaç duyarız. Gerçeklikte sabit hiçbir neden bulamadığımızdan ötürü, kendimiz için bazı sabit nedenler , örneğin atomu icat ederiz.Atomculuğun menşei işte budur.

Nietzsche bildiğimizi düşündüğümüz herşeyin yalan yanlış olduğunu,

Hiçbir şeyin doğru olmadığını

Çok farklı şekillerde, tekrar tekrar söyler, fakat yine de bir şeyin, ancak onun ne olduğunu söyleyebilmemiz durumunda doğru- en azından kendisini betimlemenin araçlarına sahip olmadığımız bir gerçekliğe tekabül etme anlamında doğru- olacağını bildirir. Sağduyu, bilim ve felsefenin yorumlar, bildiğimizi söylediğimiz herşeyin bir yorum olduğunu söylerken, kendisinin de, çıplak hakikat yerine, bir yorum önermekte olduğunu göremedi. Bunu, farkettiği zaman, o Nietzsche için bütünüyle özgürleştirici bir şey oldu.


Felsefi psikoloji


Nietzsche kendisini öncü bir psikolog olarak görüyor, insan zihni denen



Büyük ve bakir ormanın



İlk kaşifi olduğunu düşünüyordu. Nietzsche’nin ilk ve en büyük hedefi ego kavramı olup, temel iddiası da, benlik diye bir kendiliğin var olduğunu kabul etmenin ontolojik bakımdan gereksiz, metafiziksel bakımdan da tehlikeli olduğudur.

Akıl genel olarak iradelerin nedenler olduklarına inanır. O egonun bir varlık, bir töz olduğuna inanır ve ego-tözüne beslenen inancı şeylere yansıtır. Neden olarak kurulan varlık şeylerin arasına dahil edilir, onların altına sokulur: “Varlık” kavramı “ego” kavramından çıkar, benlik kavramından türetilir. Başlangıçta bir hatanın, iradenin etki eden bir şey olduğu, iradenin bir güç olduğu yanlışının büyük uğursuzluğu bulunmaktadır....Biz bu gün onun bir hatadan başka bir şey olmadığını biliyoruz.

Onun teşhisi kabaca şöyledir: Bir şey olup bittiği zaman, onun bir fail tarafından yapıldığını, bir failin etkisiyle vuku bulduğunu zımnen kabul ederek , düşünmenin vuku bulması, onun bir eylem olması olgusundan, şu halde onu gerçekleştirecek bir failin bulunması gerektiği sonucunu çıkartırız. İşte bu, benliktir. Ego, demek ki, ilkel bir veri olmayıp, çıkarsanan bir kendiliktir ve onun iradenin etkisiyle eylemde bulunduğunu kabul etmek bütün bir nedensellik anlayışımızı değiştirerek, olduğundan başka gösterir.
Nietzsche felsefi bakımdan bir determinist değildi. O pratikte yeterince yararlı olan neden ve sonuç düşüncesinin


Doğa bilimcinin yaptığı gibi...hüküm süren mekanistik budalalığa uygun olarak nesneleştirilmesi




gerektiğinde ısrar eder.Neden ve sonuç da, şu halde bir kurgu olduğu farkedilmeyip, doğru olduğu kabul edilen başka kurgudur. Gereği gibi ifade edildiğinde, onun açıklama bakımından değil de, “iletişim ve anlama amaçları açısından” bir kullanım değeri vardır:
An sich gerçeklikte, hiçbir nedensel bağ, hiçbir zorunluluk yok, psikolojik yönden özgür olmayış diye bir şey bulunmuyor; orada sonuç nedeni izlemiyor, yasa hüküm sürmüyor: Nedenleri, süreklilikleri, bağlantıları, göreliliği, zorlanmayı, sayıları, yasaları, özgürlüğü, gerekçeleri, amaçları icad eden sadece biziz. Bundan dolayı, bu uzlaşımsal dünyayı an siche yükler, onu kendinde gerçekliğe katıp karıştırırsak, hep eğilimli olmuş olduğumuz üzere, mitolojik davranmış, efsane uydurmuş oluruz.


Ahlak Ve Din
O, dünyada nesnel bir ahlaki düzenin olmadığını tekrar tekrar söyler:


Ahlaki fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin ahlaki yorumları vardır.



O kendisinin,

bir bütün olarak hiçbir ahlaki olgu

bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve kendisi de dahil olmak üzere, her filozofu

iyi ve kötünün ötesinde bir duruş almaya – kendisini ahlaki yargılar yanılsamasının altına yerleştirmeye

zorlar.

Her ahlak, doğaya, hatta “akla” karşı bir parça zorbalıktır



diye yazan Nietzsche, hemen ardından şunu eklemeyi unutmaz:


Bu, onlar için asla bir itiraz değildir.



Bunun nedeni, herşeyden önce tutkuların bazen,

Budalalıkların ağırlığıyla kurbanlarını mecalsiz bıraktıkları yerde, mahvedici olmaları, ikinci olarak da ahlaki kısıtlamanın hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin önemli bir bölümün zuhurundan nedensel olarak sorumlu olmasıdır:


İster düşünmede ya da ister idare etmede, veya konuşmada ve konuşarak ikna etmede, ahlaki davranışta olduğu gibi, sanatta da, özgürlüğün, derinliğin, yiğitliğin, dansın ve efendice kararlılığın dünyasında olan, olmuş olan herşey öncelikle “böylesi keyfi yasaların bu zorbalığı sayesinde” mümkün olmuştur.Gerçekten de, ve bütün ciddiyetle, laissez-aller’nin değil de, işte bunun “doğa” ve “ doğal olan” olması ihtimali hiç de az değildir.


Ahlaki perspektifin, efendi ahlaki ve köle ahlaki olmak üzere, iki temel türü vardır.Bunlardan ikincisi yaratan şey, korku ve yetersizliktir.Verili bir grup ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek zorunda olanlar, bu bireylere kızar, onlardan korkarlar. Bu gruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler. Buna göre, önder veya efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde grup ya da topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri gösterir.


Nietzsche’ye göre, din tarafından güçlendirilen ahlaki mekanizmalar olmasaydı, güçsüzler durumun doğası gereği güçlünün güç isteminden önce yok olup giderlerdi.Fakat o bir yandan da, güçlülerin her halükarda olağanüstü seyrek ve birçok yönden olağandışı olduklarını iddia eder:

İnsanlar arasında, diğer hayvan türleri arasında olduğu gibi, başarısızlığın, hastalığın, soysuzlaşmanın, acıya mahkum olmanın daima bir aşırılığı var; başarılı durumlar, insanlar arasında da daima bir istisnadır.


Tragedyanın Doğuşu’nda, ölçüsüz ve ehliyetsiz vahşiliğe, onu dehşet verici bularak, karşı çıkar. Karşılıksız çekilen bütün bu acıların, ona göre hiçbir anlamı yoktur.Fakat avcı ve avın bir olduğu çileci ideal acıya bir mana kazandırır ve ona göre, bu pozitif bir değeri olan bir şeydir:

Çileci idealin dışında, insanın, bir hayvan olan insanın, şimdiye dek bir anlamı olmadı. Dünyadaki varoluşunun hiçbir amacı yoktu; “ İnsana ne gerek var?” sorusu yanıtsızdı; insan ve dünya için isteme eksikti; her büyük insan yazgısının ardında, nakarat olarak koca bir “ boşuna!” çınladı: İşte çileci idealin anlamı tam da bu: Eksık olan bir şey, insanı çepeçevre saran müthiş bir boşluk- kendini nasıl haklı kılacağını, açıklayacağını, evetleyeceğini bilmiyordu; anlamının yarattığı sorundan dolayı acı çekiyordu; başka bir şeyden dolayı da yaralıydı, temelde hastalıklı bir hayvandı: Oysa çektiği acının kendisinden gelmiyordu sorunu; “niçin bunca acı?” soru çığlığına yanıtı yoktu. En cesur, acıya en alışık olan hayvan olan insan, böyle bir acıyı olumsuz bulmuyor; istiyor onu, hatta arıyor, yeter ki ona bunun anlamı gösterilsin, acısının bir amacı ortaya konsun.Acının kendisi değil de anlamsızlığı, şimdiye dek insanlığın üzerine bir lanet olarak çökmüştür- ve çileci ideal insana anlam sundu!
Hristiyan idealin hayata düşman olduğu, onun

hayatın en temel önkabullerine aykırı düştüğü

doğrudur. Bu, genel olarak dinlerin hepsi için söylenebilir.Ama din, hayata karşı bir iradeyi temsil etse bile, yine de bir istemi ifade eder ve Nietzsche’nin gözünde,

insan, istememeye karşı, hiçliği ister.

Üstinsan ve Ebedi Dönüş


Tarihsel Zerdüşt dünyanın, birer nesnel güç olarak değerlendirilen iyi ile kötü arasında sürekli bir çatışma ve savaşın hüküm sürdüğü yer olduğuna inanıyordu. Nietzsche’nin Zerdüşt’ü buna, elbette inanmaz.Fakat Zerdüşt bu temel hatayı yapan ilk kimse olduğundan, Nietzsche söz konusu hatayı düzeltecek ilk kişinin de o olması gerektiğini yazar. Onun felsefesinin sözcüsü olarak Zerdüşt’ü seçmesinin görünüşteki nedeni budur.


İşte o Zerdüşt, eserde bütün değerlerin göreliliğini ilan eder:


Zerdüşt nice ülke, nice halklar gördü: Nice halklara göre iyi ve kötü nedir, anladı böylece. Zerdüşt iyi ile kötüden daha büyük bir güce rastlamadı yeryüzünde...
Bir halkın iyi saydığı pek çok şeyi, başka bir halk utanç ve düşüklük sayıyordu:Böyle gördüm ben.Burada kötü denen pek çok şeyin, erguvani şereflerle süslendiğini gördüm başka yerde.
Komşu komşuyu anlamıyordu hiç:Komşusunun delilik ve kötülüğüne şaşıyordu hep....


Gerçek şu ki, insanlar her türlü iyi ve kötülerini kendi kendilerine vermişlerdir.Gerçek şudur ki, onlar bunları almadılar, bunları bulmadılar, bunlar gökten bir ses gibi inmedi onlara...
Bin amaç vardı şimdiye dek, bin ulus vardı da ondan...Ancak bin boyuna vurdurulacak boyunduruk yok daha, bir amaç eksık.İnsanlığın amacı yok daha...

Zerdüşt insanlığa bir “amaç” temin etmeyi görevi olarak görür; “üstinsan” öğretisi de, işte bu amaca hizmet etmektir.Zerdüşt tekdüze bir sesle sürdürür:

Bakın, size üstinsanı öğretiyorum! Üstinsan yeryüzünün anlamıdır.

Bununla birlikte, öteki insan türleriyle karşı karşıya getirilmek dışında, üst insan burada özgül bir karakterizasyona, açık bir betimlemeye konu olmaz; o öncelikle de “son insan”la, başka herkese benzeyip, mutlu olmaktan mutluluk duyan,

Gündüz için küçük hazları, gece için de küçük hazları olan,
“Biz Mutluluğu bulduk” diyen ve göz kırpan
insanla karşıtlaştırılır. Oysa Zerdüşt, tıpkı Nietzsche gibi, insanın mevcut durumundan, şimdiki olma tarzından hoşnut değildir:


Nietzsche’nin üstinsan öğretisiyle yakından ilişkili olan ve onun bütün diğer düşüncelerinden daha fazla önemsediği diğer teorisi ise, yine Böyle Buyurdu Zerdüşt’te ileri sürülen ebedi dönüş öğretisidir. Ebedi dönüş düşüncesi kabaca, fiilen vuku bulan herşeyin, tam tamına şimdi vuku bulduğu tarzda sayısız kez vuku bulduğu ve daha birçok kez yeniden vuku bulacağı düşüncesidir. Dolayısıyla, tam ve gereği gibi ifade edildiğinde, tek bir “son insan” olmayıp, bir son insanlar sonsuzluğu vardır; tek bir Nietzsche kişisi yoktur, fakat birbirlerini zamanın akışı boyunca yansıtan tam tamına aynı Nietzsche’lerin sonsuz sayısı bulunur. Üstinsan öğretisi gibi ebedi dönüş teorisi de, Zerdüşt tarafından ortaya konur:

“İşte ölüyor, yitiriyorum” derdin, “ve bir anda hiçim artık.Canlar da gövdeler kadar ölümlüdürler”
Fakat içine örüldüğüm nedenler düğümü yeniden gelir, o beni yeniden yaratacaktır!Ben kendim, ebedi dönüşün nedenlerinden biriyimdir.
Ben geri gelirim bu güneşle, bu yeryüzüyle, bu kartalla, bu yılanla,- yeni bir hayata, ya da daha iyi bir hayata, yada benzer bir hayata değil:
--- Ben, bütün nesnelerin ebedi dönüşünü yeniden öğrenmek üzere, sonrasızca dönerim bu aynı hayata, en büyüğüyle en küçüğü içre---
--- Yeryüzünün ve insanın büyük öğlesiyle ilgili öğretiyi yeniden dile getirmek üzere, insana üstinsanı yeniden bildirmek üzere.
Ben sözümü söyledim, ben sözümle parçalanırım: Böyle ister benim ebedi yazgım,- haberci olarak yok olurum ben!
Batan kişinin kendini kutsama saati işte geldi.Böyle biter Zerdüşt’ün batışı.



Seçilmiş Düşünceler





Doğruluk

Bana: “Haydi öyle olsun! Seni deneyeyim bir”, demek olanağı veren her kuşkuyu överim. Fakat deneye izin vermeyen hiçbir sorunun lafı edilmesine de dayanamam. Benim “ doğruluğumun” sınırları bunlardır işte: Ondan ötesi için yiğitlik sökmez artık.


Başkalarının hakkımızda bildikleri

Kendi hakkımızda bildiklerimiz belleğimizin hatırda tuttukları, yaşantımızın mutluluğu için sanıldığından daha az kesindir. Bir gün gelir, bu yaşantıda başkalarının hakkımızda bildikleri ( ya da bildiklerini sandıkları) şeyler çıkıverir ortaya; o zaman onların fikirlerinin daha güçlü olduklarını fark ederiz, insan adının kötüye çıkmasından ise bildiklerinin yanlış çıkmasına daha kolay katlanır.


Ayrı duranlar

Parlamentarizm, yani beş tane politik düşünce arasından birini seçmek için verilen resmi izin, bağımsız ve kişisel görünmekten çok hoşlanan bir sürü insanın özellikle hoşuna gider.Fakat aslında sürüye tek bir düşünceyi zorla kabul ettirmek ya da beş tanesi arasında seçim yapmasına izin vermek o kadar önemli değildir; bu beş düşünceden hiçbirini paylaşmayan ve herkesten ayrı duran kişi, bütün sürüyü aleyhine çevirir her zaman.


Bir savunucu aleyhinde

Bir davaya zarar vermenin en kalleşçe yöntemi bunu, bile bile kötü nedenler ileri sürerek savunmaktır.


Alkış

İnsan gürültü yapmadan alkışlayamaz, hatta kendini bile.


Neye inanırsın?

Şuna: Her şeyi yeniden teraziye vurmalı.


En insancıl davranış nedir?

Birisinin utanmasını önlemek.

Gurura karşı

Çok şişinme: Ufak bir iğne patlatıverir seni.


Okuyucuma

Sağlam çeneyle sağlam mide: İşte benim istediğim. Kitabımı hazmedince benimle anlaşacaksın muhakkak.


Güçbeğenir

“Canının istediği gibi seç” deselerdi cennetin tam ortasında küçük bir yer seçerdim: Ama yer, kapısında olsaydı daha iyi olurdu.


Bencillik

Bencillik, duyguların perspektif yasasıdır: Buna göre en yakın nesneler en büyük ve en ağırlarıdır, uzaktakilerin ise ağırlıkları ve boyları küçülür.

Zerdüşt
Doğrusu şu ki, insan kirli bir nehirdir. Kirli bir nehiri kirlenmeden içine alabilmek için bir deniz olmak gerek. Görüyorsunuz, insandan üstün olmayı öğretiyorum size: Üstün insan bu denizdir; sizin büyük aşağısamanız onda yok olabilir.

Ne yazık, insanın artık dünyaya yıldız getiremeyeceği zamanlar yaklaştı. Ne yazık, insanların en aşağılığının, kendini aşağısamasını artık bilemeyenin görüleceği zamanlar yaklaştı.

Ne mutlu uykusu olanlara, hemen uyuyacaklar çünkü.

Bir gün Şeytan şöyle dedi bana: “ Tanrı’nın da cehennemi var: İnsanlara beslediği sevgidir bu”.
Geçende de söyle dediğini duydum onun: “Tanrı öldü; insanlara olan merhametinden öldü Tanrı”.

Toplum
Bulanık suda balık avlayanla derinliklerden feyiz alanları halk kolaylıkla bir tutar.


Her ulusun kendine öz iki yüzlülükleri vardır: Erdemleri, der bunlara o. İnsan kendi en iyi yanını bilmez, bilemez.

Bir barbarlık dönemi başlıyor; bilimler de ona hizmet edecekler.

İnsan
Sonuçlar karşısında korkaklık: Çağcıl bir kusur.

Ne denli yükselirsek, uçmak bilmeyenlere o denli küçük görünürüz.

Tutkulu insanlar, başkalarının ne düşündüklerini az düşünürler: Durumları onları hiçliğin üzerine yükseltir.

Bir inancı sırf adettir diye kabullenmeye namussuzluk, korkaklık, tembellik denir. Şu halde namussuzluk, korkaklık, tembellik ahlakın önsel’i olsalar gerek.

Her erdemde budalalık eğilimi, her budalalıkta erdem eğilimi vardır. Rusya’da “evliya gibi aptal” derler. Yaşam, sıkılmaya vakit kalmayacak kadar, çok kısa değil midir? Hiç değilse insan cennetteki, sonsuz mutluluğuna inanmalı ki.....

Kadını kadının içinde özgürlüğe kavuşturmalı!

Kadının nasıl bir nimet olduğunu tüm derinliği ile hissetmek gereklidir.

Düşünce

“Bilgi kuramı”ndan ibaret kalan felsefe, gerçekte o çağın çekingen bir öğretisinden, bir ılım (itidal) öğretisinden başka şey değildir artık: Kapının eşiğinde duran ve içeriye girme hakkını kendinden esirgeyen bir felsefe – en son kertesine inmiş, bir son, bir can çekişme haline, acınacak hale gelmiş bir felsefedir bu. Şu halde, nasıl olur da böyle bir felsefe....hüküm sürebilir!

Sevgi yüzünden yapılan şey her zaman iyilikle kötülüğün ötesinde yapılır.

İnsanoğlu hiçbir şey istememektense hiçliği istemeyi yeğler.

Güzel, çirkini yendiği anda büyük üslup da doğar.

Büyük bir düşünceyle karşı karşıya olmak dayanılır şey değildir. Bir düşünceyi---bu yüzden ölmelerine meydan vermeksizin—bildirebileceğim insanlar arıyorum, çağırıyorum onları.

“Doğru” diyince bu zihnimde kesinlikle yanlışlığın tersini değil, fakat sadece en esaslı hallerde çeşitli yanlışların birbirlerine oranla durumlarını gösteriyor.

Gizemsel izahlar derin sanılır; doğrusu şu ki, yüzeysel bile değildir onlar.

Postmodernizm Yükselişi ve Toplumsal Değişim ve Nietzsche




Nietzsche’nin Aydınlanma düşüncesine karşı ortaya attığı kritik bakış ve eleştiriler bugünün postmodern çözümlemeleri için tam bir kaynak işlevi görebilmiştir. Nietzsche’nin yaklaşımları ile postmodern çözümlemeler arasında önemli benzerlikler ve paralellikler vardır.


Ona göre 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan büyük atılım ve dönüşümler modernleşme olarak yorumlansa bile bunu belirleyen temel değişken ne insanın aklı, ne bilim, ne de tarihin ileriye doğru akma özelliği taşımasıdır. Bir başka deyişle düşünür, Aristoteles’den beri Batı düşünme güdüsü özdeşliğini yadsımaktadır. Nietzsche’ye göre büyük atılım ve dönüşümün belirleyicisi aslında biyolojik bir süreçtir. Bu biyolojik öğe, yani insanın yaşam enerjisi, düşünüre göre insanın bilgi edinme sürecinin de kaynağıdır.


Yaşam enerjisi tanımı gereği biyolojik bir özellik olduğundan bireye özgüdür; yani insandan insana farklılık göstermektedir. Bazı insanların yaşam enerjisi çok yüksek bazılarının ki ise marjinal düzeyde olabilmektedir. Buna görede üstün insan olarak nitelenen ve deha sayılan kişilerin yaşam enerjisi, tarihi yapmakta y ada bir başka deyişle insanoğlunun büyük atılımlarına kaynaklık etmektedir.


Bu çözümlemeye göre modernleşme, yaşam enerjisi üstün olan seçkin bireylerin yönlendirip, gerçekleştirdiği bir dönüşüm olarak nitelenmektedir. Yaşam enerjisinin özellikleri arasında bencillik ve onun sonucu olarak vahşilik bulunmaktadır.Bu nedenle, Nietzsche’ye göre bilgi ya da bilime dayalı olarak kurulan toplumda, Aydınlanma projesindeki iyimser öncüllerin aksine yabancılaşma, anarşi, vahşet ve acımazsızlık da egemen olacaktır. Çünkü bu özellikler yaşam enerjisinden kaynaklanmaktadır.


Nietzsche, geleneksel felsefenin “öz” ve “gerçek”, “mantıksal temel” gibi kavramlarına çok eleştirel bir bakışla yaklaşmaktadır. Zaten bu nedenle de bugünün postyapısalcılığın peygamberi olarak kabul edilmektedir. Nietzsche’ye göre evrenin, bir tek değil sayısız anlamı vardır ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezi tutarsızdır. Yani Nietzsche’ye göre doğru bilgi görelidir, gerçeğin temsili diye bir şey olamaz, onun yerine yorumlar vardır.


Nietzsche, için “yaratıcı yıkıcılık” insanın doğasından gelen bir özelliktir; insanoğlu, sürekli olarak bir şeyleri yıkarak, yok ederek yeniyi yaratmaktadır. Bu anlamda, yaratıcı yıkıcılık yaşam enerjisinin ortaya çıkışıdır. Ama düşünüre göre yaşamın kendisi karmaşıktır ve kaotiktir; bu kaotiklik, aynı zaman da yaşamın dinamizmini de belirlemektedir.


Nietzsche “ Acaba eskiyi yok etmeden, eskiyi ciddi ölçekte muhafaza ederek yeniyi kurmak mümkün değil midir” diyerek yaşamsal bir soru sorup tartışmıştır. Bugünün postmodernleri bu soruyu olumlu bir biçimde yanıtlandırmakta ve eskiyi yıkmadan yeninin nasıl kurulabileceğini tartışmaktadırlar. Bilindiği gibi postmodern söylem, her sorunun bir tek doğru cevabı vardır aksiyomunu bütünü ile yadsımakta, aksine, her sorunun hiç ya da birden çok doğru yanıtı olabileceğini öne sürmektedir.


Bu nedenle de Nietzsche, postmodern söylem için pivotal bir başlangıç noktası oluşturmaktadır.

Stauth, G ve Turner, B.S. Nietzche'nin Dansı, Bilim Sanat, Ankara, 1997.

"Bu çalışmanın amacı, dil ve beden, toplum ve benlik, düşünme ve varlık arasındaki ilişki üzerine Nietzche tarafından hazırlanan bazı orjinal perpektiflerle tutarlı olacak bir toplum teorisinin ana hatlarını sağlamaya girişerek, Nietzsche'nin etkisinin hakkını vermektir." (s. 37)

Kitap, modern sorunların Nietzsche'ci eleştirilerini bir yöntem olarak benimsemiş ve moderni eleştiren günümüz filozoflarını üzerindeki Nietzsche etkisini bize göstermeye çalışmış. Kitaba göre, "rasyonalist projenin sonunun geldiğinden ve modernliğin çöktüğünden söz etmek artık olağanlaştı. Avrupalı bilincin bu dönüşümü, açıkça Nietzsche'nin felsefesi ve genel görüşleriyle tanımlanır." (s. 23)

Nietzsche'nin etkilerini şöyle özetlemek mümkündür; Weber (üst-insan=karizma), Freud (önsezi ve içgörü=psıko-analiz), Adorno (cisimleşme=kapitalizm eleştirisi), Foucault (soykütük=arkeoloji; bilim, felsefe ve sanat üzerinde alternatif ve epistemolojik görüşler), Derrida (desonstruction).

"Belirlenimciliklere karşı, ütopyacı eleştiriye ve cisimleşmenin hazlarına ilişkin neşeli bir sosyoloji için gerekli yöntemleri bulmaya çalışıyoruz. Nietzsche'nin dansının anlamı budur." (s. 51) Platon'dan Hegel'e kadar Batı felsefesine egemen olan akılcı metafiziğin yılmaz karşıtı Nietzsche, insan özünün evrenselliği adına efendilerle köleler, yani üstün insanlarla sıradan kalabalıklar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmakla suçladığı ve Platonculuğun popüler versiyonu saydığı Hıristiyanlıkla amansız bir kavgaya tutuştu.

Dionisos kültünü yeniden canlandıran Nietzsche ;
* «varoluşun masumiyeti»ne geri dönüşü,
* yaşam düşmanlığından kopuşu ve
* kendini sonsuza kadar aşmaya yetenekli bir üstinsanın doğuşunu savunmuştur.
Axis 2000
NIETZCHE'NIN TARIH ANLAYISI

Tarih, bir basarilar akisi, yaratmalar dizisidir Nietzche'ye göre. Onun yasadigi caga degin, olaylari anlatma, olup bitenleri bir öykü niteliginde baskalarina bildirmektir tarih. Tarihin ne oldugunu, nereden gelip nereye gittigini arastirmak, onun gercek görevini, özünü ortaya koymak, caginin disina cikan, yasadigi ortamin sinirlarini asan bir görüs, bir düsünceydi. Nitekim, Nietzche "... ben, kendim icin bile simdiki zamanin bir cocugu olarak, zamana uymayan denemelere girisiyorum," diyor.

Insan, belli bir yere saplanan, yalniz kendisine verilenle yetinen, sinirlandirilmis, cevresinin kosullari altinda tek dogrultulu bir zaman icinde kendini sürdüren bir varlik degildir ona göre. Böyle bir varlik "hayvan" olur ancak. "Iste böyle tarih disi yasiyor hayvan. Boyuna bir sayi gibi simdinin icindedir. Geride ilgiye deger bir iz birakmaz. Nesnelerin yerini degistirmeyi bilmez. Bir gözacimlik... yasantida ne ise öyle görünür." Onun icin, "animsmadan
mutlu yasamak olasidir, unutmadan yasamak elde degildir." Oysa insan, bir tarih varligidir. O, üc boyutlu bir zaman icindedir. Gecmisin derinliginde kökleri vardir. Bunlar onun tarihidir. insan gecmis caglarin akisi icinden, bir tarih varligi olarak süzülür, akar gelir. "Bir insanin icvarligi, ne denli güclü kökler tasirsa, gecmis onu o ölcüde tutar, ... iter, baskiya alir." Ancak bu tarih, kuru öyküleri, art arda gelen kolay masallari, olaylari siralayan tarih degildir. Bu tarih, insani yaraticiliga iten, onu basariya ulastiracak nitelikteki özü aciklamaya, anlatmaya iten tarihtir.

Insan, tarihi, bir olaylar bütünü, bir olaylar yigini olarak sirtinda tasiyamaz. Böyle bir eylem, insani belli bir yerde durdurur. Bu yüzden, tarih akisi icinde öz olmayani, yaratici, yapici, gelistirici nitelikten yoksun bulunani, salt yiginlari ilgilendireni unutmak gerekir.. Insanin böyle yiginlasmalari ilgilendiren olaylarla tarih anlayislari karsisinda tarih disi kalmasi, tarihe gözü kapalica baglanmamasi gerekir.
Unutmak, burada yaratici bir eyleme atilmak icin yükten, insani engelleyen, onun gelisim dogrultusu üzerindeki hizini kesen agirliklardan siyrilmasidir. Kendi disina cikmasi, kendi özüne yabancilasmasi degildir. Cünkü insan, "kendi gercekliklerinin cok ince örgülü agindan cikip yeniden yabancil bir istege, kati bir tutkuya kapilamaz. Buna karsilik büsbütün tarihdisi olan hayvanin yer degistirme gereksinimi duymadan yasadigini görüyoruz."

Burada, insanin tarihdisi kalmasi, kendini hayvana yarasan bilincsiz eylemlerden, doganin cizdigi yolda yürümeyi gerektiren sinirlamalardan bilincli olarak kopmasi, eylemlerini bilincle aydinlatmasi demektir. Hayvan, oldugu yerde kaldigi, cevresini, cevre kosullarini degistiremedigi icin tarihdisidir. Insan, kendini bilinc verileriyle tarihdisi kilarak hayvandan ayirdigi icin tarih varligidir, tarihi olan bir canlidir. Hayvan, tek zamanli bir akis icinde oldugu icin tarihdisidir. Insan, üc boyutlu bir zaman düzeyinde yasadigi, bunu bildigi icin tarih varligidir, tarihliliginin bilincine varmistir.

Tarih gelistirmeli, ilerletmeli insani. Bilgi alaninda ona büyük yarar saglamali, onun yetismesine, aydinlanmasina, gelecege dogru güclü atilimlar yapmasina yardimci olmali. Kiyida duran, insana uzaktan bakan bir bilgiler yigini olmamali tarih.

ISMET ZEKI EYÜBOGLU
NIETZCE EYLEM ÖDEVI
NIETZCHE'DE FELSEFE

"Alisilagelen felsefe cigirlari disindadir Nietzche'nin görüsler. Onda, belli bir felsefe cigirina baglanma, belli bir acidan olaylara bakma egilimi, düsüncesi yoktur. Bu daginikligi yüzünden bircoklari onu bilge (filozof) bile saymazlar. Belli felsefe düzenlerine dayanmaz, güvenmez. Bütün düsüncelerini genis, bagimsiz bir akis icinde koyar ortaya Felsefeyle ilgili görüslerinin yogunlastigi tek eseri, özel bir arastirma niteligi tasiyan "Die Philosophie im Tragischen Zeitalter der Griechen = Yunanlilarin Trajik Caginda Felsefe adini alir. Onun görüsünde felsefe; yaratici, gelistirici, insani davranislarinin bütünlügü icinde ele alan, inceleyen bir düsünce akimidir. Felsefe insanla baslar insanla biter."

"Felsefeye dalmak, insanini özünde sakli derin aciyi kavramak, yüreginde sakli derin dogurucu agriyi düsünmektir. Insan bir varlik olarak aci cektirenle düsünmeye baslamis, trajik olanla ilgilenmistir. Insan düsüncesinin kaynaginda aci cektiren, trajik olan bir öz vardir. Bilgenin yapacagi is onu gün isigina cikarmak, yorumlamaktir. Ancak, felsefe yapmak üzüntüye kapilmak degildir. Insani yaratici eyleme iten aciyi bulmaktir. Bu yüzden mutluluktur, mutlulugu aramaktir bir bakima felsefe."

"Felsefe, bir akil ürünü, olmayani olur gibi gösterme düsüncesi, gerceklerin, göz önünde duranlarin disinda konu, sorun arama, yorumlama akimi degildir. Varligin özüne, doganin yüregine inen bir düsünce eylemidir, bir gercek atilimidir.
Insani gerceginden koparan, yalniz usvarligi olarak benimseyen, onun yasam ortamindaki davranislarini, eylemlerini göz önünde bulundurmayan bir cigira, düsünce bicimine felsefe denmez."

"Felsefe ve sanat el eledir, birbirini bütünler, birbirini gerekli kilar boyuna. Birinin olmadigi yerde öteki de bulunmaz. Bilge de belli bir asamada sanatcidir, sanati besleyen özler bilgenin düsünme gücünü besler, gelistirir, verimli kilar. Sanatcinin yüreginden fiskiran sanat yapiti gibi, felsefe de bilgenin özünden, derinliginden göz kamastirici bir isyk niteliginde dogar, cevresini aydinlatir, insani isinlara bogar. Sanatin geri kaldigi bir ülkede felsefe de basarili degildir, geridir, yetersizdir."

"Ona göre, Bati felsefesinin ana konulari arasinda yer alan su "moral" denen nesnesin kaynagi sayilan "iyi" ile "kötü" bile insan disinda, insan eylemlerinin ötesinde degildir. Bati felsefesi, bütün insan davranislarini bu iki degere göre yorumlamaya alismis bir kez. Kopamaz ondan. Önceden genel gecerligi olan iki kesin deger, iki degismez ölcü sayar bunlari Bati felsefesi. Bütün insan davranislari bu "iyi" ve "kötü"ye göre düzenlenir. Nereden geliyor bunlarin genel gecerligi? Nedir, nerededir bunlarin kaynagi? Kimden almis bunlar bu genel gecerlik egemenligini? Bu sorularin karsiligi verilmez, aranmaz Bati felsefesinde. Bilge Platon öyle "buyurmus" bir kez ya, bitti artik, bütün akan sular durur. Insanin uymasi gereken iki yüce ölcü vardir: Iyi ve kötü. Birinden kacmali, ötekinin kanatlari altina siginmali. "Moral varligi" olmak bunu gerektirir. Tanri da öyle "buyurmus" üstelik. Su Âdem ile Havva'nin sucunu bütün insan soyuna cektiren, dogmus dogacak bütün insanlari, bilmedikleri,adini duymadiklari bir eylemden dolayi suclayan, cehennem yalimlari icinde yakan ünlü, "moral varligi"nin ana örnegi kilisenin koruyucusu Tanri. Su Platoncu felsefe düslerinin boyali, cicili bicili evreninde insanin usunun kavrayamayacagi ölcüde güzellikler icinde yasayan, güzellerle sarmas dolas olan olan CAPKIN TANRI böyle buyurmus: Ahlakli olun, kötüden kacinin, iyinin ardindan kosun. Ne yaparsaniz yapin, suclusunuz, Àdem ve Havva'nin yaptiklarinin cezasini siz cekeceksiniz."

"Iste bunlara karsi cikti Nietzche. Bütün adi gecen iyi ya da kötü denen nesneler, felsefenin yüzyillar boyu üzerinde durdugu bu konular, insan varliginin disinda degildir.Onlar insanla vardir. Insan eylemlerinin icindedir onlar. insanin oldugu yerde, eylemde bulundugu ortamda sözü edilir onlarin ancak. Insanin bittigi yerde, eylemden, davranistan kesildigi yerde onlar da biter, yok olur."

"Caglar ölcülerini, iyi, kötü, dogru, erdemli, saygili gibi deger varliklarini da birlikte düzenler. Bu deger varliklari cagina göre öne gecer, arkaya itilir."

"Gercekötesini felsefenin ana konusu diye anlayanlar, us ilkelerine dayanarak, karsisindakini söz oyunlariyla bir düsünceyi kisa bir süre icin benimsetmek gereginde biraktilar mi sevinirler, büyük bir basariya ulastiklarini, savunduklari bütün görüslerin dogru, gecer oldugunu sanirlar. Bir tartismada, karsit görüsü savunan kimseyi söz oyunlariyla cikmaza sokmak, onu karanliklara bogmaktir. Gercek, tartismasiz, karsitsiz veriyor kendini bize, Bütün acikligiyla karsimizda duruyor. Gercekötesi, bu gercekleri görmedigi, göremedigi icin gereksizdir, insana yararli degildir. Ancak, felsefeye dalan icin doga vardir, bütün gercek olusumlar onun sinirlandirdigi varlik ortaminda bulunur."
uNcHaiN Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 01-03-2010, 09:22 PM   #8 (permalink)
Mesajlar: 3,291 | Albüm: uNcHaiN'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 254
Rep Puanı : 5155
Rep Derecesi : uNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond repute
İletişim:
IYI ILE KÖTÜNÜN ÖTESINDE'den[

Insanin olgunu Cocukken, oyun oynamadaki agirbasliligini yeniden bulandir.

Bize en yakin olan, komsumuz degildir, komsunun komsudur ancak. Her ulus böyle düsünür.

Övmede, cikismaktan daha cok tedirgin edici bir nitelik vardir.

Insan, önünde sonunda tutkusunu sever, dilegini degil.

Kati insanlarin yaninda bir utanc olayidir ictenlik: biraz da pahali üstelik.

Kendi ülküsüne giden yolu bulmasini bilmeyen, ülküsüz bir insandan daha düsüncesizce, daha basibosca yasar.

Kendi üstüne (kendince) pek cok söz söylemek, kendini gizlemek icin bir arac bile olabilir.

Yüksek kisileri yaratan, güc degil, yüksek duyumun sürekliligidir.

Ülküsüne ulasan onun disina da cikar.


TAN KIZILLIGI'ndan[

purple]Cagdaslarin alay edisi (ironisi)- Gelip gecicidir bu Avrupa tutumu, bütün büyük ilgi duyuslar alayla davranir ona karsi; neylesin, bu kadar is güc arasinda onu ciddiye alacak zamani yok ki insanin..

Sevgi Icin Bastan Cikarmak - Kendisinden nefret edenden korkmaliyiz, cünkü onun hincinin ve intikaminin kurbani olacagiz. O halde, kendini sevmesi icin onu nasil bastan cikaracagimaiza bakalim!

Savaslar - cagimizin en büyük savaslari tarih ögretiminin ürünleridir.

Deri Degistirmek - Gömlegini degistiremeyen yilan ölür gider. Iste böyledir kanilarini degistirmek istemeyen ruhlar da, son verirler ruh olmaya.

Kurbanin Degeri - Insan, devletlerin, yöneticilerin bireyleri kurban etmelerini uygun gördügü ölcüde kendi kurbanlik degerini yükseltir.

Tutkuyu Hakikatin Delili Yapmayin! - Ooo, sizi iyi huylu ve hatta asil fanatikler sizi! Sizi taniyorum! bize karsi hakli cikmak istiyorsunuz, ama kendinize karsi da, ve herseyden önce kendinize karsi!

Avrupali Olmayan ve Soylu Olmayan - Hiristiyanlikta biraz dogululuk, biraz kadinsilik var: "Tanri kimi severse onu terbiye eder" düsüncesi bu görüsü aciga vuruyor. Cünkü doguda kadinlar döverek cezalandirilmalarini ve kendilerinin dis dünyaya karsi kati sekilde kapali tutulmalarina kocalarinin sevgilerinin bir göstergesi olarak bakarlar ve bu göstergeler olmazsa sykâyetci olurlar.

Güzellikte Korku - Ne güzel ve akillidir bu kadin; ah, bir de güzel olmayaydi, ne cok akilli olurdu.

GÜLEN BILGI'den

Ögüt - Üne kavusmak mi istiyorsun? Aklindan cikarma bunu: zamaninda ve kendiliginden namustan, onurdan siyrilmaya bak.

Bilgelik - Ovada kalma sakin, cok yükseklere de cikma sakin. En güzel yokusun yarisinda görülür dünya.

Aliskanlik - Her aliskanlik elimizi daha becerikli, aklimizi da daha beceriksiz bir duruma sokar.

Derin Olmak, Derin Görünmek - Derin oldugunun bilincine varan insan kolay anlasilir olmaya (acik olmaya) calisir. Topluluga derin görünmek isteyen de anlasilmaz olmaya. Topluluk icin, dibini göremedigi hersey derindir. Nietzche Neden Anadolu'yu Yok Saydi

Nietzche, yasadigi cagin, icinde bulundugu toplumun bir gelenegine uyarak Anadolu'da gelisen, oradan evrenin dört bucagina yayilan bir felsefe ekinini (kültürünü) Grek düsünce ürünü sayiyor. Grekcenin nereden geldigi,hangi kültür ürünleriyle, dil varliklariyla beslendigi, Nietzche'den sonra gün isigina cikarildi. Bu yüzden, zamanin ortaya koydugu birtakim gerceklerle, ister istemez catisan Nietzche, bu konuda caginin izinden yürümenin sorumlulugunu tasiyor. Anadolu'da gelisen dogaci felsefe, sanat, siir ancak yaziya gecirildikleri dilden dolayi Grek olabilir. Nitekim, dil alaninda yapilan arastirmalar Yunanca sanilan bircok felsefe, sanat kavramlarinin Yunanca olmadigini, daha eski Anadolu dillerinden alindigini gösterdi. Nietzche'yi en cok etkileyen, Ingiliz ozani Byron oldu. Nietzche'nin ilk arastirmalarindan olan Trgedyanin Dogusu, Yunanin Trajik Caginda Felsefe adli eserler ilkcaga Byron'un görüs acisindan baktigini gösteriyor. Burada Nietzche'nin de, caginin da yanildigini birtakim gercekleri karsit durumda yorumladigini zaman koydu ortaya.
XlX. yy Avrupa'si asiri ölcüde "Hellen" sevgisiyle doluydu. Hiristiyan dinini Incil'in Yunancasindan ögrenen Avrupa uluslarinda dinlerinin diline, kültür ürünlerine karsi özlü bir baglilik vardi; Ancak bunlar birtakim tarih gerceklerini aydinlatmaya yetmez. Dil, belirli bir yerde bilimsel gerceklere, oluslara karsit düsüyor.

Anadolu'da yetisen bilgeler, ozanlar, düsünürler bize Yunan diliyle birtakim ürünler birakti diye bugünkü Yunan'a baglanmaz onlar; bir dille konusup yazmak, bir uygarligin dogdugu topragin adami olmaktan baska. Anadolu'da dogan, uygarliga katkida bulunan bütün düsünürler, ozanlar, yazarlar Anadolu'nun cocuklaridir. Dilleri ne olursa olsun, onlarin yarattigi uygarlik da yasadiklari topragin uygarligidir. Uygarliklar, insanlarin göc etmesi gibi dogduklari yerleri birakip gidemezler. Onlar, ortaya ciktiklari yerin özelligini, damgasini tasir, kokusunu yansitir.

".... Yunanistan'in baskalarinin eline gecmesinden sonra halkinin bircogu göcetti.

Neden, gittikleri yerlerde Anadolu'da yetisen düsünürler, bilgeler gibi kimse cikmadi?

Neden, Grekler düsüncesinin etkisi altinda kalan Roma uygarliginda, bircok Grek bilgininin, bilgesinin Roma'ya göcetmesine karsilik, bir Platon, bir Aristotales, bir Aishilos, bir Sophokles cikmadi?

Neden, cok syki fiki, benzer dinden olmalarina karsilik bir Roma aydini ile bir Atina aydini (bu ad da Yunanca degil) ilk bakista birbirinden ayrilir (düsünce yönünden)?

Bu nitelik ayriliklari topraktan, bögelerin dogal yapisindan geliyor biraz da. Toprak dogal yapi insani belli bir yöne dogru itiyor.

Nietzsche, sanatin kaynagini iki celisyk güc olan Apolloca ile Dionysosca eyleminin baglasiminda buluyor. Bu iki tanri da Grek ülkesinden degildir, adlari da öyle. Bunlarin kisiliginde bicimlenen inanclarla Greklerin özünden dogan inanclar arasinda bir baglanti, bir öz yakinligi yoktur. Apollo icin, Dionysos icin yapilan törenler, sölenler Grek inanclari ile bagdasmiyor. Bu iki tanri, Anadolu'da somut olarak nitelenir, insalar arasina karisir, insanlar gibi icer, esrir, kendinden gecer, capkinlik eder, aldatilir, sevinir, üzülür,aglar. Oysa, Yunanistan'da bu inanclar bir cirpida insan kisiliginden siyrilir, soyunur, soyut bir nitelik kazanir, dogadan uzaklasir. Bu inanc ayriligi, bu düsünce degisykligi iki toprak insaninin doga karsisindaki tutumunu, yasama anlayisini dile getiriyor. Birbirine benzemiyor Anadolu insani ile Yunanistan insani, dogal sinirlar cekiliyor aralarina.

Nietzsche'den 2300 yil önce Herodotes bile anlamis bunu da, Yunanistan'a uygarligi tasiyanlar Ion'lardir, Yunanistan'in ilk yerlileri "barbar pelasglardi" diye yazmis. Oysa, Ion (Yunan sözü bunu bozulmusudur) denen topluluk Bati Anadoluludur, Grek(Grek sözü de Latince, Italya'nin batisinda yasayan, Latinlerin Gra adini verdikleri halktan gelir) degildir. Eskiden Greklere "ellen-hellen" derlerdi, oysa, ele gecen belgelerde, Anadolu'da yetisen bilgelerin, düsünürlerin, ozanlarin kendilerine "hellen-hellen" dediklerini gören olmadi.


Bugün konusulan Yunanca, Hititce kaynakli bircok söz vardir. Bunlarin basinda "tri-tra-tra" gibi üc sayisi anlaminda olan sözler gelir. Bu söz Greklerden pek cok yüzyil önce Anadolu'da yasayan Hititlerin dilinde de vardi. Anadolu'da bircok ilin, ilcenin adi da bu sözle baslar. Grekler söyle dursun, Ionlar bile adi bu sözle baslayan yerlere öteberi satmak icin gelir, oralarda satis yerleri kurarlardi. Ionlarin öteberi satmak icin gittikleri yerleri bile Avrupa bilginleri Greklere kurdurdular, birer Grek yurdu saydilar onlari. Karadeniz kiyilarinda bircok yerleri, Trabzon gibi, Greklere kurdurma yarisina cikanlarin sayisi az degildir. ON BINLERIN DÖNÜSÜ'nde Ksenophon, Trabzon yörelerine, sonra Trabzon'a geldigi zaman yerlilerle konusabilmek icin Ellence (Hellence) bilen birini aradigini yazar. Nasil oluyor da Greklerin kurdugu bir ilde, Grekce konusan, yazan bir komutan kendi dilini anlayacak kimse bulamiyor?
Nietzsche, bu konuda kendisinden önce gelenlerin, özellikle Byron ve Goethe'nin etkisinde kalmisti. Goethe, ünlü eseri Faust'ta isledigi mitoloji kahramanlarini, tanrilari birer Yunan bulusu sandi. Derin bir saygiyla baglandigi Hiristiyanlik dini onu böyle düsünmeye itiyordu. Avrupa'da yeni yeni uyanan Yunanistan'a, o yöre halkina karsi sevgi, onu da, kendinden sonra gelenleri de etkiledi. O caglarda Anadolu'dan Avrupa'ya kacirilan heykeller, tapinaklar, onlarin yani sira daha baska uygarlik ürünleri, kendi ülkelerinde Sokrates'in cizdigi uscu yoldan ayrilmayi yoldan cikma sayan Yunan ulusunun sanildi. Bu görüslerin tabaninda, Avrupa'nin Anadolu'ya karsi besledigi öfkenin derin izleri vardir. Yüz binlik hacli ordusunun eridigi Anadolu'da XlX. yy Avrupa aydinlari kalemlerle donatilmis yeni bir hacli ordusu düzenlediler. Fakat Anadolu topraginin derinliklerinden baslarini kaldiran alimli Hitit tanrilari, I.Ö.6-7 bin yilina degin giden uygarlik ürünleri, Avrupalilarin ödlerini patlatti. Barbar dedikleri Dogu uluslarinin yapamadiklarini (kan dökmeleri, aydin yakmalari, bilgin öldürmeleri) uygar Avrupa yapti. Isyk götürdügü yerde kan emdi, uygarlikla donatmaya gittigi ülkelerde kiyimlara giristi. Soyup sogana cevirdiler Anadolu'yu da, komsularinin topraklarini da.

Nietzsche, insanlarin öldürülmesini, sömürülmesini pek istemiyordu. Uygarligin, insanin yikimi icin degil, mutlulugu yolunda gelismesini gönülden diliyordu. Ancak, etkisi altinda kaldigi, dünya uygarliginin besigi saydigi ulusun basarilarina sinir tanimiyordu. Bütün basarilari Yunan düsüncesine, Yunan ulusunun calismalarina bagliyor, Anadolu'yu bir kenara itiyordu. Felsefeyi, sanati, yaratici atilimlari kaynagindan ayri, soyutlanmis bir ortamda düsünüyordu.
Bu tutum, caginin anlayisindan geliyordu. Nietzsche, bircok görüslerinde, düsüncelerinde cagini asti. Ancak Anadolu uygarligini yok saymasiyla caginin icinde kalmaktan kurtaramadi kendini. Bu konuda Nietzsche cagi ile baglantilidir, zamani ile sinirlidir. Onun bu görüsü "üstinsan" anlayisi ile pek bagdasmiyor. Üstinsanin gercek kaynagini baska yerlerde aramaya koyuluyor. Bu durumda "üstinsan", caginin görüsleri etkisi altinda kalan bir aydinin, derin bir sevgi, sinirsiz bir saygi duydugu ulusun örneklendirilmis bicimi olarak cikiyor karsimiza. Oysa Zerdüst'te, onun yeryüzüne yayilmasini istedigi inanclar düzeninde böyle bir egilim, bir ulusa baglanma duygusu yoktur. Zerdüst, koyu bir Iranli olarak cikmiyor ortaya, bütün insanliga söylüyor söyleyecegini. Nietzsche ise bütün basarilari bir ulusa, yeryüzü uygarliginin belli bir kesimini (Avrupa uygarliginin bütününü)Yunan'a bagliyor. Yunan düsüncesi disinda bir varlik görmek istemiyor.

Nietzsche'ye degin gelen inanclarda, uygarlik ürünlerinde, yalniz Anadolu'nun degil Mezopotamya uluslarinin (Sümerlerin, Akadlarin, Babillilerin), Iran'in, Misir'in, Fenike'nin Hindistan'in büyük etkileri vardir. I.Ö. lV.yy sonlarinda gelismeye baslayan, sonradan adina "Hellencilik" denen uygarligin kaynagi eski Iran ile Hindistan'dir bir bakima. Özellikle Hiristiyanlik üzerinde büyük etkileri oldu bu ülke uygarliklarinin.
Avrupa uygarliginin ancak soyut düsünce ürünleriyle donanan bölümü, Yunan uygarliginin etkisi altindadir. Yunan uygarligi soyuttur. Sokrates'le kesin olcülerine kavustu. Olani degil, olmasi düsünüleni isledi. Görüneni elle tutulani degil, düsüncede görülmek isteneni konu edindi. Yontu, büyük tapinaklar, tiyatrolar önce Anadolu'da yapildi. Gökle ilgili gözlemler, hekimlikle ilgili calismalar, siir, Anadolu'da dogdu. Yunan ulusu, o cagin Atina halki, bunlari sonradan ögrendi. Topraktan kap yapma, isleme, süsleme sanati Yunanistan'a Anadolu'dan gitti.

Nietzsche bunlarin üzerinde durmadi. O, felsefenin kaynagini, sanatin ocagini arastirirken topragin göz önüne serdigi gerceklere degil de, düsle gelen, söylentilerle, inanclarla yayilan sanilara kapildi. Onun düsüncesinde, arastirmaya baslamadan önce, bir "Yunan Mucizesi" kavrami vardi. Bunun kesin gercekligine, acik gecerliligine inanmisti. Bu önyargi ile, bu öninancla basladi ise. Oysa yazilarinda önyargilarin bütün türlerinden kacinmanin geregini savunuyordu boyuna. Nietzsche'nin düsüncelerinde düstügü celiskilerden biri de budur.

Tragedya Anadolu'da dogdu, arastirmalari onu bu sonuca ulastirdi, Yunanistan'da öldü. Buna da inandi yürekten. Yalniz , tragedyanin dogdugu yerde degil de, "Yunan Mucizesi"nin ortaya ciktigi yerde ölmesinin nedenlerini arastirmadi. Sokrates'e bagladi bu ölümü. Oysa Sokrates öyle düsünebilirdi, yasadigi ortam, icinde yetistigi ulusun yasama kosullari, dünya görüsleri, onun öyle düsünmesini gerektiriyordu.
Konuya bir de baska acidan bakalim: Tragedya Anadolu'da dogdu, Yunanistan'da öldü, dogru, peki öteki felsefe görüsleri ne oldu? dogalcilik, Trakyali Demokritos'un ortaya attigi atomculuk, Herakleitos'un gelistridigi sürekli dönüsümler, degisimler nerede öldü? Bunlarin icinde Yunanistan'da dogan var miydi? Hekimlik, destansi siir, nerede dogdu, nerede öldü? Neden Yunanistan'in disinda dogan bütün düsünce cigirlari, bilim akimlari, dogduklari yerde degil de gittikleri Yunanistan'da öldüler?

Iste, Nietzsche, bu cigirlarin, bu Avrupa uygarliginin ana kaynagi saydigi düsünce akimlarinin öldügü yerde yasayan ulusun yüceligine inaniyor da, dogduyu yerdeki uluslarin bilimsel yeteneklerinin varligina inanamiyor bir türlü. Onun göremedigi gerceklerden birisi de budur.

Bu adi gecen düsünce cigirlarinin dogduklari yerin disina tasinca ölmeleri, gelisememeleri, insanlarinin görüsleri, yasama anlayislari, düsünce yapilari yüzündendir. Nitekim, Demokritos'un düsüncesinden dogan atomculuk da Yunanistan'da degil bir Latin olan Lucretius'un kisiliginde en güclü savunucusunu buldu. Epikuros'un benimsedigi bu düsünce, Yunanistan'da nedense pek tutunamadi. Cünkü, atomculuk somut bir görüse dayaniyordu; Yunanistan'da Sokrates'in soyut usculugu hakimdi.
Anadolu'da, o cagda, düsüncelerin yasakalandigini, bilgelerin, aydinlarin cezalandirildigini, tanrilara karsi saygisizlik ettiler suclamasi ile öldürüldüklerini gösteren bir belge gecmedi elimize bugüne degin. Oysa Anadolu'dan, Trakya'dan Yunanistan'a giden düsünürlerin, bilgelerin cogu solugu sürgünde, Yunanisatan'in disina kacmakta aldi. Yunan tanrilarini bile Anadolu yaratti. Bunu tanrilarin adlarinin Yunanca olmayisindan anliyoruz. Ama Nietzsche bu adlarin nerelerden geldigini arastirmadi."

"Bu adi gecen degisyk inanclar, zamanla boya degistirerek, aydin cevrelerde, bilimsel nitelik kazandi. bir düsünce, bir dünya görüsü bicimine girdi. Iste, Nietzsche'nin, özellike gencliginde uluscu, yigitligi seven, savasa girmek, vurusmak düsmanla carpismak isteyen Nietzsche'nin düsünce evreninde bu görüsler bir ekin (kültür) sevgisi olarak gelisti. Sonradan, Yunan düsünce ürünlerine karsi duyulan köklü bir baglilik, bütün Anadolu uygarliginin Yunan yaratmasi oldugu kanisi kiliginda gelisti.

Daha önceden belli inanclarin etkisi bilincaltina isleyince, birtakim gercekleri aykiri acidan görmeye baslar insan. Bu, bircok aydinlarda olagelen bir durumdur. Nietzsche'nin yasadigi cag, icinde yetistigi ortam, onu biraz da böyle düsünme gereginde birakiyordu. Insan ne de olsa, yetistigi ortamin sinirlarini asamaz büsbütün. Kendini bütün dis etkilerden kurtuldum sanir da, ic etkiler alaninda yapamaz bunu. XlX.yy Avrupasi icin de böyle bir durum vardi. Avrupa, bütün uygarlik ürünlerini tek bir kaynaga baglama egilimindeydi. Bu kaynak da Avrupa uluslarinin dillerini etkileyen, onlara bircok kavramlar veren Yunan, Latin dilleri olabilirdi. Latin dili, Yunan dilinden daha sonra gelisme olanagi buldugu icin Avrupa ona, düsünce uygarlik alaninda ikinci sirada yer verdi. Birinci diziye Hiristiyan dininin yazildigi, yayildigi dil olan Yunanca gecti. Din olmasi yüzünden Yunancanin etkisi bütün düsünce kurumlarinda kendisini gösterdi.

Nietzsche bu ortamlarda yasadigindan, onun ekin ürünleriyle beslendiginden, ister istemez öyle düsünecek, Anadolu'nun tarih gercegini bir bütün icinde göremeyecekti. Bu, Avrupa karsisinda, Avrupa disindaki tüm uluslarin bir alinyazisi gibidir."

Ismet Zeki Eyüboglu'nun "Eylem Ödevi" kitabindan Rönesans Ve Reform Hakkında Nietzsche’nin Yorumu

Nietzsche’ye gelinceye dek, reform’un Rönasans’ın çocuğu veya kardeşi ve Aydınlanmanın ve Fransız Devrimi’nin anası olduğu görüşü hakimdi.

Ancak bu görüşler, Friedrich Nietzsche “Reform, modası geçmiş zihinlerin İtalyan Rönesans’ına karşı tepkileriydi” düşüncesini ortaya attığında yeniliklerini kaybetmişlerdi bile.
İnsan bu öfkeli Hıristiyanlık düşmanının ( ki öyle olmaya gönüllüydü) Luther hakkında iyi şeyler düşündüğünü varsayabilir, zira onun fikrine göre bu Sakson, Almanlara Hıristiyan olmamayı öğretmişti ve “Luther’in en büyük meziyeti – o zamanlar, yeterince nazik bir biçimde, ‘Protestan özgürlüğü’ adı verilen – şehvetin gereklerine göre davranabilmesiydi”

Ama Hayır! Nieztsche çılgın bir öfkeyle saldırıyordu; “Ortaçağ ruhunun, bu ruhun artık temiz bir vicdana sahip olmadığı zamandaki kopyası olan Reform, tarikatların ve cadılık gibi hurafelerin türemesine neden oldu:” Alman kültürü tam da çiçek vermeye hazırdı, yalnızca bir gece daha beklemek gerekiyordu, ancak o gece her şeyi mahveden fırtına geldi. Reform insan ruhunun “köylü isyanı” gibiydi; şiddet ve öfke dolu ama hiçbir anlamı olmayan bir isyan. Reform, “basit olanın karmaşık olana öfkesi, (ılımlı konuşmak gerekirse) affedilmesi gereken kaba, ama samimi bir yanlış anlamaydı.” Luther onaylamadığı bir kültürü ve beğenmediği bir otoriteyi basitleştirerek yok etmişti. “ Her insan kendi kendisinin rahibi” formülünün ardında gizlenen, insanın kendinden üstte olana duyduğu derin nefretten başka bir şey değildi: Ayaktakımı ruhunun en vahim haliydi.


Nietzsche’nin fikirleri kendilerine yavaş yavaş sağlam bir yer edindiler, ta ki yakın bir geçmişte genel kabul görmeye başlayıncaya dek.

Nietzsche’ye göre ; insanlar arasındaki yapı ayrılığı,onların realiteyi yani; insan başarılarını ve olayları değerlendirmelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu çeşitli değerlendirme tarzlarının meydana getirdiği moraller iki ana grupta toplanabilir. İki ana tip değerlendirme tarzı vardır demek ise; iki ana tip insan vardır demektir. Aradaki üçüncü tip (özgür insan ) bir ara durumdur. Değerlendirmeler yapmayan ya da yapamayan insanların durumudur. Nietzsche bu anlamda; “ bir efendi morali, bir de köle morali vardır “ demektedir. Köle morali; sürü insanının, ( moralli insanın ) insan başarılarını ve olayları sürüce yani; o sürünün faydası açısından değerlendirmesiyle ortaya koyduğu katı değer yargılarının bütünüdür. Efendi morali ise; yaratıcı insanların,kendi varlık şartlarına dayanan değerlendirmelerdir.

Bu iki değerlendirme tarzı, yani; bu iki ana insan tipi yan yana bulunur, yaşarlar ve sürekli olarak birbiriyle çatışırlar. Kaldı ki; bu iki değerlendirme tarzı tek kişide bile çatışabilir. Bu çatışma; insanın, insan hayatının ve kişinin çatışmalı yapısından kaynaklanır. İnsanın bu çatışmalı yapısı; insan başarılarının da temelidir.Burada dikkat edilmesi gereken; bu çatışmada çatışan iyi ile kötü değildir; çünkü; iyi ve kötü hazır etiketlerdir. Kendi başına iyi veya kötü olan bir değer yoktur; insanların iyidir veya kötüdür dediği şeyler vardır. Yani; moral değer yargıları vardır. İnsanla ilgili her şeyin değerlendirilmesinde ortaya konan bu değer yargıları; insana, sürüye, insan tipine ve morale göre değişir.

Değerlendiren sürü insanı ise; sürüsü ve kendisi için zararlı olan her şey kötüdür. Dolayısıyla; sürüsü ve kendisi için yararlı olan iyidir. Bir sürü ve çağ için yararlı olansa, başka bir sürü ve çağ için yararlı olmayabilir. Sürü insanının; insanları değerlendirmesinde de durum aynıdır. Kendi gözleriyle gören yani yaratıcı insan, sürü için tehlikelidir ve o kötü insandır. Sürü insanını doğrudan doğruya ilgilendiren; bu kötü insandan gelen tehlikedir. Bu nedenle de, ancak sürünün teki olan, kendisi gibi iki yüzlü olan moralli insan iyidir, çünkü ;zararsız insandır ve korkulacak bir yanı da yoktur. Bu değerlendirmelerin, insan başarılarıyla ve kendileriyle bir ilgisinin olmadığı açıkça görülmektedir.

Yaratıcı insansa; geçerlikte olan moralin dışında, “ iyinin ve kötünün ötesinde “ olan insandır. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; değerlendirmemek ya da insan başarılarının değersiz olduklarına inanmak demek değildir. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; moral değer yargıları kurmamak, yani; geçerlikte olan morali yok saymak ve bir sürünün yararlarını, göz önünde bulundurarak değer yargıları kurmamak demektir. Çünkü onlar aslında yoktur; onların realiteyle ilgileri yoktur; göreli yargılardır. İyini ve kötünün ötesinde olmak; insanın, sürünün moral değer yargılarının şeylerle ilgisi olmadığını görerek; kendi gözleriyle görerek, şeylerin tabii değerlerine uygun olarak değerlendirmesi demektir. Böyle bir değerlendirmede her kişi, kendi kendisiyle ve insanla ilgili her şeyle karşı karşıya kalır. Böyle bir değerlendirmede; her kişi, geçerlikte olan moral değer yargılarıyla çatışır ve yaptığını yapar. Yaptığı ise; insanla ilgili her şeyi yeniden değerlendirmek, onlara yeni bir boyut kazandırmaktır.

Bu bakımdan yaratıcı insan için; iyi veya kötü olan ile, moral olay diye bir şey olmayıp; ancak insan başarıları ve insan olayları vardır. Diğer yandan da, yaratıcı insan, insanlar arasındaki yapı ayrılığını çok açık olarak görür. Bu nedenle; o, yaratıcı olduğu için yaptığını yapar ve eserini ortaya koyar. Bu eserle; moral değer yargıları değil yeni bir değer ortaya koyar. Kısaca; yaratıcı insanın zavallı olarak gördüğü insan tipi; sürü insanının iyi insan dediği insandır. Sürü insanı için ise; kötü insan, kendi sürüsünün morali dışında olan insan yani; yaratıcı insandır. Sürü insanının insanları değerlendirmesi; onların , eylemlerinin morale uygun olup olmamasına dayanır. Yaratıcı insansa; insanların, eylemleri karşısında hemen moral bir değer yargısı savunmaz. Bir bütün olarak; insanları, yapılarına uygun olarak değerlendirir. Ve bir eylemin değerlendirilmesi söz konusuysa ; onu kimin yaptığına bakar. Taban tabana zıt bu iki değerlendirme tarzının birbiriyle çatışması kaçınılmaz olduğu kadar doğaldır. Tekrar belirtmek gerekir; burada çatışan iyi veya kötü değil, kendi gözleriyle gören insan ile sürü insanıdır. Yaratıcı insanların attıkları adımlar, eserleri ve başarıları da bu çatışmanın ürünleridir.

Nietzsche’nin, temelden sarsmak istediği şey; sürünün moral değer yargıları ve sürü moralinin baş değer olduğu inancıdır. Sarsmak istemiştir çünkü; yaratıcı olabilecek birçok insan, bu sürü morali yüzünden engellenmesin.

Naci YAZICI (20 Kasım 2001)
FRIEDRICH NIETZSCHE YAŞAMI


...Friedrich Wilhelm Nietzsche 15 Ekim 1844’te Sachsen’in Prusya hakimiyeti altında bulunan bölümündeki Lützen’e bağlı Röcken’de doğdu. Ailesi dindar ve lüteriyen bir küçük esnaf ailesiydi. Soyunda başka bir çok meslekten de olmak üzere şapkacılar ve mezbahacılar da vardı. Ancak büyük babası ve babası devlete sadık ve pietist1 rahipler olmuşlardı. Nietzsche’nin babası, Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm’in sadık bir hizmetkârıydı. Bu nedenle, ilk oğlu kralın yaş gününde dünyaya gözlerini açtığında, başka bir isimle vaftiz edilme şansı hemen hemen hiç yoktu.
...Bahsi geçen bu üç adamın hepsinin da aklını yitirmiş olması tamamen anlamsız bir rastlantıdan başka bir şey değildir. İlk önce babası Friedrich Ludwig öldü. -yıl 1849. Otopsi sonucunda -beyin yumuşaması- teşhis edildi. Sözüm ona beyninin bir çeyreği -yumuşamış- idi. Tıpta bu tür teşhisler artık geçerli olmamakla beraber, Nietzsche’nin saygıdeğer biyografları, Nietzsche’nin deliliğini babasından almadığından eminler.

...Nietzsche’nin çocukluğu Naumburg’ta, -iffetli kadınlarla- dolu bir evde geçti. Bunlar annesi, kız kardeşi, anneannesi ve evde kalmış biraz deli iki teyzesiydi. Belli ki kadınlarla çok erken yaşta yaşadığı bu deneyimler Nietzsche'’in hayatında izler bıraktı, çünkü biyografisi teyzelerinin yaşantısını yansıtan karakteristik izler tekrarladı durdu. 13 yaşındayken o dönemim her üst düzey yatılı okuluyla yarışabilecek denli iyi ve tanınmış bir eyalet okulu olan Pforta’ya başlar. Öğrenciler bu okulda salt yaramazlıklar yapmanın dışında gerçekten de bir şeyler öğreniyordu. Büyük oranda dindar ve şımartılmış terbiyesinin bir ürünü olan Nietzsche okulda -küçük Protestan papazı- diye çağrılıyordu ve kendisi derslerinin en başarılı öğrencisiydi. Gelişmekte olan dahiliği günün birinde kendi aklını kullanmasına yol açtı. On sekiz yaşına geldiğinde inancından şüphe etmeye başlar.

...Nietzsche’nin keskin zekâsı, içinde yaşadığı dünyanın çelişkilerini görmezlikten gelmesine engeldi. Muhtemelen, başkalarıyla fikirlerini paylaşmıyordu; bu durum, daha sonraları da kesinlik kazanacağı gibi, kendisi için tipik bir davranıştı. Nietzsche kendi yolundan gitti ve yaşayan (veya ölü) hemen hemen hiçbir tinin kendisini etkilemesine izin vermedi.

...Nietzsche on dokuz yaşına geldiğinde, papaz olabilmek için Bonn Üniversitesinde ilâhiyat ve klasık filoloji öğrenimine başlar. Zaten hayat akışı çok önceden -iffetli kadınlar- tarafından plânlanmıştı. Ancak Nietzsche daha şimdiden huzursuzdu: Bilinçsiz bir isyan dürtüsü kişiliğine etki etmeye ve onu değiştirmeye başlar. Bonn’a geldikten kısa bir süre sonra o münzevi okul delikanlısı neşeli ve taşkın ruhlu bir üniversite öğrencisinin en iyi örneklerinden birine dönüşür. Herkesin giremediği özel öğrenci birliklerine girer, arkadaşlarıyla içki içmeye başlar ve öğrenciler arasında yapılan eskrim düellolarına katılır. Kaçınılmaz olarak bir düelloda yara alır ve ritüel gereği düelloya hemen son verilir. Burnunun üstündeki küçük dikiş izi o günlerden kalmadır. Ne yazık ki bu yara izi daha sonraları gözlüğünün altında gizlendi. Ama bu sadece küçük bir ara piyesti.

...Nietzsche aynı dönemde şu sonuca vardı: -Tanrı öldü.- Tatilde eve döndüğünde dini ayinleri katılmayı reddederek, bundan böyle asla bir kiliseye adımını atmayacağını açıklar. Bir sonraki yıl üniversitesini değiştirerek Leipzig’e yerleşir ve ilâhiyat eğitimine son vererek klasık filoloji üzerinde yoğunlaşır.

...Nietzsche Leipzig’e Ekim 1865’de varır. O ay yirmi bir yaşına basar ve hayatı üzerine daha sonra etki edecek iki olay yaşar. Önce, ziyaret ettiği bir genelevde, daha sonraları zihinsel bulanıklığına neden olacak frengi mikrobunu kapar. Görünüşe göre - böyle şeyleri hissetmek mümkünse eğer - Nietzsche birkaç genelev ziyaretinden sonra kendisine frenginin bulaştığını fark etti. Göründüğü hekim kendisinden gerçeği gizler. (O dönemlerde bu adettendi, çünkü bu hastalık henüz tedavi edilebilir değildi - aynı ikiyüzlülükle günümüzde kanser hastalığına kılıflar uydurulmaktadır.) Bu olayın sonucunda Nietzsche’nin kadınlarla olan cinsel ilişkilerine bir son verdiği sanılmaktadır. Ancak felsefi yazılarında kadınlarla ilgili birçok yüz kızartıcı ve de faydalı kayıtta yer alır. -Kadınlara mı gidiyorsun ? Öyleyse kırbacını unutma.- (Belki de Leipzig’te çok özel türden bir genelevi ziyaret ediyor ve erkeklerin de oraya giderken yanlarına kırbaç almalarının adil olacağını düşünüyordu.)

...Hayatını değiştiren ikinci olay, bir sahaf dükkânına dalışıydı. Nietzsche burada Schopenhauer’in -İstem ve Tasarım olarak Dünya- adlı eserine rastlar. Schopenhauer’in kıssadan hisse çıkaran üslûbu ve bulaşıcı karamsarlığı onu çok derinden etkiler: -Burada her satır vazgeçiş, yadsıma ve kabulleniş çığlığıydı; burada, dünyayı, yani yaşamı ve insan doğasını ürkünç bir muhteşemlikle gördüğüm bir aynaya baktım... Burada hastalık ve şifayı, sürgünü ve sığınağı, cehennemi ve cenneti gördüm.-

...Şaşılası derecede kâhince olan bu duyumsamalar Nietzsche’yi Schopenhauer felsefesinin bir hayranı yaptı. Nietzsche’nin inanabileceği hiçbir şeyi kalmamıştı. Schopenhauer’in karamsarlığına (pesimizmine) ihtiyaç duyuyordu ve kendi doğasına tamamen uymasa da, onun dürüstlüğünü ve gücünü keşfetmişti. Pozitif düşünceleri bundan karamsarlığı ancak güçlü olduklarında yenebilirlerdi. İleriye doğru giden yol Schopenhauer’den geçiyordu. Ancak Nietzsche’nin düşüncelerinde en belirleyici olan şey, Schopenhauer’in istemin temel rolü ile ilgili tasarımıydı. Bundan yola çıkan Nietzsche, sonunda Güç İstemini geliştirdi.

...1867'de Nietzsche bir yıllığına Prusya ordusuna çağrılır. Belli ki askeri yetkililer onun aşırı büyük boyutlu askeri bıyığından etkilendi, çünkü Nietzsche kendisini süvari topçu alayında bulur. Bu bir hataydı.

...Nietzsche’nin kararlılığı büyüktü, ancak yapı itibariyle acıma duygusu uyandırabilecek denli yumuşak huyluydu. Ağır bir kaza geçirdikten sonra Prusyalıların geleneklerine uygun bir tavır sergileyerek, hiçbir şey olmamışçasına atını sürmeye devam eder. Ama asker Nietzsche kışlaya geri döndüğünde bir aylığına hastaneye yatırılır. Daha sonra gayet ve iyi niyetini ödüllendirmek için çavuş türbesine terfi ettirilerek evine gönderilir.

...Bu arada tekrar Leipzig’te üniversiteye devam eden Nietzsche, son kırk yılda yetiştirdiği en iyi öğrencisinin Nietzsche olduğunu düşünen profesörünün takdirini kazanır. Ne var ki her geçen gün filolojiden ve hayatın gerçek ve acil cevap bekleyen sorunlarına karşı sergiledikleri kayıtsızlıktan dolayı filologlardan soğumaya başlar. Nietzsche’ye göre filoloji, -bir budala veya salak tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi- idi. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Kararsızlık ve çaresizlik içersinde bunalarak, kimya öğrenimi almayı ve -ilâhi kankan- dansını ve -sarı yavşan otu zehrini- denemek için bir yıllığına Paris’e yerleşmeyi bile düşünür. Tam bu arada, gizlilik içersinde Leipzig’te bulunan besteci Richard Wagner ile tanışma şansını elde eder. (Wagner yirmi yıl önce devrimci tahrikleri yüzünden sürgün edilmiş ve aşırı uçlarda seyreden siyasi görüşleri solda sağa kaymış olsa da, yetkililer sürgün kararını iptal etmişti.) Wagner, Nietzsche’nin babasıyla aynı yaştaydı ve bizlere aktarılan kaynaklara göre ona şaşılası derecede benziyor olmalıydı. Nietzsche, bilinçsizce de olsa çaresizlikle bir baba figürü arıyordu. Şimdiye dek hiçbir meşhur sanatçıyı şahsen tanımamıştı. Aynı zamanda, tasarımları kendi tasarımlarına bu denli uyan hiç kimseyi de tanımamıştı daha önce. Wagner’le paylaştığı kısa bir süre içersinde Nietzsche onun Schonpenhauer’e olan derin sevgisini keşfeder. Wagner parlak bir filozof olan bu genç adamın kendisine duyduğu hayranlıktan etkilenir ve ortaya tüm hünerlerini döker. Bunun yarattığı etki zaman geçmeksizin tepkisini aldı ve Nietzsche’nin duyduğu hayranlık gittikçe derinleşti. Nietzsche en az operaları kadar ilginç ve sıra dışı olan bu büyük besteciden çok etkilendi.

...Nietzsche iki ay sonra İsviçre’deki Basel Üniversitesinden klasık filoloji kürsüsünde profesör olmak üzere davet aldı. Henüz yirmi dört yaşındaydı ve doktorası bile yoktu. Filolojiye karşı geliştirdiği olumsuz düşüncelerine rağmen bu öneri kendisi için geri çevrilebilecek cinsten değildi. Nisan 1869’da Nietzsche Basel’de ki görevine başladı ve filoloji dersleri yanında felsefe dersleri de verdi. Yapmak istediği şey, her iki disiplini, yani estetiği ve klasık çağ öğrenimini birbirleriyle bağıntılı hale getirmek ve bundan hareketle, uygarlımızın zayıf noktalarını irdeleyebileceği bir alet geliştirmekti - daha mütevazı bir şey değil.

...Kısa bir süre içerisinde üniversitenin yeni yıldızı oldu. Rönesans’ı tarihsel bir dönem olarak niteleyen ilk kişi olan büyük kültür tarihçisi Jacob Burchardt ile tanıştı. O, Basel’de ki profesörler arasında Nietzsche ile aynı tinsel seviyeye sahip olan tek kişiydi. Burchardt büyük bir olasılıkla, Nietzsche’nin hayatı boyunca saygı duyduğu tek kişiydi aynı zamanda. Eğer o dönemde, soğuk bir patrisyen olmasaydı, Nietzsche’nin hayatında pekala bir istikrar faktörü olabilirdi.

...Ama zaten baba rolü etkisi, Nietzsche’yi istikrara kavuşturmanın ötesinde her şeyi yapan başka bir adam tarafından üstlenilmişti.

...Basel kenti, Wagner’in, Liszts’in kız kardeşi, Cosima ile birlikte yaşadığı, Lutzern’e bağlı Tribschen’e sadece yüz kilometrelik bir uzaklıktadır. (Cosima o sıralarda henüz, Wagner ve Liszts’in ortak arkadaşı olan von Bülow adında bir orkestra şefi ile evliydi.) Kısa bir süre sonra Nietzsche düzenli olarak her hafta sonunu Vierwaldstätter gölünün kıyısındaki lüks villada geçirmeye başladı. Ne var ki Wagner’in hayatı sadece müzikal, duygusal ve politik açılardan bir operaya benzemekle kalmıyordu. Wagner hayatının, tüm fantezilerini sonuna kadar yaşamak üzere kendisine sunulduğunu düşünüyordu. Tribschen’deki yaşamı bir operanın sahneye konuluşuydu adeta ve başrolü kimin oynayacağı konusunda kimsenin bir kuşkusu yoktu. -Flaman tarzındaki- giysileriyle (-Uçan Hollandalı- ve Ruben’in maskeli bir baloya giderken giydiği kostümlerden harmanlanmış bir kıyafetti) Wagner paçaları dizlerinde biten siyah saten bir pantolonu, geniş şapkası ve rüküş bir şekilde bağlanmış ipek şalı ile tepelerini rokoko meleklerin süslediği pembe saten kaplı duvarlar boyunca yürüyerek, büstler, her zaman aynı motifli büyük boy yağlıboya tablolar ve kendi operalarının temsillerinden kalan gümüş kaseler arasında şiirlerini okurdu. Havada dolanan tütsülere sadece maestronun müziğinin eşlik etmesine izin veriyordu. Cosima ise hayat arkadaşının teatral uğraşlarında ancak hizmetçi kız rolünü oynayabiliyor ve bahçede gezinen ev hayvanlarının, ki bunlar parfümlenmiş kuzular, fiyonklarla süslenmiş kurt köpekler ve süs tavukları idi, çalınmamasına dikkat ediyordu. Nietzsche’nin nasıl olup ta bunların etkisi altında kalabildiğini anlamakta zorlanıyoruz. (Wagner’in bu özel zevkleri sürekli beş parasız kalmasına ve bir takım zenginler tarafından yardım almasına neden oluyordu. Bu zenginlerden biri de, devletin kasasından Wagner’e büyük meblağlar aktaran Bavyera Kralı II. Ludwig’ti.) Wagner’in ikna yeteneğine denli büyük ve cazibesinin de ne denli karşı konulmaz olmuş olabileceği ancak onun müziğine kulak verildiğinde anlaşılabiliyor. Belli ki bestecinin kendisi de en az besteleri kadar büyüleyiciydi. Toy Nietzsche çok kısa bir süre içersinde bu baş döndürücü atmosferin ve boğucu salonların içersinde sürükleyici motifler gibi gezinen bilinçsiz fantezilerin etkisine girdi.

...Temmuz 1870’de Almanya ve Fransa arasında savaş patlak verdi. Prusya için bu, Napolyon’un kazandığı zaferlerin intikamını almak, Fransa’yı mağlup etmek ve Almanya’nın Avrupa’daki egemenliğini sağlamlaştırmak için bulunmaz bir fırsattı. Nietzsche vatanperverlik coşkusuyla gönüllü hasta bakıcısı olmak için başvurur. Cephe yolunda karşısına Frankfurt’ta tam teçhizatlı bir süvari birliği çıkar. İşte o anda gözlerindeki perde kalkıverir ve Nietzsche ilk kez, en güçlü ve yüksek yaşama isteminin hayatta kalmak için mücadele etmekte değil, tersine güç, savaş ve egemenlik isteminde yattığı duygusuna kapılır. İşte bu, Nietzsche’nin Güç İstemi Kuramı’nın doğuşudur ve ileride kendisini bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu istemi kişisel öğelerden çok toplumsal öğelerinde görecek olsa da, bu düşüncenin militarist kaynağını hiçbir zaman tam anlamıyla inkar edemedi.

...Bismarc ve Moltke Fransızları hezimete uğratırken, Nietzsche savaştaki her şeyin şanslı şöhretli olmadığını anlar. Wörth’deki savaş alanı -sayısız üzünç verici kalıntılarla doluydu- ve çürümekte olan cesetlerin ağır kokusuyla kaplıydı. Daha sonraları Nietzsche altı yaralı askerle beraber bir sıhhiye trenine bindirilir (vagonların bazıları büyükbaş hayvan taşıyan vagonlardan oluşuyordu) ve iki gün sürecek bir yolculuğa gönderilir. Kolları bacakları kurşun yaralarıyla bezeli ve etleri çürümeye başlayan askerler arasında kalan Nietzsche onlara elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışır. Ancak tren Karlsruhe’ye vardığında kendisi de hasta bir adam olmuştu. Dizanteri ve difteri teşhisleriyle hastaneye sevk edildi.

...Başından geçen bu sarsıcı olaylara rağmen Nietzsche iki ay sonra Basel’deki görevine ve derslerine döner. Filoloji ve felsefe dersleriyle kendisini yoran bir yükün altına tekrar giren Nietzsche, bunun yanında bir de -Tragedya’nın Doğuşu-nu yazmaya başlar. Yunan kültürünün bu parlak ve alabildiğine özgün analizinde berrak, Apolloncu (ölçülü ve düzenli), klâsık kanaatkârlığın karşısına karanlık, içgüdüsel ve Diyonisoscu (coşkulu tutku) güçleri diker. Nietzsche’ye göre Yunan Tragedyası bu iki unsurun kaynaşmasından ortaya çıkmış ve sonunda Sokrates’in sığ rasyonalizmi tarafından yok edilmiştir.

...İlk kez birisini Yunan kültürünün karanlık yanlarına üstüne basa basa değiniyordu. Öte yandan, Nietzsche’nin, bu karanlık yanların temel bir öneme sahip oldukları şeklindeki iddiası daha da tartışmalıydı. Diyonisoscu boyutu daha sonraları Nietzsche Felsefesi’nin esasını oluşturacaktı. Nietzsche bundan böyle Schopenhauer’in -istemin Budist’çe yadsınması- fikrine bağlı kalamazdı. Uygarlığın zayıflamasına neden olduğunu düşündüğü Hıristiyanlığ’a karşı diyonisostik olanı öne sürdü. Hıristiyan hayırperverliğine, duyguların ve arzuların bastırılmasına karşı saldırıya geçti ve yerine, duygularımızın oluşumuna daha uygun düştüğüne inandığı daha güçlü bir ahlakı savundu. Nietzsche’ye göre tanrı ölmüş ve Hıristiyanlık süreci sona ermişti. Yirminci yüzyılın en kötü dönemleri Nietzsche’yi doğruladı, en iyi dönemleriyse, olumlu -Hıristiyan- inançlarının çoğunlukla tanrı inancına bağlı olmadığını göstererek onu tekrar yalanladı. Bugün o ilk-içgüdüye daha fazla sahip olup olmadığımız sorusu ise tartışmalıdır.

...Sanatçı olarak Wagner en üst basamakta durmaya hak kazanıyordu belki, ama bu türden yüksek felsefi seviyeler onu aşıyordu. Zamanla Nietzsche Wagner’in entelektüel maskesini çözmüştü. Wagner, olağanüstü büyüklüğe ve sezgi gücüne sahip değişken bir egoydu,ama Schopenhauer’e olan sevgi ve hayranlığı bile gelip geçici ve sanatsal hayal gücüne malzeme oluşturan bir şeydi. O zamana dek Nietzsche, Wagner’in hayatındaki bazı çirkinliklerini; örneğin antisemitizmini, ölçüyü kaçıran kibrini ve onun diğer insanlardaki yeteneği ve ihtiyaçları takdir ve kabul eme yoksunluğa görmezlikten gelmeye hazırdı. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Wagner, Bavyera kralı II. Ludwig’in salt Wagner’in kendi operalarını sahneye koyacağı bir tiyatro yaptırdığı Bayreuth kentine taşınmıştı. (Bu proje Bavyera devletinin iflasını ve Ludwig’in tahttan düşürülüş sürecini hızlandırdı.) 1876’da Nietzsche -Niebelungen Halkası-nın prömiyerine katılmak üzere Bayreuth’e gelir, ancak, muhtemelen psıkosomatik nedenlerle hastalanır.

...Wagner’in megalomanlığı ve doruğa tırmandırdığı çöküşü Nietzsche için artık dayanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı. Kendisini Wagner’den kurtarmalıydı.

...İki yıl sonra Nietzsche -insanca, Pek İnsanca- adı altında özdeyişlerini yayınladı. Bu özdeyişler Wagner’le arasındaki kopuşu kesinleştirmişti. Nietzsche’nin Fransız sanatını övüşü, psıkolojik irdelemelerdeki keskin zekâsı, romantik hırsın maskesini düşürüşü ve olayların ardındaki gerçekleri kavrama konusundaki eşsiz yeteneği Wagner’i aşıyordu. Nietzsche eserinde geleceğin -güzel yeni dünyasını- hazırlıyordu: Bu dünyada transandantal bir tanrı veya şeytan, mutlak değerler veya tanrısal cezalar yoktu artık. Nietzsche Hıristiyanlığ’ın bilinçsiz motiflerine, güç istemini hadım etmeyi amaçladığını düşündüğü -köle ahlakına- karşı saldırıya geçti. Bu arada Wagner Schopenhauer’e olan bağlılığın sonu ve Hıristiyan cemiyetine dönüşü anlamına anlamına gelen son eseri olan -Parsifal- üzerinde çalışıyordu. Yolları ebediyen ayrılmıştı. Yaygın bir söylentiye göre Nietzsche hayatı boyunca sadece tek bir insanı bütünüyle tanımış ve tanıdığı bu adam onu, çağının en büyük psıkologu olmasını sağlayan, yeterli derecede malzeme ile beslemiştir. İşte bu adam Wagner’di.

...1879’da Nietzsche sağlık nedenleriyle Basel’deki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Zaten birkaç yıldır hastalık hastasıydı, ama şimdi gerçekten de hasta bir adam olmuştu. Üniversite kendisine küçük bir maaş bağladı ve doktor ona daha yumuşak iklimli yerlerde yaşamayı tavsiye etti.

...Takip eden yıllarda Nietzsche İtalya’yı, Fransa’nın güneyini ve İsviçre’yi gezdi. Hastalığını dindirecek bir iklim aradı durdu. Neydi şikayetleri ? Öyle görünüyor ki, bir insanın geçirebileceği tüm hastalıklardan şikayetçiydi. Gözleri yarı kör denebilecek oranda kötü görüyordu. (Doktoru ona bundan böyle kitap okumamasını tavsiye etti, ama aynı şekilde bundan böyle nefes almamasını da isteyebilirdi ondan.) Şiddetli ve felç edici bir baş ağrıları çekiyordu. Bu ağrılar onu zaman zaman günlerce yatağa bağlıyordu. Çoğu zaman da sayısız küçük şikayetlerden muzdaripti. İksirlerden, ilaçlardan, haplardan, kolonyalardan ve özütlerden oluşan koleksiyonu, hastalık hastası diğer felsefecilere kıyasla eşsizdi. Buna rağmen Üstinsan tasarımını geliştiren kişi o oldu. Bu dengeleyici öğe bizlere Üstinsan fikrinin Nietzsche’nin diğer ve daha kabul edilebilir düşünceleri arasındaki önemli yerini unutturmamalıdır. Bu öğe belki de, bu bilgesizlik incisini ortaya çıkaran kabuğun içindeki bir kum tanesiydi.

...Üstinsan, uzun ve -dithyrambosca- bir şiir olan -Böyle Buyurdu Zerdüşt-te ortaya çıkar. Bu şiir neredeyse dayanılmaz bir süslülük ve ciddiyet içindedir ve bu mutlak ciddiyet yazarının tüm -ironik olma- çabalarına ve kuşun -hafifliğine- rağmen kitabı cazip tutuyor.

...Tıpkı Dostoyevski veya Hesse gibi -Zerdüşt-ü de ancak yirmi yaşın altındaysanız okuyabilirsiz. Buna rağmen bu eserin anlattıkları -hayatı değiştiriyor-. Üstelik her zaman kötü yönde de değil. Eserdeki aptallıklar hemen göze çarpıyor, ama geriye kalan kısımlar okuyucuyu mevcut tasarımlar hakkında derin düşüncelere teşvik ediyor. İçindeki felsefenin ise dikkate değer bir konumu yok.

...Yumuşak bir kış iklimine sahip olan kaplıca ve ılıcalara yaptığı sürekli seyahatleri sırasında Nietzsche, arkadaşı Paul Ree aracılığıyla yirmi bir yaşındaki Rus kızı Lou Salomé ile tanışır. Ree ve Nietzsche onunla (beraberce, bazen de onunla tek başına) yürüyüşlere çıkar ve kafasına felsefi inançlarıyla doldurmaya çalışırlardı. (Nietzsche -Zerdüşt-ü hiçbir zaman sahip olmayacağını söylediği oğlu olarak tanıtır. - bu genç Zerdüşt açısından talihli bir karardı, üstelik sadece böyle bir isimle okulda alay konusu olma ihtimali yüksek olduğu için değil.) Lou, Ree ve Nietzsche bir zaman sonra, günümüzde düşünülmesi pek mümkün olmayan üçlü bir ilişki içine girerler. Günümüzde düşünülmesi zor, çünkü cinsel açıdan bu denli saf olabilecek kimseler kalmadı. Önceleri üçü de kendilerini felsefeye adamak ve bir ménage á trois işletmek isterler. Ardından Ree ve Nietzsche (birbirlerinden habersiz) Lou’ya aşık olduklarını fark eder ve evlenme teklifinde bulunmaya karar verirler. Ne yazık ki Nietzsche gülünesi bir hatada bulunarak, Ree’ye onun adına Lou ile konuşması ricasında bulunur. (Yine de bu durum Nietzsche’nin, çağının en büyük psıkologu olarak anılma hakkı ile tezat oluşturmuyor. Bunu, bir psıkologun aşk hayatını yakından takip etmiş olan herkes teyit edebilir.)

...Luzern’de bir fotoğraf atölyesinde çekilen bir resim, bu üç insandan hangisinin mevcut durumuna hakim olduğunu gösteren en açık kanıttır: İki duygusal olarak bâkir adam (38 ve 33 yaşlarında) bir at arabasına bağlıdırlar; arabanın içindeyse yirmi bir yaşında olan gerçek bakire oturur ve kırbacını sallar.

...Sonunda üçü de bu trajikomik aşk ilişkisinin artık ayakta tutulamayacağını anlarlar ve ayrılırlar. Nietzsche öylesine deliye döner ki, şu satırları kaleme alır: -Bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.-

...Ancak ardından Lou’nun düşer çocuğu -Zerdüşt-ün annesi veya kız kardeşi olmaya laik bir insan olmadığına karar verir. (Lou Andreas Salomé zamanının en dikkate değer kadınlarından biri oldu. En sevdiği kocası olan bir Alman profesörünün soyadını aldıktan sonra iki önemli adam daha üzerinde etki bıraktı: Şair Rainer Maria Rilke ile ilişkisi ve yaşlanmakta olan Sigmund Freud ile sıkı bir dostluğu vardı.)

...Nietzsche kışlarını çoğunlukla Nis, Turin, Roma veya Menton’da ve yazlarını da -dünyanın 1500 metre üstünde ve dahası, diğer tüm insanların yükseğinde-, İsviçre’nin Engadin yöresinde, bir köy olan Sils Maria’da geçiyordu. Günümüzde Sils Maria güzel küçük bir ılıca merkezidir (St. Moritz’den sadece 10 kilometre uzakta.) Ancak Nietzsche’nin oturduğu ve genelde ecza dolabını kurduğu odayı gezmek hâlâ mümkün. Burada dağlar hemen gölün ardından dük yamaçlarla İtalya ile sınırı oluşturan Berina dağının 4000 metredeki karlı zirvelerine yükselir. Evin arkasından sessiz ve sakin patikalardan yamaçlara tırmanılabilir. Nietzsche felsefe yaparken bu patikaları kullanır ve ara sıra da, düşüncelerini küçük not defterine kaydetmek için ıssız bir kayanın yanından köpürerek akıp giden derenin kenarında dururdu. Eserlerinin üslûbunda bu yörenin atmosferinden, yani heybetli manzaralarından, sessiz zirvelerinden ve yalnızlık duygusundan bir parça görmek mümkündür. Nietzsche’nin, düşüncelerinin büyük bir bölümünü geliştirdiği bu yöreler gezilip görülürse, onun bazı hataları ve erdemleri daha kolay açıklanabilir olur.

...Nietzsche genelde çok yalnız yaşar, ucuz odalar kiralar, ara vermeden çalışır, ucuz lokantalarda yemek yer ve o dayanılmaz baş ağrılarını ve diğer şikayetlerini elinden geldiği kadar dindirmeye çalışırdı. Yer yıl şaşılacak derecede kaliteli bir kitap yazıyordu. -Sabah Alacası-, -Şen Bilim- ve -İyinin ve Kötünün Ötesinde- gibi eserler, Batı uygarlığı ve onun değerleri, psıkolojisi ve tutkuları ile hesaplaştığı harikulade eleştirel kitaplardır. Üslûbu berrak ve anlaşılır, delilikleri ise makul sınırlar dahilindedir. Buna sistematik felsefe yapmak denebilir. Hume, Nietzsche’den yaklaşık yüz yıl önce arı felsefi yıkım çalışmalarını sonuçlandırdıysa da, Nietzsche’den önce hiç kimse onun kadar iyi bir yıkım çalışmasında bulunmadı. (Ne var ki böyle bir çalışma tekrar gerekli olmuştu, çünkü idealist Alman sistemlerinde metafizik ölülerin arasından tekrar dirilmişti.)

...Nietzsche’nin felsefe yapma sanatı konusundaki üstün yeteneğinden bazı başka örneklere bir göz atalım. Nietzsche hakikate ve hakikatin anlamına dair tasarımlarımızı (gerçek anlamda -hakiki- bir argüman kullanarak) dağıtıyor. Bu çaba sonucunda ortaya, özellikle de bizlerin bilim adına kendimize ve gezegenimize yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz şeylere bakacak olursak, oldukça çağdaş olan bazı ilginç bilgiler çıkıyor. Düşüncelerinin içerikleri günümüzde, o dönemde olduğundan daha az yok edici değiller.

...Seksenli yıllarda Nietzsche çalışmalarını büyük bir yalnızlık içersinde tanınmayan ve okunmayan bir yazar olarak sürdürür. Aşırı yalnızlığı ve kabul görmüyor oluşu kendisi için gitgide daha dayanılmaz bir hâl aldığı için, kendisinden beklentileri arttırdı. 1888’de Danimarkalı Musevi eğitimci Georg Brandes, Kopenhagen Üniversitesinde Nietzsche’nin felsefesi ile ilgili ilk derslerini vermeye başlar. Ne yazık ki, bu biraz gecikmiş bir girişimdi. Gerçi o yıllarda Nietzsche dört kitap yazdı, ama ilk kopukluk belirtileri de ortaya çıktı. Büyük bir düşünürdü ve bunun farkındaydı: Dünyanın da bunu bilmemesi imkânsızdı. -Ecco Homo- adlı eserinde -Böyle Buyurdu Zerdüşt- hakkında şöyle yazar: -Buna benzer bir şekilde hiçbir zaman yazılmadı, hissedilmedi ve acı çekilmedi...- - Eleştiriyi ve inanılırlığı aşan bir ifade. Bu yetmiyormuş gibi, bunu bir de şu başlıklarla yazılan bölümler izler: -Neden bu kadar bilge olduğum-, -Neden bu kadar iyi kitaplar yazdığım- ve -Neden bir yazgı olduğum-. Bu bölümlerde alkolü eleştirir, yağı alınmış kakaoyu över ve kendisinin geliştirdiği dışkılama yöntemlerini tavsiye eder. -Zerdüşt-ün tumturaklı ve sisli havası tekrar su yüzüne çıkar, üstelik bu defa çok büyük boyutlarda: Cinnet olarak.

...Ocak 1889’da sonu hızla yaklaştı ve onu yakaladı. Nietzsche Turin’de bir cadde üzerinde yürürken birden fenalaşarak yığılır. Düşerken feryatlarla, az önce kırbaç yemiş bir fayton atının boynuna sarılır. Nietzsche oteline götürülür. Oradan Cosima Wagner’e (-Seni seviyorum Ariadne-), İtalya Kralına (-Sevgili Umberto’m... tüm antisemitistleri vurdurtacağım-.) ve Jacob Burckhard’a (ki burada -Diyonisos- diye imza atar) kartpostallar gönderir. Burckhardt olup bitenleri anlar ve Nietzsche’nin bir arkadaşına haber verir. O da gidip onu Turin’den alır.

...Nietzsche bunama geçiriyordu ve bir daha sağlığına kavuşamayacaktı. Durumu günümüzde dahi iyileştirilemez olurdu: Aşırı çalışma, yalnızlık ve çektiği acılardı bundan sorumlu olan, ama en çok da ona bulaşan frengi. Bu hastalık, -beyin felcine- neden olan üçüncü evresine ulaşmıştı. Bir sanatoryumda kısa süre yattıktan sonra annesinin refakatına verilir. Nietzsche artık kendi halinde uysal biriydi ve zamanının çoğunu kasılıp kalır bir durumda geçiriyordu. Düşüncelerinin berraklaştığı bazı anlarda geçmiş hayatıyla ilgili şeyler hatırlıyor gibiydi. Bir gün birisi ona bir kitap uzattığında şöyle dedi: -Ben de iyi kitaplar yazmadım mı?-

...Annesi 1897’de öldüğünde bakımını kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche üstlendi. Nietzsche’nin emanet edilmesi gereken son insan oydu. Kız kardeşi, tanınmış bir Yahudi düşmanı ve başarısız bir öğretmen olan Bernhard Förster ile evliydi. Nietzsche onu insan olarak ve düşünceleri nedeniyle küçümsüyordu. Förster, Nueva Germania olarak adlandırdığı -ari- bir koloni kurmak üzere Sachsen’de bazı köylü ailelerini kandırıp Paraguay’a götürmüş, sonunda köylüleri dolandırıp intihar etmişti. (Nueva Germania’dan geri kalanları günümüzde de Paraguay’a gidip görmek mümkün. -Efendi-Irk- ise bugün oradaki yerliler gibi yaşıyor ve sadece sarı saçlarından ayırt edilebiliyor.) Elisabeth Almanya’ya dönüp ağabeyinin bakımını üstlendiğinde, onu önemli bir şahsiyet yapmaya karar verdi. Nietzsche’yi alarak, bir Nietzsche Arşivi kurmak niyetiyle, Schiller ve Goethe’nin yaşadığı kent olarak belirli bir üne sahip olan Weimar’a taşınır. Ardından onun yayınlanmamış yazıları üzerinde oynar ve onlara Yahudi düşmanlığı yansıtan ve kendisini öven unsurlar katan eklemeler yapar. (Üzerine eklentiler yapılan bu yazılar -Güç İstemi- adıyla yayınlanır. Ancak Nietzsche uzmanı Walter Kaufmann daha sonraları Elisabeth Förster-Nietzsche’nin yaptığı o saçma eklentileri ayırt etmeyi başarır ve bizlere Nietzsche’nin be en ilginç ve anlamlı kitabını gerçek tarafıyla sunar.)

...Nietzsche, doğasını çok doğru kehanetlerle tanımladığı yirminci yüzyılın başına kadar hayatta kaldı. O kocaman bıyıklı, üzünç verici, bezgin ifadeli ve kim olduğunu artık bilmeyen adam, 25 Ağustos 1900’de öldü. O sıralarda eserleri, tüm hayatı boyunca beklediği yankıyı buldu. Ünü çok hızlı bir şekilde yayıldı. Üzerinde etki bıraktığı ve yirminci yüzyılın önemli şahsiyetleri olan insanlar arasında Freud, Rilke, Yeats, Strindberg, O’Neil, Shaw, Mann ve Conrad da bulunuyor. Naziler onu resmi filozofları olarak ilân etmeye çalıştıklarında ve Hitler, Weimar’daki Nietzsche Arşivinin önünde Elisabeth Förster- Nietzsche’nin elini öptüğünde, çıldırmanın ve cinnetin krallığına ayak atanlar bu kez Nietzsche’nin felsefesi değil, Nazilerdi. Nietzsche açıkça şöyle dedi: -Elbette henüz, ‘Alman Varlığı’ coşkunluğuna ulaşmadım. Bu ‘üstün’ ırkı saf tutma isteğine ise daha da uzağım. Tam tersine, tam tersine-.- Nietzsche, günün birinde ünlü bir adam olacağından daima emindi, ama dünyanın, ama dünyanın kendisini nasıl biri olarak değerlendireceğini tam olarak kestiremiyordu (ve bunda da haklıydı.) -Günü birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum... Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim...-

Ecco Homo- Kişi Nasıl Kendi Olur

Zerdüşt kendini işte bu yüzden, böyle geniş uzaylarda yaşayıp, en çelişik şeylere böylesine açık olduğu için, en yüksek varoluş biçimi saymaktadır; kendisinin bunu nasıl tanımladığını duyunca, onu başka birşeye benzetmekten vazgeçer artık insan.

- en uzun merdiveni olan ruh, en derine inebilen, en geniş, en büyük ruh, kendi içinde en çok dolanıp gezebilen, yolunu en çok şaşırabilen,

-o en zorunlu olan, seve seve atılan rastlantının içine, o varolan ruh, oluşu isteyen, varlıklı ruh, istemeyi ve açlığı isteyen,

-kendi kendinden kaçan, en geniş çevrelerde yakalayan kendini,

-en bilge ruh, kulağına çılgınlığın en tatlı şeyler fısıldadığı,

-kendini en çok seven, içinde tüm şeylerin ileriye ve geriye aktığı, alçaldığı, kabardığı

Ama bu Dionysos kavramının ta kendisi işte. -Başka bir düşünüş yolu da oraya götürür bizi. Zerdüşt örneğindeki psıkolojik sorun şudur: Şimdiye dek evet denen herşeye, duyulmamış ölçüde, sözle ve eylemle hayır diyen kimse, nasıl gene de yadsıyan bir düşüncenin tam tersi oluyor; yazgıların en ağırını, yıkımlı bir ödevi taşıyan düşünce, nasıl gene böyle hafif, böylesi- ne az yersel oluyor -bir dansçıdır Zerdüşt-; gerçeği en katı yüreklilikle, en korkunç olarak gören, o "uçurum gibi derin" düşünceyi düşünen kimse, nasıl oluyor da varlığa, onun bengi dönüşüne karşı durmuyor, -tam tersine evrensel olumlayışın, "o sonsuz, sınırsız evet ve amin deyiş"in ta kendisidir... "Ta uçurumların dibine dek taşıyorum bu kutsayan evet-deyişi"... İşte gene vardık Dionysos'a.

Zerdüşt Böyle Dedi- Her kes için, hiç kimse için bir kitap.(Bir alıntı) DAGDAKI AGACA DAIR


Zerdüst, bir delikanlinin kendisinden kaçindigini fark etmisti. Ve bir aksam,
"Benekli Inek" denilen kenti çevreleyen daglarda yalniz basina gezerken, bakin
hele: orda bir agaca yaslanarak oturmus ve yorgun bakislarla vadiyi süzerken
buldu o delikanliyi. Zerdüst, delikanlinin yaslanarak oturdugu agaca doladi
kolunu ve söyle dedi:

"Ellerimle sarsmak isteseydim bu agaci, sarsamazdim.

Ama gözle görmedigimiz rüzgâr, onu istedigi gibi kivrandirir ve eger. Görünmeyen
eller eger ve kivrandirir bizi en çok.

Bunun üzerine delikanli, saskin bir halde ayaga kalkti ve dedi: "Zerdüst' ü
isitiyorum, ben de onu düsünüyordum simdi!" Zerdüst cevap verdi:

"Neye korkuyorsun öyleyse? -- Agaç için neyse olan, insan için de ayni.

Ne kadar çok isterse yükseklere ve isiga çikmaya o kadar kuvvetle dalmaya çabalar
kökleri topraga, asagilara, karanliga, derinlige -- kötülüge."

"Evet, kötülüge!" diye bagirdi delikanli. "Nasil oldu da kesfettin ruhumu sen?"

Zerdüst gülümsedi ve dedi: "Nice ruhlar kesfedilmeyecek hiçbir zaman, meger ki
onlari önce icat ede insan."

"Evet, kötülüge!" diye bagirdi delikanli bir daha.

"Dogru söyledin, Zerdüst. Yükseklere çikmak isteyeli beri, güvenim kalmadi kendime,
kimsenin de güveni kalmadi bana artik -- nasil oldu bu?

Pek çabuk degisiyorum: bugünüm, dünümü yalanliyor. Merdivenleri çikarken
basamaklari atliyorum sık sık, -- hiç bir basamak affetmiyor beni bundan ötürü.

Yukardayken, yalniz buluyorum kendimi hep. Kimse konusmuyor benimle, yalnizligin
ayazi titretiyor beni. Ne ariyorum yükseklerde?

Hor görmemle hasretim birlikte büyüyorlar; ne kadar çok yüksege çikarsam, o kadar
çok hor görüyorum yükseleni. Ne ariyor yükseklerde?

Nasil utaniyorum yükselmemden ve sendelememden! Nasil alay ediyorum soluk soluga
kalisimla! Nasil nefret ediyorum uçandan! Ne kadar yorgunum yükseklerde!"

Burada sustu delikanli. Zerdüst, yaninda durduklari agaca bakti, bakti da söyle
söyle dedi:

"Yapayalniz duruyor bu agaç su dag basinda; insanla hayvanin epey üstünde yetismis.

Ve konusmak isteseydi eger, kimse bulamayacakti kendisini anlayacak: öylesine
yükselmis.

Simdi bekler, bekler -- neyi bekler? Bulutlarin durdugu yere pek yakin oturur: ilk
simsegi mi bekler acep?"

Zerdüst bunlari dediginde, elini kolunu hizli hizli sallayarak, delikanli bagirdi:
"Evet, Zerdüst, dogruyu söylüyorsun sen. Mahvimi arzulamis oldum ben yüksekleri
istedigimde, beklerdim simsek de sensin! Bak, sen aramizda görüneli neyim ben? Seni kiskanmamdir beni yikan!"
-- Böyle dedi delikanli ve aci aci agladi. Zerdüst
ise kolunu beline doladi ve götürdü onu.

Bir müddet beraber yürüdükten sonra, söyle konusmaya basladi Zerdüst:

Yüregim parçalaniyor. Gözlerin, sözlerinden daha iyi anlatiyor bana içinde
bulundugun tehlikeyi...

Özgür degilsin sen henüz, hâlâ özgürlügü ariyorsun sen. Ama kötü içgüdülerin de
susamis özgürlüge.

Azgin köpeklerin özgür olmayi ister; ruhun, bütün zindan kapilarini açmaya
ugrasirken, mahzenlerinde onlar sevinçle havliyorlar.

Benim gözümde sen hala, zihninde serbestligi tasarlayan bir mahpussun: ah, kurnaz
olur böyle mahkumlarin gönülleri, ama hilekar ve kötüde olur.

Özgürlüge kavusmus ruh bile kendisini saf kilmaya muhtaç henüz. Zindandan epey iz
ve küf vardir hala içinde: gözlerinin saflasmasi gerektir hala.

Evet, biliyorum karsilastigin tehlikeyi. Fakat sevgim ve ümidim basi için yalvaririm
sana: sevginle ümidini kenara atma!

Kendini soylu hissediyorsun hala, baskalari da soylu buluyor hala seni, sana kin
baglayanlar, kem gözle bakanlar da. Bil ki, herkesin yolu üstünde bir soylu kisi
dikilmis durur.

Iyilerin de yolari üstünde bir soylu kisi durur dikilmis: ve iyi derlerken bile ona,
ortadan kaldirmak için onu öyle derler.

Yeni bir sey yaratmak ister soylu kisi ve erdem. Eskiyi isterler iyiler ve eskinin korunmasini.

Ama tehlike, soylu kisinin iyi bir kisi olmasi degil, bir yüzsüz, bir alayci, bir
yikici olmasinda.

Ah! En yüksek umutlarini yitirmis soylu kisiler tanidim ben. Ve sonradan onlar bütün
yüksek umutlara iftira ettiler.

O gün bu gündür hayasizca yasadilar geçici zevkler içinde ve gündelik ömürlerinden
öte hemen hiç bir gaye edinmediler.

"Ruh da sehvettir." -- böyle diyorlardi onlar. Sonra ruhlarin kanatlari kirildi; ve
terde sürünüyor simdi ruhlari, ve kemirdigi her seyi kirletiyor.

Bir zamanlar kahraman olmayi kurarlardi: Sehvet düskünleridirler simdi. Dert ve
dehsettir kahraman onlarca.

Fakat sevgim ve ümidim basi için yalvaririm sana: gönlündeki kahramani bir kenara
atma! Kutsal tut en yüksek ümidini!

Zerdüst böyle diyordu.

(...)

F.NIETZSCHE
Böyle Buyurdu Zerdüst'den

Pazar Yerindeki Sinekler Üstüne

Yalnizligina kaç dostum ! Seni büyük adamlarin gürültüsünden sersemlemis,
küçüklerin igneleriyle de delik desık olmus görüyorum.
Seninle nasil susulacagini pek iyi bilir orman ve kaya.
O sevdigin agaca benze yine sen, o genis dalliya:
sessiz ve dinlercesine sarkar o, deniz üstüne.
Yalnizligin bittigi yerde, pazar yeri baslar;
pazar yerinin basladigi yerdeyse, büyük oyuncularin gürültüsü
ve agili sineklerin viziltisi baslar.
Dünyada en iyi seyler dahi, göstereni olmazsa degersizdirler:
bu göstericilere büyük adam der halk.
Halk pek anlamaz büyükten, yani: yaraticiliktan.
Ama büyük seylerin bütün göstericilerinden ve oyuncularindan hoslanir.
Yeni degerler yaratanlarin çevresinde döner dünya - görünmeden döner.
Oysa oyuncularin çevresinde döner halk ve san: "dünyanin gidisi" böyledir.
Ruh vardir oyuncuda; ama ruhun vicdani pek yoktur.
O hep, en çok inandirdigi seye inanir - kendine inandirdigi.

(...)

Devirmek - onca tanitlamaktir bu. Çildirtmak - onca kandirmakdir bu.
Ve onca kan, bütün kanitlarin en iyisidir.
Ancak duyarli kulaklara sizan gerçege, yalan ve hiç der o.

(...)

Gösterisli soytarilarla doludur pazar yeri - ve halk övünür büyük adamlariyla.
Bunlar onca o anin efendileridirler.

(...)

Bu dedigi dedik, bu sıkici kisileri kiskanma, ey gerçek tutkunu !
Dedigi dedik kisinin koluna hiçbir zaman asilmamistir gerçek.

(...)

Pazar yerinden ve sandan uzakta yer alir büyük olan her sey.
Hep pazar yerinden ve sandan uzakta barinmistir yeni degerler yaratan.
Yalnizligina kaç dostum: görüyorum ki her yerini agili sinekler sokmus.
Sert ve saglam bir havanin estigi yere kaç !
Yalnizligina kaç ! Sen küçük ve acinacak kisilere pek yakin yasadin.
Onlarin göze görünmez öclerinden kaç !
Onlar sana karsi öcden baska bir sey degildirler.
Artik el kaldirma onlara ! Sayisizdir onlar,
hem senin yazgin sinek kovmak degildir ki ...
1) Inançlar hakikat düsmanlari olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.

2) Hoslanmadigimiz bir düsünceyi öne sürdügü zaman bir düsünürü daha sert elestiririz. Oysa, bizi pohpohladiginda onu daha sert elestirmek uygun olacaktir.

3) Sahip olunmasi zorunlu tek sey var: Ya yaradilistan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafindan inceltilmis bir ruh...

4) Tüm idealistler, hizmet ettikleri davalarin her seyden önce dünyanin tüm öteki davalarindan üstün oldugunu düsünürler. Kendi davalarinin biraz olsun basarili olmasi için, bu davanin tüm öteki insan girisimlerine gerekli olan ayni pis kokulu gübreye açikca ihtiyaci olduguna inanmak da istemezler.

5) Bir kez yürünmüs bir yola düsenlerin sayisi çoktur, hedefe ulasan az ..

6) Küçücük bagislarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklügün bir ayricaligidir.

7) Insan, diger insanlardan hiçbir sey istememeye, onlara hep vermeye alistigi zaman, elinde olmadan soylu davranir.

8) Acilarin bölüsülmesi degil, sevinçlerin bölüsülmesidir dostlugu yaratan ...

9) Bir seyden hoslanmaktan söz edilir, aslinda dogrusu, bu sey araciligiyla kendinden hoslanmaktir.

10) Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.

11) Hakikatin temsilcisinin en az oldugu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli oldugu zaman degil, can sıkici oldugu zamandir.

12) Doga bize aldirmadigindan, doganin ortasinda kendimizi öyle rahat hissederiz ki ...

13) Uygarlasmis dünya iliskilerinde herkes, hiç degilse bir konuda kendini baskalarindan üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanir. Çünkü, durum elverirse herkes yardim edebilir, o halde bir utanç duymaksizin bir yardimi da kabul edebilir.

14) Yapacak çok seyi olan insan inançlarini ve genel düsüncelerini hemen hemen hiç degistirmeksizin korur. Ayni sekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artik hiç kulak asmaz; onun buna zamani yoktur. Demem su ki, ülküsünün hala tartisilabilir olmasindan yana olmak çikarina aykiridir.

15) Insan diledigi kadar bilgisiyle sisinip dursun, diledigi kadar nesnel görünsün, bosuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yasam öyküsünü elde edecektir.

16) Insanlarin tarih boyunca farkina vardiklari asilmaz zorunluluk, bu zorunlulugun ne asilmaz ne de zorunlu oldugudur.

17) Bugün artik kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.

18) Uygarlik tarafindan yokedilme tehlikesiyle karsi karsiya olan bir uygarlik çagini yasiyoruz.

19) Sevilmis olma istegi kendini begenmisliklerin en büyügüdür.

20) Insanlari siddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmistir.

21) Çok düsünen ve uygulamali düsünen, kendi maceralarini kolayca unutur, ama basindan geçenlerin çagristirdigi düsünceleri hiç unutmaz.

22) Biri kendi düsüncesine bagli kalir; çünkü ona kendi kendine ulasmis oldugunu sanir. Öteki ise, onu zahmetle ögrendigi ve onu anlamis olmakla övündügü için baglidir düsüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini begenmislik ...

23) Içine doldurulacak çok sey oldugu zaman, günün yüzlerce cebi vardir.

24) Bir düsmanla savasarak yasayan kisinin, düsmanini hayatta birakmakta yarari vardir.

25) Açiklanmamis karanlik bir konu apaçik bir konudan daha önemli sanilir.

26) Sadece karsitlari cansıkici olmayi sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bagli kaliriz.

27) Bir insan kendini hep çok büyük islere adadiginda, onun baska bir yeteneginin olmadigi pek görülmez.

28) Açikça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz oldugunu gizlice kavrayiveren kimse, çogu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de degildir. Iste o zaman ikiyüzlülük kaçinilmazdir.

29) Gür irmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakil ve çali çirpiyi da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayi.

30) Bir insanin gerçekten ele almis oldugu düsünce özgürlügü ile, onun tutkulari ve hatta arzulari da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanirlar.

31) Bir insan yogun ve kili kirk yararak düsündügü zaman, sadece yüzü degil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür.

32) Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.

33) Insan yiginlarinin davranis biçimlerini önceden kestirmek için, onlarin güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir.

34) Insan kahkahalarla güldügü zaman, kabaligi ile tüm hayvanlari geride birakir.

35) Eylem ve vicdan genellikle uyusmazlar. Eylem, agaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onlari gereginden çok olgunlasmaya birakir, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.

36) Ask ve nefret kör degillerdir; ama kendileriyle birlikte tasidiklari ates yüzünden kör olmuslardir.

37) Insan hatasini bir baskasina itiraf ettiginde unutur onu; ama çogu kez öteki kisi bunu unutmaz.

38) Alev, baska seyleri aydinlattigi kadar aydinlatmaz kendini. Bilge de böyledir.

39) Bir konu hakkinda hazirliksiz sorguya çekildigimizde, aklimiza gelen ilk düsünce çogu zaman bizim kendi düsüncemiz degildir; ama bizim sinifimiza, konumumuza ve soyumuza ait olan siradan bir düsüncedir sadece. Öz düsünceler pek ender olarak su yüzüne çikarlar.
Bizzat kendimizde olan bir degeri övdügü, oksadigi zaman mucizeyi de, usdisini da kabul ederiz.

40) Yari-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunlari olduklarindan daha kolay görür ve bununla görüsünü daha anlasilir, daha inandirici kilar.

41) Çok düsünen partici olmaya uygun degildir; o, parti arasinda düsüncesini çok çabuk sizdirir.

42) Kötü bellegin iyi tarafi, ayni seylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktir.

43) Bir kurbanin yoldasi o kurbandan daha çok aci çeker.


Nietzsche
..."Bundan sonraki yıllar bana düşecek ödev, artık olabildiğince kesin

belirlenmişti. Ödevimin olumlayan bölümünü bitirmiştim; sıra sözle ve eylemle

hayır diyen yarısına gelmişti: Şimdiye dek süregelen değerlerin yenilenmesine,

büyük savaşa, son karar gününün eriştirilmesine. Bu arada ağırdan çevreme

bakıyor, kendime yakın bulduklarımı, güçlerine dayanarak yok etme işinde bana

yardımcı olabilecekleri arıyordum. -O gün bu gün, bir oltadır yazılarımın her

biri: Kim bilir belki de herkesten ustayımdır olta atmakta?... Hiçbir şey

vurmadıysa benim değil suç. Balık yoktu..."...

Nietzsche..... Nietzsche’nin, kim olduğu sorusunu eğer yanıtlayabilseydik; onun önünde mi, arkasında mı, ya da karşısında mı yoksa yanında mı yer aldığımıza karar verebilirdik. Ancak onun felsefesinin ilk hedefi; okuyucularını özerk olmaya teşvik etmesidir. O modern insanlar tarafından anlaşılamayacağı inancındaydı. Bu nedenle; öncelikle bir gelecek için yazmıştır. Örneğin; Ahlakın Soy Kütüğü Üstüne’nin önsözünde ; kendisinin etkin bir şekilde okunabilmesi için okuyucunun yorumlama sanatında ustalaşmış olması gerektiğini söylemiştir.

Nietzsche’yi okumak çok büyük tehlikeler içerir. Kişi kendi sağlığına ciddi zararlar verebilir. Onu yanlış yorumlamak da, bağlam dışında okumak da mümkündür. Nietzsche’yi söylemek için; Nietzsche’ci olmak gerekir ama kesinlikle; Nietzsche’den yana olmak gerekmez. Yani; onun düşünüş biçimiyle, onun dünya görüşünün farkına varmak gerekir. Onun; üzerine yazmak , konuşmak, onu anlamak için dört temel güçlüğün üstesinden gelmek gerekir.

Birinci güçlük; Nietzsche ilk bakışta “her yerden “ başlıyor. Her an ve her konuda; dinden , felsefeden, biyolojiden, trajediden, estetikden ve psıkolojiden, tarihten, bilgiden başlıyor. Onda temel güçlük; “her şeyin” nasıl “bir yerden” başlanarak söyleneceğidir.

Örneğin; Nietzsche’ci anti - demokratizmi ele alalım. Eğer bu konuda; sadece onun eşitçiliğe, basının ve kamuoyunun mutlak iktidarına veya parlamentarizmin çöküşüne yönelik eleştirileriyle sınırlı kalırsak; politika ile uğraştığımızı düşünürüz. Eğer demokratizmi; sürücül içgüdüden yola çıkarak düşünürsek, bir çeşit antropoloji ile uğraşmamız gerekir. Eğer bu sürücül içgüdü’yü; zayıfların ve güçlülerin tarihi açısından ele aldığımızda, güç istencini düşünürüz. Güç istencini incelersek; onun niteliğini araştırmamız gerekir. Çünkü; güç istenci onu elinde bulunduranlara bağlı olarak etkin ya da geriletici olabilir. Dolayısıyla; güç istencinin kendisi, bizi biyolojik bir varlık olarak insana gönderir. İnsan kavramı da bizi yaşam kavramına, yaşam kavramı da kaosa gönderir. Yani bütün soy kütükleri ( felsefenin, ahlakın...) aynı yolu izlerler.

Yanıt; onun bütün soy kütüklerinin (*) yola çıktıkları yer; “madde” dir.
İkinci güçlük : Nietzsche’de; aynı kategoriler yeniden karşımıza çıkar. Yeniden ele alınırlar , yeniden değerlendirilirler, şu ya da bu perspektife yerleştirilirler. “Ben” ,” nedensellik”, “ereklilik” , antropolojide, tarihte, ahlakta, biyolojide, psıkolojide sürekli yeniden ele alınırlar. Bir tek soy kütüğü; ( örneğin; İyinin ve kötünün ki ) din, ceza, hukuk, ve bilinçle olan ilişkilerine göre yüzlerce soy kütüğüne dönüşür. Sonuçta; Nietzsche’nin eserleri, görüş açılarının dev bir birleşimi olarak karşımıza çıkar.

Üçüncü Güçlük : Nietzsche’nin metinleri; kaos, bilinç işleyişi , demokrasi gibi kavramlara getirdiği düzensiz tanımlarda bile; yaptığı somut analizler açısından çok zengindir. Nietzsche; bizim modernliğimizin eşi benzeri olmayan bir araştırmacısıdır. Onun; ince alayları, tahrikleri sadece suyun üstündeki köpüktür. Onun altında , derinlerde, sağlam bir platform ve hatasız bir biçimde yapılanmış temeller vardır.

Dördüncü Güçlük ; Nietzsche; genel bir zayıflamanın, endüstriyel köleliğin farkına varıyor. Kapitalizmin insanlık dışı politikasının; sürücüllüğün sonucu olduğunu düşündüğü için de ona göre; bastırılması ya da hiç değilse yeniden yönlendirilmesi gereken şey sürücüllüktür. Ona göre kitleler; hiçlik istencinin aracı, demokrasi, hiçliğin politik rejimi, İşçi sınıfı; hiçliğin sınıfı, çalışma; hiçliğin değeri, kapitalizm ise; hiçliğin ekonomisidir. Andığım bu güçlükler nedeniyle; bu sunu kendi yapıtları okunarak değil, ancak; Nietzsche’yi inceleyen felsefecilerin yapıtlarından yararlanarak hazırlanabilmiştir.

VE BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT :

Nietzsche’nin; şiirsel,vahiy tarzında ve kıssalar biçiminde yazılmış olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, genellikle felsefi bir yapıt olarak kabul edilmez. Ancak; kitap incelendiğinde, Nietzche’nin felsefi düşüncesinin; saptamalarına ilişkin önemli bilgilere ulaşabiliriz. Bu yapıtta yer alan iki önemli temel düşünce; üstinsan ve aynının ebedi ( sonsuz ) dönüşüdür.

ÜSTİNSAN ÖĞRETİSİ:

Yapıtın öndeyişinde Zerdüşt; on yıllık inzivadan sonra insanların arasına iner ve insanın alt edilmesi gereken bir şey olduğunu ilan eder. İnsanlara, pazar yerinde üstinsanı anlatır. “Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere ! “ Zerdüşt; “yalnızca farklı bir insanlığın başarabileceği , insanın geleceğinin üstüne ve/veya ötesine geçilmesi için; önce nasıl yok olunacağını( batılacağını )öğrenmemiz gerekir. Asla bir üstinsan var olmamıştır “, der. Çünkü; insan, önce nasıl yok olunacağını öğrenmek zorundadır. Yok olduğumuzda, “ büyük hor görme anını “ yani; şu anki mutluluklarımızın, aklımızın ve erdemlerimizin bizim için tiksintici olmaya başladığı anı yaşarız. Zerdüşt’e göre; insanlık, ebedi dönüş öğretisiyle nasıl yok olacağını öğrenebilir. Dolayısıyla; üstinsana uzanan yolu ( köprüyü ) sağlayan dönüş öğretisidir.

Öncelikle; insanın bir amaç değil, yalnızca bir köprü olduğunu öğrenmemiz gerekir. Hayvanla, üstinsan arasına bağlanmış bir iptir insan. Dipsiz bir uçurumun üstündeki köprüde tehlikeli bir yolculuktur. Kendini yenmeye yönelik bu arzunun karşıtı ise; “son insanın “ , yaşama yönelik tavrını belirleyen kendini koruma arzusudur. Son insan; mutluluğu bulmuş ve kendini korumak isteyen bir insanlığı açıklar. Son insan; artık riske veya denemelere girmeye ya da hiç bir şeye inanmaz. Tutkulardan yoksundur. Bu insan ; ne iyi ve kötü, ne zengin ve yoksul, ne itaat eden, ne yöneten ve yönetilen olacaktır.

Nietzsche; üstinsan kavramı ve öğretisiyle; soylu bir insan eylemliği kavramını yeniden kurmaya çalışır. Son insan yalnızca maddi teselli peşindeyken; üstinsan yaşamını büyük eylemler ( yaratıcı eylemler ) uğruna harcamaya hazırdır. “ Üstün “ olmak; isteyerek iyinin ve kötünün ötesinde olmak anlamındadır. Sürünün anladığı anlamda ahlakın ötesinde olmak demektir. Yaratıcı eylem; yeni kurallar ve normlar kurduğu için kaçınılmaz olarak ahlakın ötesine geçen eylemdir.

Acaba; Üstinsan terimi ile Nietzsche ne anlatmak istiyor. Üstinsan; Nietzsche efsanesinin üstün insanı yani; bir tür insan üstü güçlere sahip superman’imi? Yoksa; modern dönemin, nihilizmini ve modern insanlığın yaşamdan bezmişliğini alt etmiş, gelecekteki insanlığın sembolünü mü? Nietzsche; Ecce Homo’da üstinsan kavramının; hiç bir şekilde, Darwinci bir çizgide veya yüksek bir idealin temsili olarak kavranmaması gerektiğini belirterek; bize bu konuda bir ipucu vermektedir.

SONSUZ DÖNÜŞ :

Nietzsche; sonsuz dönüş öğretisini Ecce Homo’da ; herşeyin, sonsuza dek, durmadan yok olup, yeniden doğması olarak tanımlamıştır. Bu öğreti; Nietzsche’nin varlık kavramını kökünden yadsıyarak, onun yerine “ oluş’u “ koyduğu temel bir argümanıdır. Nietzsche gibi ifade edilirse; sonsuz dönüşü olanaklı kılan oluşa evet demektir. Nietzsche; Böyle Buyurdu Zerdüşt’ te de sonsuz dönüşten “ üstinsan “ bağlamında söz etmiştir. “Bakın, size üstinsanı öğretiyorum “ der Nietzsche, “Tanrının ölümünden sonra, üstinsanın yeryüzünün anlamı olduğunu” söyler. Üstinsan ise; kendinden öteyi yaratmak isteyen ve böylece yok olandır.

Bu bağlamda; sonsuz dönüş; oluş, yok oluş ve üstinsana eklemlenir. Zerdüşt; bu öğreti aracılığıyla, insanın nasıl yok olacağını öğreneceğini gösterir. İnsan aşılması gereken bir şeydir; sonsuz dönüş, üstinsana yani öteye geçiş için bir ip köprüdür. Ama yalnızca bir köprü değil! Bu ip; aynı zamanda insanda; insanın ötesine geçme arzusu uyandırmayı da amaçlar. Nietzsche, sonsuz dönüş öğretisiyle; insan yaşamında olup biten her şeyin, tüm eylemlerinin de, iyinin ve kötünün ötesinde onaylandığını bildiriyor.

MORAL, NİHİLİZM, İYİ VE KÖTÜNÜN ÖTESİNDE OLAN ÜSTİNSAN:

Eski Yunan felsefesinde; değerler problemi, erdemler problemi olarak görülür. Etiğin ana problemi “iyi nedir?” sorusudur. Erdemler basamaklandırılır. Bu basamakların; tepe noktasına da belli bir erdem ya da “iyi” yerleştirilir. Ana sorun; bu iyinin dolayısıyla onun karşıtı olarak, kötünün ne olduğudur. Değerleri moral değerler olarak gören bu görüş; Nietzsche’nin zamanına kadar gelmiş, eski Yunanlılardan sonra batı dünyasının hayatını etkilemiş, hiristiyanlıkla da bütün Avrupa’nın moral anlayışının temelini oluşturmuştur.

Sokrates’ten beri, Avrupa tarihinde ortak belirti; diğer bütün değerleri moral değerlerin boyunduruğu altına sokma denemesidir. Öyle ki bu değerler; yalnızca yaşamı değil a) bilgiyi b)sanatları c) devlet ve toplumun çabalarını yönetip, yargılamışlardır. Tek ödev; daha iyi olma çabasıdır. Nietzsche’ye göre; temelini Sokrates’in düşüncülerinde bulan, batı dünyasının bu ahlak görüşü; insan hayatına aykırı bir değerler görüşüdür. Böyle bir görüşün ana kaygısı; iki zıt moral değer olarak iyi ile kötüyü sınırlandırmak; böylece ilkini öğretmek, diğerleriyle de yani; kötülerle savaşmaktır. Bu ; hayatı yoksullaştıran, insanın yapısına aykırı bir görüştür.

Nietzsche’de; moral sözü çoğu zaman olumsuz bir anlam taşır. Moral; şeylerin değeriyle ilgili bir hazır yargılar bütünüdür. İnsanlar; başkalarının yargı gücüne, kendi yargı güçlerinden daha çok güvenirler. İnsanlarda ( tembel ve korkak insanlarda ) ” iyi “ damgasını taşıyan her şeyi, hep iyi saymak eğilimi vardır. Bu türlü kalıplaşmış yargılardan oluşan bir moralin bütün görüşlerinde; ( Nietzsche’nin deyişiyle; antropolojik ve psıkolojik temel eksıkliği nedeniyle ) insan yapısına aykırılık vardır.

Onda moral; herhangi bir değerlendirme tarzı; belli bir çağın değer yargıları ve “iyidir-kötüdür” dediği şeylerin tablosudur. Bu değer yargıları; şeylere iyi veya kötü denmesi ( yapılması ve/veya yapılmaması gereken ) insandan insana, değer tabloları da çağdan çağa değişirler. Nietzsche’nin “ iyinin ve kötünün ötesi “ sözüyle dile getirdiği “öte”; belli bir moralin değer yargılarının dışında olma, bunlara dayanarak yargıda bulunmamaktır. Bunun ise; çoğu kez sanıldığı gibi, başıboşlukla herhangi bir ilgisi yoktur.

Ona göre; bütün etikçiler ( Kant ve Schopenhauer de ) etiklerini; kendi zamanlarının moraline dayanarak, onu “verilmiş olarak “ kabul ederek ve bu morali haklı çıkarmak için kurdular. Çünkü ana hedefleri; buldukları morali haklı çıkarmak , onu doğrudan doğruya veya dolaylı olarak öğretmekti. Nietzsche ise; çeşitli morallerle hesaplaşarak kendi zamanının moralinden sıyrılma çabasında olmuştur.

Nietzsche’nin istediği; yeni ama başka bir moraldir. Değerlerin yeniden değerlendirilmesidir. Ancak insanı araştırdıktan sonra; geçerlikte olan ve kalıplaşmış moralden başka, yeni bir moral ( kendisine bir hedef koyan moral ), ortaya konabilir; değerler yeniden değerlendirilebilir. Ancak; insanı bilen bir kişi, şeyleri doğru ve doğal değerlerine uygun olarak değerlendirebilir. Çünkü gerçek, hayat, olup biten her şey moral dışıdır. Nietzsche’nin, değerler sözüyle ifade ettiği; bütün insan başarıları, düşünceleri, ülküleri, bilimi, sanatı, felsefesi, dini ve tarihidir.

Ahlaklılık nedir? Ahlaklılık; gerek istekle gerekse de zorlukla geçerli bir kurala veya geleneğe boyun eğmektir. Kişinin eylemlerini ve değerlendirmelerini buna uydurmasıdır. Bir geleneğe ve kurala bağlı olmak iyidir; kötü olan ise bundan kopmadır. Böylece moral, bir insan grubunun ayakta durabilmesi, kendini bir birlik olarak sürdürebilmesi için; “ iyidir- kötüdür “ dediği şeylerdir. Bu birliği koruyan her şey iyidir; onu tehlikeye düşüren her şeyse kötüdür.

Nietzsche değer duygularımızın ne dereceye kadar yaratıcıları olduğumuzu, yani; tarihe ne dereceye kadar anlam yüklediğimizi bilmemiz gerekir der. Çünkü bunun yapılması ona göre; değerlerin yeniden değerlendirilmesidir. Tarih boyunca insan başarılarının, bugün için anlamını kavrayarak geleceği hazırlamak; yaşayabilmek için yeni başarılar ortaya koymak; değerlerin yeniden değerlendirilmesidir. Bu anlamda, değerlerin yeniden değerlendirilmesi; Nietzsche’nin felsefecilerde eksık olduğunu düşündüğü, tarih bilgisi ve duygusuna, perspektifli bir görüşe dayanır. Değerlerin yeniden değerlendirilmesi; önceki başarılarla hesaplaşma yaparak; onlara realiteye uygun, yeni bir anlam kazandırmakla ve onları yeni başarılarla ileriye taşımakla sağlanır. Geçmişi değerlendirmenin hedefi; şimdiyi değerlendirmenin hedefi olduğu kadar; geleceği de hedeflemektir. Bu bakımdan; yeniden değerlendirmelerin ölçüsü insan; ama herhangi bir insan değil; realiteyi kendi gözleriyle gören, geçerlikte olan moralin dışında yeni başarılarıyla yeni değerler ortaya koyan, geleceğe yön verebilen yaratıcı ( trajik ) insandır.

Nietzsche’de; insanlar realiteyi görebilme veya görememeleri, bu anlamda; realiteyi başka başka tarzlarda değerlendirmeleri bakımında üç ana tipte toplanabilir.

Birinci tip; Nietzsche’nin; sürü, kalabalık, yığın, bilge olmayan, iyi insan, zayıf insan gibi adlar verdiği insan tipidir. Yaşamasını geçerlikte olan moral içinde ayarlayan; kendi gözleriyle görmediği realiteyi bu moralin değer yargılarına göre değerlendiren insan tipidir. Bu kendisine; “...yapmalısın,......etmelisin denilen insandır.

İkinci tip; Kendi gözleriyle gördüğü realiteyi, tabi değerine uygun olarak değerlendiren, tesadüfen yetişmiş insan tipidir. Nietzsche bu insan tipine; trajik insan, üstinsan, üstüninsan, dionizik insan, filozof der. Bu insan olduğu gibi olan, kendi kendisi olan, eylemleriyle ve başarılarıyla insana ve geleceğe yön veren yaratıcı insan, “ben ‘im “ diyen insandır.

Üçüncü tip; bu iki insan tipi arasındaki tiptir. Bu insan geçerlikte olan moralin; kalıplaşmış değer yargılarının, insan realitesine aykırı olduğunu gören insandır. Henüz yaratıcı olmamış insan; kendi gözleriyle görmek isteyen, kendi kendisi olmak isteyen, kendi yolunu arayan, ancak kendi hayatına yön verebilen insandır. “ Ben istiyorum” diyen insandır. Bu insan trajik kişilerin geçirdiği bir ara dönemdir. Bu insanlara Nietzsche ; özgür insan, bilen insan, hazırlayıcı insan der.

Sürü İnsanı: Sürü insanı moralli insandır. Yine sürü insanı; eylemlerini ve değerlendirmelerini geçerlikte olan moralin; değer yargılarına uydurmaya çalışan insandır. Sürü insanı için; bütün değerlerin, insanla ilgili her şeyin değerlendirilmesi kendisinden önce yapılmıştır. Kişinin tek yapacağı; bunlara göre yaşamak, eylemlerini bu değer yargılarına göre ayarlamaktır. Sürü insanı “ ben buyum “ der ve moral sürü insanına; “....yapmalısın,....etmelisin “ der. Sürü insanının tek yaptığı, bu morale boyun eğmektir.

Özgür İnsan: Bu insan moral dışı insandır. Özgür insan; içinde yaşadığı sürüden kopmuş, kendi yolunu arayan, insanla ilgili her şeyi kendi gözleriyle görmek isteyen insandır. Geçerlikte olan moralin dışına çıkmada ilk adım “ büyük kopma “ dır. Moral değerlerin ve değer yargılarının anlamsızlığının farkına varan kişi, bu kopmanın sınırındadır. Ancak bu farkına varma ile geçerlikte olan morale hayır yani; “ ben istiyorum “ demenin arasındaki yol uzun ve basamaklıdır. Geçerlikte olan moralden kopma; kişinin; o zamana kadar bağlı olduğu ve değerli gördüğü her şeyi değersiz ve anlamsız görmesi, kişiyi yanlış bir genelleştirmeye götürebilir. Her şeyi; anlamsız bularak ve hakikat olarak kabul edilen her şeyin kesin olarak yanlış olduğunu düşünerek, nihilizme saplanıp kalabilir.

Nihilizm; moralin mantığı sonuna kadar götürüldüğünde; en yüksek değerlerin, değerlerini yitirmesi, hedefin ve neden ? sorusunun karşılığının bulunmamasıdır. Kişinin; moralden kopmanın yarattığı boşluktan sıyrılamayarak, artık hiç bir şey istememesidir. Bu pasif ya da olumsuz nihilizmdir. Aktif nihilizm ise; kişinin eylemleriyle; koptuğu moralin, değer yargılarını yok etmek istemesidir. Yaratıcı olacak kişilerin; kendi kendileriyle hesaplaşma ve eski kendilerini arkada bırakma, iyileşme dönemidir. Nihilizmi arkada bırakan kişi; bu insan dünyasının ; realitenin anlamını kendi gözleriyle görmek, değerini kendi değerlendirmek ister. Ya da insanla ilgili her şeyin; yeniden değerlendirilmesi gerektiğini görür ve ister.

Özgür insan bir çok erdemlerinin olmasını istemez; bir tek erdemi yani; kendi erdemini ister, kendi erdemini sever ve kendi erdemi için yaşar. Bir insanın bir erdeminin olması; o insanın kendi kendisi olmak demektir. Ve özgür insan kendi kendisi olmak ister. Özgür insan değer zıtlıkları görmez; ancak insanları, yükseklikleri farklı basamaklarda görür. Moral değer yargıları kurmaz; çünkü o,” iyinin ve kötünün ötesi “ ne geçmiştir. Değerlerin yeniden,hep yeniden değerlendirilmesi gerektiğini bilir ve bunu ister. Özgür insan; kendine ve kendi erdemlerine hakim olmuş, kendi kendini eğitmiş, kendini kendi avucu içine almış insandır. Bu onun gücü ve gücü istemesidir.

Trajik İnsan ( Üstinsan, Üstün insan, Dionizik İnsan, Filozof ) : Bu insan; realiteyi olduğu gibi gören ve kavrayan insandır. Bunun için de realiteden kopmuş değildir. O; realitenin kendisidir. Üstün insan hayata evet diyen, yani; hayat çemberinin son bulmaz dönüşünü kavrayıp, onu isteyen insandır. Başka bir anlatımla; her zaman sürü vardı, her zaman özgür insanlar vardı, trajik insanlar vardı. Her zaman sürü, özgür insanlar ve trajik insanlar olmaya devam edecek. Her insanın; olduğu gibi olması ve yaşadığı gibi yaşaması kaçınılmazdır. Her insanın; gördüğü gibi görmesi ve değerlendirdiği gibi değerlendirmesi kaçınılmazdır. Bu hayat çemberinin; sonsuz dönüşünün antropolojik anlamıdır. Bunu istemek ve sevmek de Nietzsche’nin ; “ Amor- fati “ (kader sevgisi) sidir. Kişinin hayata evet diyebilmesi için; yeni kurulan yapılarla, yeni başarılarla ( yeni değerlerle ) her şeyi sürekli olarak, yeniden değerlendirmesi gerekir. Hayata evet demenin bir anlamı da; kişinin kendi hayatına evet demesi, hayatını olduğu gibi, tekrar, tekrar aynı hayatı yaşamaya hazır olmasıdır. İşte; kişinin kendi hayatına evet demesi, onu olduğu gibi hep istemesi ve sevmesi kişinin amor fati’sidir ( kader sevgisidir ).

Üstinsan; yeryüzünün anlamıdır. Dünya ve hayat yaratıcı insanlarla anlam kazanır. Dünyanın bu anlamla yüklenmesi iki anlamdadır. Birincisi; yaratıcı insanlar yeni başarılarıyla, başarıları ve olayları yeniden değerlendirmekle, insana ve dünyaya anlam katarlar; çünkü onlar yeryüzünün anlamlandırıcısıdırlar. İkincisi ise; diğer yandan dünya, yaratıcı insanların varlığıyla anlam ve değer kazanır; çünkü onlar yeryüzünün anlamıdırlar.

Trajik insan soylu insandır. Soylu insan ise; insanlar arasında derece ve sıra farklılığı gören, onları kendisiyle eşit görmeyen yani; “ mesafe ihtirası “ olan insandır. Yaratıcı insanın bu ihtirası iki anlamlıdır. Birinci anlamı; yaratıcı insanın, kendisiyle sürü insanları arasındaki uzaklığı korumasıdır. İkinci anlamı ise; Yaratıcı insanın kendi içinde bu uzaklığı daha ötelere taşımayı güçle istemesidir. Kısaca; insan tipinin yükselmesi, ( moralin bir terimi olarak moral üstü bir anlamda kullanılırsa ) insanın sürekli olarak kendini arkada bırakmasıdır. Yaratıcı insan egoisttir; o insan olmakla gurur duyar, olduğu gibi olmakla övünür.

Özetle; Nietzsche’ye göre ; insanlar arasındaki yapı ayrılığı,onların realiteyi yani; insan başarılarını ve olayları değerlendirmelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu çeşitli değerlendirme tarzlarının meydana getirdiği moraller iki ana grupta toplanabilir. İki ana tip değerlendirme tarzı vardır demek ise; iki ana tip insan vardır demektir. Aradaki üçüncü tip (özgür insan ) bir ara durumdur. Değerlendirmeler yapmayan ya da yapamayan insanların durumudur. Nietzsche bu anlamda; “ bir efendi morali, bir de köle morali vardır “ demektedir. Köle morali; sürü insanının, ( moralli insanın ) insan başarılarını ve olayları sürüce yani; o sürünün faydası açısından değerlendirmesiyle ortaya koyduğu katı değer yargılarının bütünüdür. Efendi morali ise; yaratıcı insanların,kendi varlık şartlarına dayanan değerlendirmelerdir.

Bu iki değerlendirme tarzı, yani; bu iki ana insan tipi yan yana bulunur, yaşarlar ve sürekli olarak birbiriyle çatışırlar. Kaldı ki; bu iki değerlendirme tarzı tek kişide bile çatışabilir. Bu çatışma; insanın, insan hayatının ve kişinin çatışmalı yapısından kaynaklanır. İnsanın bu çatışmalı yapısı; insan başarılarının da temelidir.Burada dikkat edilmesi gereken; bu çatışmada çatışan iyi ile kötü değildir; çünkü; iyi ve kötü hazır etiketlerdir. Kendi başına iyi veya kötü olan bir değer yoktur; insanların iyidir veya kötüdür dediği şeyler vardır. Yani; moral değer yargıları vardır. İnsanla ilgili her şeyin değerlendirilmesinde ortaya konan bu değer yargıları; insana, sürüye, insan tipine ve morale göre değişir.

Değerlendiren sürü insanı ise; sürüsü ve kendisi için zararlı olan her şey kötüdür. Dolayısıyla; sürüsü ve kendisi için yararlı olan iyidir. Bir sürü ve çağ için yararlı olansa, başka bir sürü ve çağ için yararlı olmayabilir. Sürü insanının; insanları değerlendirmesinde de durum aynıdır. Kendi gözleriyle gören yani yaratıcı insan, sürü için tehlikelidir ve o kötü insandır. Sürü insanını doğrudan doğruya ilgilendiren; bu kötü insandan gelen tehlikedir. Bu nedenle de, ancak sürünün teki olan, kendisi gibi iki yüzlü olan moralli insan iyidir, çünkü ;zararsız insandır ve korkulacak bir yanı da yoktur. Bu değerlendirmelerin, insan başarılarıyla ve kendileriyle bir ilgisinin olmadığı açıkça görülmektedir.

Yaratıcı insansa; geçerlikte olan moralin dışında, “ iyinin ve kötünün ötesinde “ olan insandır. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; değerlendirmemek ya da insan başarılarının değersiz olduklarına inanmak demek değildir. İyinin ve kötünün ötesinde olmak; moral değer yargıları kurmamak, yani; geçerlikte olan morali yok saymak ve bir sürünün yararlarını, göz önünde bulundurarak değer yargıları kurmamak demektir. Çünkü onlar aslında yoktur; onların realiteyle ilgileri yoktur; göreli yargılardır. İyini ve kötünün ötesinde olmak; insanın, sürünün moral değer yargılarının şeylerle ilgisi olmadığını görerek; kendi gözleriyle görerek, şeylerin tabii değerlerine uygun olarak değerlendirmesi demektir. Böyle bir değerlendirmede her kişi, kendi kendisiyle ve insanla ilgili her şeyle karşı karşıya kalır. Böyle bir değerlendirmede; her kişi, geçerlikte olan moral değer yargılarıyla çatışır ve yaptığını yapar. Yaptığı ise; insanla ilgili her şeyi yeniden değerlendirmek, onlara yeni bir boyut kazandırmaktır.

Bu bakımdan yaratıcı insan için; iyi veya kötü olan ile, moral olay diye bir şey olmayıp; ancak insan başarıları ve insan olayları vardır. Diğer yandan da, yaratıcı insan, insanlar arasındaki yapı ayrılığını çok açık olarak görür. Bu nedenle; o, yaratıcı olduğu için yaptığını yapar ve eserini ortaya koyar. Bu eserle; moral değer yargıları değil yeni bir değer ortaya koyar. Kısaca; yaratıcı insanın zavallı olarak gördüğü insan tipi; sürü insanının iyi insan dediği insandır. Sürü insanı için ise; kötü insan, kendi sürüsünün morali dışında olan insan yani; yaratıcı insandır. Sürü insanının insanları değerlendirmesi; onların , eylemlerinin morale uygun olup olmamasına dayanır. Yaratıcı insansa; insanların, eylemleri karşısında hemen moral bir değer yargısı savunmaz. Bir bütün olarak; insanları, yapılarına uygun olarak değerlendirir. Ve bir eylemin değerlendirilmesi söz konusuysa ; onu kimin yaptığına bakar. Taban tabana zıt bu iki değerlendirme tarzının birbiriyle çatışması kaçınılmaz olduğu kadar doğaldır. Tekrar belirtmek gerekir; burada çatışan iyi veya kötü değil, kendi gözleriyle gören insan ile sürü insanıdır. Yaratıcı insanların attıkları adımlar, eserleri ve başarıları da bu çatışmanın ürünleridir.

Nietzsche’nin, temelden sarsmak istediği şey; sürünün moral değer yargıları ve sürü moralinin baş değer olduğu inancıdır. Sarsmak istemiştir çünkü; yaratıcı olabilecek birçok insan, bu sürü morali yüzünden engellenmesin.


(*) Soykütüğü Yöntemi: Genel olarak, örneğin; bilgi gibi bir kavramın, özne gibi bir varlığın veya ahlak gibi bir disiplinin bugününü ve bugünkü durumunu açıklığa, aydınlığa kavuşturmak için; ilgili kavramın geçmişine bakan, kökenlerle ilgili analiz yöntemidir. Ve yöntemin kurucusu Nietzsche’de; kişilerin ve kültürlerin değer sistemlerini oluşturma biçimlerini belirleyen; tarihsel koşul ve koşullandırmaları ortaya çıkarmaya yarayan metoddur.

BİYOGRAFİ
...1844- 15 Ekim: Nietzsche, Leipzig'in güneybatısında Saksonya'da bir Prusya köyü olan Röcken'de Karl Ludwig Nietzsche adında papaz bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir.
...1849- 30 Temmuz: Babasının ölümü.

...1850- Annesi bütün ailesi ile birlikte Naumburg’a yerleşir.

...1858- Naumburg yakınlarında Almanya'nın önde gelen Protestan yatılı okulu Schulpforta'ya kayıt yaptırır.

...1864- Ekim: Teoloji ve filoloji öğrencisi olarak Bonn üniversitesine kayıt yaptırır.

...1865- Ekim: Nietzsche, Bonn'daki filoloji hocası F.W.Ritschl'in peşinden Leipzig'e gider ve eğitimine burada devam eder. Leipzig'de eski kitaplar satılan bir dükkanda Schopenhauer'in bir kitabını bulur ve arkadaşlarına bundan böyle bir "Schopenhauer'ci" olduğunu açıklar.

...1867- Prusya ordusundaki askerliği ağır bir kaza sonucunda liyakat madalyasıyla sona erer.

...1868- 8 Kasım: Nietzsche'nin Leipzig'de Richard Wagner'le ilk buluşması.

...1869- Şubat: Henüz doktorasını tamamlamamış olan Nietzsche, Ritschl'in tavsiyesi üzerine Basel üniversitesi klasık filoloji bölümüne genç yaşta öğretim görevlisi olarak atanır.
...17 Mayıs: Nietzsche'nin Wagner ve Cosima'ya (von Bülow) Tribschen'de ilk ziyareti.
...28 Mayıs: Basel üniversitesinde "Homeros ve Klasık Filoloji" üzerine bir açılış konuşması yapar.

...1870- Ağustos: Nietzsche, Fransa-Almanya savaşı patlak verince üniversiteden izin alır ve gönüllü sıhhiye eri olarak cepheye gider. Ama sağlığının bozulması nedeniyle iki ay sonra Basel'e geri döner.
..."Empodokles" yayımlanır.

...1871- Ocak: Basel üniversitesi felsefe kürsüsüne yaptığı başvuru geri çevrilir. İsviçre Alp'lerinden kalbi kırık bir şekilde ayrılır ve klasık filolog olarak mesleğinden giderek hoşnutsuz olmaya başlar, felsefeye yönelir. Bu yıldan sonra Nietzsche bozuk sağlığıyla sürekli bir mücadeleye girer.

...1872- Ocak: İlk kitabı "The Birth of Tragedy Out of The Spirit of Music/Müziğin Ruhundan Trajedinin Doğuşu" yayınlanır.
...Şubat/Mart: Basel'de "Eğitim Kurumlarımızın Geleceği" konulu halka açık seminerler verir.
...22 Mayıs: Nietzsche, Bayreuth tiyatrosunun temel atma töreni için Bayreuth'a giden Wagner'in 59. doğum gününde besteciye eşlik eder.

...1873- "Birinci Zamansız Düşünceler: David Strauss'a Karşı" yayımlanır.

...1874- "İkinci Zamansız Düşünceler: Sahte Kültür ve Tarihin Tehlikeleri Üzerine" yayımlanır.
..."Üçüncü Zamansız Düşünceler: Eğitmen Schopenhauer" yayımlandı.

...1876- Ağustos: 1. Bayreuth festivali. Wagner'le dostluğu gölgelenir.
..."Schopenhauer'ci Felsefe ve Uygarlığı" yayımlanır.
...Eylül: Paul Ree ile birlikte Bayreuth'tan ayrılır.
...Ekim: Basel üniversitesi sağlığının bozuk olduğu gerekçesiyle Nietzsche'ye bir yıllık hastalık izni verir.

...1878- "Human, All to Human/İnsanca, Pek İnsanca" ilk bölümü Voltaire'e adanmıştır.
3 Ocak: Wagner Nietzsche'ye yeni yayımlanan eseri Parsifal'in bir kopyasını gönderir.
...Mayıs: Nietzsche Wagner'e yazdığı son mektupla birlikte "İnsanca, Pek İnsanca: Özgür Ruhlar İçin Bir Kitap" adlı çalışmasının bir kopyasını gönderir. Wagner'den tamamen kopar.

...1879- "İnsanca, Pek İnsanca"nın ikinci cilt birinci kısmı: Assorted Opinions and Maxims.
...Nietzsche sağlığının bozukluğu öne sürülerek Basel'deki kürsüsünden istifa etmeye zorlanır. Bundan sonraki on yıl boyunca otel odalarında ve pansiyonlarda yaşayan yalnız bir gezgin yaşamı sürecektir.

...1880- "İnsanca, Pek İnsanca", ikinci cilt ikinci kısım: Gezgin ile Gölgesi.

...1881- "Tan Kızıllığı: Ahlakın Önyargıları Üstüne Düşünceler". Sils Maria'da ilk yazını geçirir.

...1882- "Şen Bilim" (Neşeli Bilgelik adıyla da bilinir) 125. aforizmada bir deli, Tanrının öldüğünü açıklar.
...Mart: Paul Ree Roma'ya gitmek üzere Cenova'da Nietzsche'den ayrılır. Ree Roma'da Lou Salome ile tanışır ve ona aşık olur.
...Nisan: Nietzsche Roma'ya gider ve Lou Salome ile tanışır. Nietzsche bir kaç gün sonra, önce Ree aracılığı ile daha sonra şahsen Salome'ye evlenme teklif eder. Teklifi geri çevrilse de kendisi Ree ve Salome arasındaki düşünsel "menage a trois" bağlılıktan hoşnuttur.
...Yıl sonunda Nietzsche, Ree ve Salome'den kopar ve kendisini ikisinin ihanetine uğramış hisseder.

...1883- "Böyle buyurdu Zerdüşt: Herkes ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap" adlı çalışmasının birinci ve ikinci kitaplarını yazar.
...13 Şubat: Wagner'in ölümü

...1884- Nice'de Zerdüşt'ün üçüncü kısmını yazar.

...1885- Zerdüşt'ün dördüncü ve son bölümünü sınırlı sayıda ve kendi başına yayımlatır.

...1886- "İyinin ve Kötünün Ötesinde: Geleceğin Felsefesine Giriş"

...1887- "Yeraltından Notlar"ın Fransızca baskısı tesadüfen eline geçer ve böylece Dostoyevsky'i keşfeder.
...10 Kasım: "Ahlakın Soyk...ütüğü Üstüne: Bir Polemik"

...1888- Mayıs/Ağustos: Wagner olayı; Dionysos Dithyrambosları'nı bitirir. (1891'de yayımlanır.)
..."Gücün İradesi" yayımlanır.
...Eylül: "Deccal" (1894'de yayımlanır.)
...Ekim/Kasım: "Ecce Homo"yu yazar. (Kitabın yayımlanması Elisabeth Förster Nietzsche tarafından 1908'e dek ertelenir.)
...Aralık: "Nietzsche Wagner'e Karşı" (1895'te yayımlanır.)

...1889- "Putların Alacakaranlığı" (Özgün adı: Bir Psıkoloğun Atıllığı.)
...3 Ocak: Nietzsche, Torino'da Piazza Carlo'da sinir krizi geçirir ve sahibi tarafından kırbaçlanan yaşlı bir atın boynuna sarılarak ağlar.
...18 Ocak: Jena Üniversitesindeki psıkiyatri kliniğine kaldırılır. Doktorlar "ileri yeti yitimi" teşhisi koyarlar.

...1890- Nietzsche'nin annesi oğlunu alır ve bakmak üzere Naumburg'taki evine getirir.

...1897- 20 Nisan: Annesinin ölümü. Kız kardeşi Nietzsche'yi alarak beraberinde Naumburg'tan, 1894'de Nietzsche arşivini taşımış olduğu Weimar'a götürür.

...1900- 25 Ağustos: Nietzsche Weimar'da ölür. Röcken'de babasının mezarının yanına gömülür.

...1901- 1880'lerde kaleme alınan Nachlass'tan 500 bölüm Güç istemi adıyla yayımlanır. 1906'da kitabın ikinci baskısı bu sefer 1067 bölümlük bir çalışma olarak piyasaya çıkar.

Kaynak: Derleme
" 19. yy filozoflari, cagin ölümünü sakidilar.Sakidilar.Cünkü ruhlarin ölüm azabindan adeta bir zevk aliyorlardi.Nietzsche: "Tanri oölmüstür." derken bir ölümü teshiste degil, ölümün objesinde yanildi.Ölen, ölmeye yüz tutan, ölmüs gibi, ölümün ilk bayginliginda carmiha gerilmis gibi olan, ruhtu.Allah ölmez, her zaman Diridir O.Üstelik yalniz Diri degil, Dirilticidir de.Öldüren de O, Dirilten de.Nietzsche yanildi: ölen ruhtu, Tanri degil.Ruh, ölüm carmihinda can cekisirken, azabin siddetinden; kendinin öldügünü söylemek isterken, kaderin buyurucu gücüne, istemeyerek de olsa isaret etti; kendinin öldügünü söyleyecegine Tanrinin öldügünü söyledi.Aslinda bununla da kendi yoklugunu söylemek istedi.Kendi faniligini belirtti. O kadar kendini yok gördü ki, ölen biri varsa onun kendisi olacagina inanmak bile istemedi.Ceza olarak öldüreni, kefaret olarak öldüren yerine koydu.Suclunun psikolojisidir bu.Ayni psikolojiyi, Hz. isa`dan sonra gercek incilin yolundan ötürü, peygambere cektirdiklerinin, inanc eksikliklerinin bir cezasi olarak ruhlari kendi iclerinde carmiha gerilirken, yanlis bir atifla Hz. Isa`nin carmiha gerildiginin söylediler. Antik cag insanindan sicramisti bu duygu onlara. Farkinda olmadan, onlardan böyle bir yorum solugu gelmisti.Mermer yontan insanlardan böyle bir taslastirma espirisi gecmisti ruhlarina.Model, anitlastirmak icin herseyden önce dört sabit civiyle insanin karsisina konulmaliydi.Iste, doktora, hastanin ruhundan bu tohum sicramis, sonra o lekesiz alanda boy atmis, büyümüüstü...Nietzsche de, antik caga tirmanmak isterken ayni duyarligi paylasmisti.Bir farkla.Soyutu ögrenmis bir deneme döneminden gecmis olan bir kafa direnisinin farkiyla.Antik cag aldaniyordu, hristiyanlar aldaniyordu ve nihayet Nietzsche aldaniyordu.Carmiha gerilen, Hz. Isa degil. Tanri hic degil, belki kendi ruhlariydi."
-Ruhun dirilisi-
Sezai karakoc Nietzche Ustun insan dusuncesinden dolayi Hitlerin fikir babasi olmakla suclanmitir.Ama o Sophanauer'la dostlugunu onun Antisemist(ırkcı) dusuncelerinden dolayi bitirmistir.

Nietzche'nin olumunden sonra kız kardesi ve onun esinin yahudi dusmanligi onlar tarafindan Nietzche'nin de boyle oldugu yonundeki beyanlari uzun sure Nietzche'ninde boyle oldugu dusuncesine sahip olan okuyucular olusturmustur.Eger Nietzche'yi okursak onun nedemek istedigini anlariz.

Nietzche'nin Almanlari sevmemesi ve kendini bir avrupali saymasi ve Boyle Buyurdu Zerdust'u Almancayla yazdigi icin pisman olmasi ,felsefe ve sanat dili olan Fransizcayla yazmak istedigini soylemistir.Almanlarin Avrupaliligi haketmediklerini felsefe,sanat ve kultur konusunda geri olduklarini kabuletmektedir.Fransiz devriminin kultur ve sanat uzerindeki etkileerini Almanyada da gormek istemistir.Fransiz devriminin etkileri Nietzche'nin uzerinde boyle gorunmektedir.

Ahlaka ve Hiristiyanliga olan nefreti de insanlarin kaderci anlayisindandir diye dusunuyorum. Postmodernizmin yolaçıcısı olarak Friedrich Nietzsche

Bu yıl Adatepe’deki ‘Taşmektep Seminerleri’ne, çok istememe rağmen katılamadım. Orada, aziz dostum Oruç Aruoba ile birlikte, ‘Postmodernizmin Yolaçıcısı Nietzsche’ konulu ve bir hafta sürecek bir seminer verecektik;–kısmet değilmiş; gidemedim! Ama aldığım notların bir bölümünü, Adatepe’ye beni de dinlemek üzere giden dostlarımın görüşüne sunmaktan alamadım kendimi.

Hemen belirteyim ki, bunlar, bir Nietzsche defterine alınmış notlardır ve kendi içinde bir bütünlük göstermeyebilir. Belki de, böyle bir bütünlük göstermemesi, Nietzsche’nin ‘parçalı yazı’sına daha uygun düşüyordur..


Önce ‘parçalı yazı’yı açmak gerekir. ‘Parçalı yazı’ (‘écriture fragmentaire’), Maurice Blanchot nun. Blanchot, Nietzsche’nin sağken yayımladığı metinlerin çelişkili ve aforizma biçiminde yazılmış, sistematik olmayan metinler olduğunu söyler. Ernest Behler de Confrontations’da ‘parçalı yazı’yı ‘her şeyden önce bir sistemin reddi, eksik olan’a tutku, düşüncenin tamamlanmamış devinimi’ olarak tanımlar.


Nietzsche nin, ‘parçalı yazı’ dolayımında, postmodern düşüncenin yolaçıcısı olduğu söylenegelmiştir;–doğrudur da! Ama elbette bu yolaçıcılığın hangi bağlamda gerçekleştiği üzerinde durulmak koşuluyla!


Bu bağlam, bana göre elbet, Nietzsche in Nachlass’da (903) dile getirdiği şu önermede temellenir: Olgular (tatsachen) yoktur, sadece yorumlar vardır.’ Önesürüşlerin, bir perspektiften doğru, bir başka perspektiften yanlış olabileceğini söyler Nietzsche ve ‘İnsanca, Pek İnsanca da şunları ilave eder: ‘Filozof, insan hakkında ne söylediyse, temelde, sadece insanın son derece sınırlı bir zaman süresine tanıklık etmekten öte bir anlam taşımaz [...] Bengi olgular olmadığı gibi, saltık doğrular da yoktur.’ Öyleyse, şunu söylemek ister Nietzsche: Dünyanın okunabilmesi ancak parçalı yazıyla mümkündür. Dünya çoğulluktur ve çoğulluk da, elbet parçalı yazıyla okunabilir. Blanchot şöyle koyar meseleyi: ‘Dünyanın yorumlanması gerekir, yorum ise çoğuldur.’ Nietzche’nin Perspektivizmi nden de anlaşılması gereken budur elbet...


Nietzsche’nin postmodernizme öncülük edişinde temelkoyucu kavramlardan birincisinin, ‘yorum’ olduğunu önesürmenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Kuşkusuz, olgulardan söz edilemiyorsa eğer, bu, önermelerimizin, doğru ya da yanlış olduğunu sınama olanağımızın bulunmadığı anlamına gelmez. Burada Nietzsche’nin kastettiği, ‘insanın son derece sınırlı bir zaman süreci’ndeki önesürüşlerinin, ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olmadığı değildir. O sadece, ‘bengi’ (‘ebedi’) olgulardan ve saltık (‘mutlak’) doğrulardan söz edilemeyeceğini bildirmektedir bize...


‘Olgular’ değil, ‘yorum’! Mesela sosyolojik anlamda ‘Toplum’dan ancak, ‘Toplum’ üzerine üretilmiş olan teoriler (Marx, Durkheim, Weber) bağlamında sözedilebilir;– her biri birer ‘yorum’dan başka bir şey olmayan bu teorilerin ötesinde ‘toplum’ diye bir olgu ya da gerçeklik yoktur. Derrida yı açarak söylersem, ‘toplum’ bir ‘metin’den (‘texte’) başka bir şey değildir ve ‘metin dışı yoktur.’ (‘Il n’y a pas de hors texte’).


Pekiyi de, bu metin kendi kendini açıklayabilir mi? Blanchot, Nietzsche’nin ‘dünyayı düşünürken onu bir metin gibi düşün[düğünü]’ bildirir; Nietzsche için ‘Dünya’[nın da] bir metin’ olduğunu söyler, hemen arkasından şunları da ekleyerek: ‘Ama dünya metinde gösterilmez; metin dünyayı görülebilir, okunabilir (...] kavranabilir hale getirmez.[...] Dünya metni metne gönderir, tıpkı metnin dünyayı dünyanın olumlanmasına gönderdiği gibi.


Metin: Tabii ki bir eğretileme [istiare, metafor H.Y.), ama eğer artık varlığın eğretilemesi olmadığını ileri sürüyorsa da, varlıktan kurtulmuş bir dünyanın eğretilemesi değildir; olsa olsa kendi eğretilemesinin eğretilemesi.’ Derrida’nın ‘metin dışı yoktur’ önermesini, Blanchot, ‘Dünya kendinin dışıdır’ diyerek tamamlar.


Olguların yerine yorumun ikame edilmesindeki Nietzsche’sel yaklaşım, bizi, ‘yorum’un yanısıra, ya da, onun arkasında duran bir başka kavrama götürür: ‘İcat’ (‘Erfindung’). Basitçe söylersek, her yorum, zorunlu olarak, bir ‘icat’tır;– bir olgunun ya da gerçekliğin ‘keşfi’ sözkonusu olamayacağına göre (varolan, orda duran bir şey ‘keşfedilir’ çünkü!), ‘yorum’, elbette ‘icat edilmiş’ olacaktır. Ama Nietzsche, daha da ileriye gider: ‘İcad’ı, ‘keşif’le değil, ‘köken’ (‘Ursprung’) kavramıyla karşıtlaştırır.

‘Şen Bilim ’de, Schopenhauer üzerine yazdıklarına bakıldığında görülen şudur: Din, Bilgi, Şiir vb. gibi kavramların bir ‘köken’i yoktur. Din, Bilgi ve Şiir, önceden varolmadıkları için, mesela Schopenhauer ’in Din’in kökeni üzerine önesürdüğü argümanların tümünün yanlış olduğunu söyler Nietzsche. Foucault ’nun da Dits et Ecrits ’te (II, 543) belirttiği gibi, ‘icat’tan söz etmek demek, ‘köken’den söz edememek demektir.


Hilmi Yavuz-Zaman16.07.2003

NİETZSCHE’YE GİRİŞ

Yapıtları kişinin en derin inançlarına meydan okuduğunda bile rahatsız etmeye, kışkırtmaya ve esinlendirmeye asla son vermeyen bir düşünür Nietzsche. Bir zamanlar Martin Heidegger’in de belirttiği gibi, bugün düşünen herkes, ister izinde isterse karşısında olsun, Nietzsche’nin aydınlattığı yolda veya gölgesinde düşünmektedir. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca birbirinden çok farklı yorumlamalara konu olması ve anlaşılmazlığının vurgulanması, yapıtın parçalarının, bütünle kurdukları ilişkinin doğasından, Nietzsche’nin yönteminden ve yazı dilinden kaynaklanır.Yapıt çok geniş bir alanı tarar ve karmaşık bir bütünlüğe ulaşır; parçalar çoğu zaman birbiriyle çelişkili gözükür, kullanılan kavramlar sabit ve tek tanımlı kalmaz, kategoriler sürekli olarak yeniden değerlendirilir.Nietzsche’de neyin somut neyin soyut olduğunu ayırt etmemiz zordur. Nietzsche’yi okumak onun neye karşı konum aldığını çözmekle mümkün olur ancak.
Fakat Nietzsche ilk olarak kendine karşı çıkar, ve *“İzleyicilerimizin hiç bağışlamayacakları birşey, kendimize karşı çıkmamızdır” der.Yazısının parçalı olmasını da “Kişinin size parça parça vermek zorunda kaldığı, öyledir diye, bölük pörçük demek değildir” diye savunmuştur. ”Bir konunun akıldışı olması onun varoluşuna karşı bir temellendirme değil; tersine, varoluşunun bir koşuludur”.
Nietzsche, müzikle yakından ilgilemiş, besteler yapmış ve felsefesinin çıkış noktalarından biri haline getirmiştir. Wagner’de Schopenhauer’in verdiği dahi örneğini, Tristan’da ise dramın müzik yoluyla doğmuş olduğunu görmüştür. Fakat yaşamının ileriki dönemlerinde Wagner’e ve operaya karşı çıkmıştır.**”Sayısız duygular kesin, tanımlanabilir ve tanıdık anlatım biçimleri bulmaktadır.Bu müziksel alıntılarla müzikçi dinleyicinin belleğine belli bir duygu durumunu anımsatır, oyuncunun bu durum içinde olduğunun sanılmasını ister. Bu yolla müzik gerçekten bir anlatım aracı olmuştur; işte bu yüzden estetik düzey olarak alt sıradadır, çünkü artık organik değildir.”diyerek operaya, “Sanatta kutsal araçlar aşağılık bir amacı kutsallaştırabilir” diyerek Wagner’e karşı çıkmıştır. ”Wagner opera türünün başlıca yanlışlığını, ona göre bir anlatım aracı olan müziğin bir amaç yapılmasıda, asıl amaç olan dramın ise araç yapılmasında görmektedir.” Nietzsche şu soruyu soruyor, ”O zaman bir senfoni dinlerken şunu sormak gerkmez mi: eğer müzik bir araç ise amaç nedir?” ve şu sonuca varıyor, “Mutlak müzik müziğin ta kendisidir, dramanın müziği de mutlak müzik olmalıdır.”

Nietzsche, bir yaşam felsefecisidir, yapıtları insan olmanın ne anlama geldiğine dair en önemli sorularla ilgilenir. Düşünce biçiminin anlamı temelde muğlak ve çift mahiyetlidir.Geleneksel değerlerden kurtulmak için eskimiş düşüncelerden sıyrılmanın, yeniyi yaşatmak için eskiyi öldürmenin gereğine inanır. Ona göre önemli olan bir takım düşünce çığırlarının değişmez ölçülerine bağlanmamaktır.Avrupanın’nın ünlü bilginleri, Platon’un izinde, değerlerin nereden gelip nereye gittiğini bilmeden, kendi çağlarının koşullarıyla bağımlı durumda olarak insanı, evreni, düşündükçe varsaydılar.İnsan düşüncesinin dışında kendi başına buyruk bir nesnenin varlığına, gerçekliğine inanmadılar. Bütün düşünceler, davranışlar, tutumlar için önceden belirlenmiş bir düzen gerekiyordu onlarca.Bu düzen önyargıdır Nietzsche’nin gözünde.O böyle bir düşünce akımının dışında kaldı. Doğa olaylarını düşünce ilkeleriyle değil, düşünce ilkelerini doğa olaylarıyla yorumlamaya koyuldu.Spinoza’nın, Kant’ın, Hegel’in inandıkları gerçeklerin bir teki bile yoktur yaşadığımız olayların akışı içinde. İnsan düşündükçe vardır onlar. Oysa insan düşünse de düşünmese de yaşam olayları kendi kendini gerçekleştiriyor. Nietzsche, Hristiyan ahlakının dünya yorumunun tükendiğine inanmış, tanrının öldüğünü savunmuş ve insanların dünyadaki varlıklar olarak işgal ettikleri yerden emin olmadıklarını, var oluşlarının ilerlemekte olduğu yön doğrultusunda fikir yürütemediklerini, bir nihilizm deneyiminden geçmeleri düşüncesine bağlamıştır.Artık tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
İnsanlığın, uygarlığın gelişmesi uğruna önce yıkılması gereken, kaçınılmaz olan dinle ilgili değişmez, donmuş, katılaşmış inançlardır. İnsanın, belli bir anlamda kendisini aydınlatmak için yarattığı tanrı, ona, yaratıcısı olan insana gölge salmaya başlayınca, onu bağlılıklara vurmaya başlayınca yıkılmalı, çakıldığı yerden söküp atılmalıdır. Bu eylem dine karşı saygısızlık değil saygıdır.
“ Ne ki bir kere olmuştur, o yok olacaktır”, “ Var olmaya hakkı olan birşey nasıl yok olabilir!”, Var olmanızın değeri nedir? Hiçbir değeri yoksa neden varsınız?” Nietzsche eski yunan felsefesinin en parlak dönemini o güne kadarki alışıldık şekilde Sokrates, Platon, Aristoteles’ in yaşadığı kısa dönemle sınırlamamış, hatta bu zaman kadar olan felsefeyi en yüksek nokta, usçu dönemi ise artık felsefenin bırakılması gereken, Yunan’ın sonunu getiren dönem olarak görmüştür. Nietzsche, trajik çağ filozoflarının, “ En iyi şeyin hiç doğmamış olmak, ikinci iyi şeyin de en kısa sürede ölmek” olduğunu belirten satirin bilgeliğinden doğduklarını görmüştür.
Nietzsche, “ Biz varız, aynı zamanda da var değiliz”, “varlık ve var olmama, aynı zamanda aynı şeydir ve değildir” diyen Herakleitos’un nihilizmini duyumsayan insanın ancak sanat yoluyla bu yokluğu anlamlı kılabileceğini söyler.
Nietzsche, sosyalizme, nasyonalizme, liberalizme saldırır. O toplum için en uygun olanın Yunan devletlerinin şehir devlet yapısı olduğunu düşünür. Nietzsche’ nin politik görüşü kültür uğruna köleliğin korunmasıdır. Fakat Nietzsche’nin kölelik anlayışı farklıdır. O, üstinsana özgü edimleri gerçekleştirmeyen insanları, üstinsanın doğması için basamak olarak görür, bunlar Nietzsche’nin gözünde köledir.

Görüldüğü ve görüleceği üzere Nietzsche’nin çıkış noktası sanat olduğu gibi, felsefesinin vardığı yerde sanattır.

* “ Kemgözlü Bilgelik”Değişler ve Değinişler
**1874 yılı Nietzsche notlarından

Konu uNcHaiN tarafından (01-03-2010 Saat 09:31 PM ) de değiştirilmiştir..
uNcHaiN Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 01-03-2010, 09:25 PM   #9 (permalink)
Mesajlar: 3,291 | Albüm: uNcHaiN'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 254
Rep Puanı : 5155
Rep Derecesi : uNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond reputeuNcHaiN has a reputation beyond repute
İletişim:
NIETZSCHE ve NİHİLİZM




Putların Alacakaranlığı’ndaki, “Gerçek dünya sonunda nasıl mit oldu?” başlıklı bölümünde Nietzsche, Batı metafizik düşünce geleneğini, her biri Platonculuğun değişik şekil ya da versiyonları olan altı döneme ayırmak ve en önemli çalışması olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü de bu geleneğin dışında tutmak suretiyle, kendisini ve çalışmalarını söz konusu geleneğin dışında konumlandırır. Buna göre, Platonculuk, Platonculuğun değişik bir formu olan Hıristiyanlık, Kant’ın eleştirel felsefesi, pozitivizm ve Schopenhauer’un irade felsefesi, Batı metafizik düşünce geleneğinin insanlığı nihilizme taşıyan değişik formlarından ibarettir. Nietzsche’ye göre içinde bulunulan modern dönem ise, bu geleneğin en radikal bir şekle büründüğü ve içinde barındırdığı nihilizmin açığa çıktığı bir dönemi temsil etmektedir.



İşte bu noktadan hareketle, o, nihilizme yönelik anlama çabalarının hareket noktası olarak sadece onun semptomlarını almanın, nihilizmi anlama çabalarını eksik kılacağını ve nihilizmi anlamaya yönelik herhangi bir teşebbüsün onun kökenlerine yönelik jeneolojik bir soruşturmayı da gerekli kıldığını söyler. O nihilizmin kaynağına yönelik yapmış olduğu jeneolojik çalışmasında, “Olduğumuz hale nasıl geldik?” sorusunun cevabı olarak, Sokratik rasyonalizmi ve Hıristiyan ahlak ideallerini gösterir. Bir yandan Sokrates’ten bu yana Batı metafizik geleneği, değişmenin arkasında değişmeyen bir töz arayışıyla, diğer yandan ise Hıristiyanlık ruhsal bir arınma ve öte dünya tasavvuru ile oluşun ve bedenin değerini düşürmüş, Nietzsche’nin deyişiyle “en yüksek değerlerin kendi kendilerini değersizleştirmesi” anlamında nihilizme vücut vermiştir. Modern dönemle birlikte ise söz konusu metafizik gelenek, kendisini özne-nesne düalizminde temellendirmiş, bilimsel gelişmelere paralel olarak öznel diye nitelendirdiği gerçeklikten nesnel gerçekliğe geçmenin yollarını aramıştır. Bu açıdan bakıldığında, modern düşüncenin epistemolojik temelinde bir yandan rasyonalizm, diğer yandansa empirizm bulunmaktadır.



Rasyonalizme göre, insanın bilgisinin temelinde düşünen öznenin, akledilebilir dış dünya ile girmiş olduğu ilişki yer almaktadır. Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” sözüyle karakterize edilebilecek rasyonalist yaklaşım, Nietzsche’ye göre merkeze düşünen bir özneyi (ruhu) almasından dolayı, oluş karşıtı bir kisveye bürünmüş ve yaşamı bir bütün olarak karşısına almıştır. Oysa Nietzsche, özne-nesne ayırımının temelinde insanın gramere olan bağlılığını görmektedir. Dilbilimdeki fiil kavramı insanlığı, eyleyen ile eylemin birbirinden ayrı olduğu sanısına sevk etmiş ve bu sanı zamanla a priori bir hakikat hüviyeti kazanmıştır. Fakat Nietzsche’ye göre, ne insandan ve onun değerlemelerinden bağımsız akledilir bir gerçeklik, ne de o gerçekliği dışardan gözlemleyip, akledebilen bir özne söz konusudur. Oluş içerisinde dış dünya diye nitelendirilen her şey aslında bir yorumdan ibaret olup, gerçekte insanın yaratıcı kimliğiyle bir anlam kazanır.

FRIEDRICH NIETZSCHE’NİN KISA YAŞAM ÖYKÜSÜ VE
DÖNEMİN KÜLTÜR OLAYLARINA ÖZETLEYİCİ BİR BAKIŞ

Friedrich Wilhelm Nietzsche 15 Ekim 1844’de Prusya’da(Almanya),Lützen yakınlarındaki Röcken’de ataları Polonya’dan geldiği söylenen Protestan Luther’ci papaz bir babanın (Karl Ludwig Nietzsche,d.1813) ve annenin (Franziska Nietzsche,d.1826) oğlu olarak dünyaya gelir. O sıralarda felsefe alanında Kierkegaard, Marks, anarşist Proudhon (Sefaletin Felsefesi) ve Ranke’yi, müzik alanında Hector Berlioz, Cesar Frank, Mendelssohn-Bartholdy ve Schumann’ı, bilim alanında John Dalton, H.Grassmann, Liebig, fizikçi Wilhelm Röntgen, Thomas Alba Edison’u, yazın dünyasında Alexandre Dumas, Prosper Mérimee, Andersen, Dostoyevski, George Sand, Dickens, resim alanında ise H.Daumier, H. Rousseau ve Turner gibi sanatçıları görüyoruz. Bu yıllarda John Franklin ölür; teknoloji alanında ise çeşitli deniz yolu şirketlerinin elektirik firmalarının(Siemens), Krupp’un çelik endüstrisinin ve W.G. Armstrong’un makine fabrikasının kurulduğunu görüyoruz.
1846’ da kız kardeşi, 1848’de erkek kardeşi doğar.1849’da babası, bir sene sonra da erkek kardeşi ölür. Bu yıllarda bilimsel sosyalizmin kurulduğunu ve Manifesto’nun yayımlandığını görüyoruz.1850’ de Nietzsche, annesi ve kız kardeşiyle Naumbourg’daki büyük annesi ve iki teyzesinin yanına taşınır. Weber Enstitüsü’nden, dostlarının evinde klasik müziği keşfeder ve annesi ona bir piano hediye eder. Turgenyev, ilk defa nihilizm kelimesini kullandığı yapıtı; Babalar ve Oğullar’ ı, Baudelaire, Kötülük Çiçekleri’ini yayımlar. A. Comte pozitif felsefe anlayışını temellendirmeye girişir. Wagner, Lohengrin operasını sahneye koyar. Courbet, Menzel gibi ressamlar naturalist resimler yaparlar.
Nietzsche, 1858’de klasik incelemeler alanındaki başarısıyla tanınan ve baskıcı bir eğitim düzeni olan Pforta lisesine başlar. Burada ”Germania” anında edebiyat çalışmaları yapan bir dernek kurar. Byron, Hölderlin, Shakespeare gibi ozanları okur. Birkaç deneme, çok sayıda şiir ve kompozisyon kaleme alır. Bu dernek’te “Byron’un Dramatik Yapıtları” başlıklı yazısında ilk kez “Üstinsan” kavramını kullanır. Resim alanında Seurat yeni-izlenimciliği geliştirir. Müzik alanında Verdi, List, Gounod, Brahms, Wagner ve Bizet’i görüyoruz. Darwin, Doğal Seçim ve Ayıklama ile Türlerin Ortaya Çıkışı adlı kitaplarını yayımlar. Alfred Nobel, nitrogliserinin üretimine başlar.
1864’te Bonn Üniversitesi’nde ilahiyat eğitimine başlar. Burada alabildiğine başıboş bir yaşam sürer ve frengiye yakalanır. Bunun sonucu toplum bağlarından, eski geleneklerden, Hristiyan göreneklerinden kurtulmaya başlar ve dilbilim konusuna yoğunlaşır. Bu yıllarda Max Weber, sosyolojiyi temellendirir. Jules Verne Yeryüzünün Merkezine Seyehat’i yayımlar.
1865’te çağın ünlü dilbilim bilgini Ritschel, Bonn üniversitesi’nden ayrılarak Leipzig Üniversitesi’ne geçer, Nietzsche de onu izler. Leipzig’te dolaşırken bir kitapçıda Schopenhauer’in “İstenç ve Tasarım Olarak Evren” adlı yapıtını bulur. Bu yapıt Nietzsche’yi derinden etkiler. Bu dönemde, evren; iyi ile kötünün, iyimser ile kötümser yaşama eylemlerinin çatışma alanıdır Nietzsche için. ABD’ de kölelik resmen kaldırılır. İzlenimcilik akımı başlar. Wagner, Bruckner, Rimski-Korsakov,Liszt, Smetana ve Suppé ürün vermeye devam ederler. Eukleides’ci olmayan geometriyi kuran Bernhard Riemann ölür.
1867’de Prusya-Avusturya savaşına katılır. Eğitim sırasında attan düşmesi üzerine geri gönderilir.Savaş, üzerinde yeni düşünce değişimleri yaratıyor, aşırı ulusçu kesiliyor ve Prens Bismark’ın tutumlarını, görüşlerini benimsiyor.
1868’de felsefeye olan ilgisi artar. Kant’ın organizma kavramı üzerine düşünür ve Yargı Yetisinin Eleştirisi’ ni okur. Nietzsche, ilk kez Richard Wagner ve Liszt’in kızı Cosima ile karşılaşır, Wagner’in şiirlerini ve estetik üzerine yazdıklarını heyecanla okur. Bu olay onun için yeni bir dönemin başlangıcıdır.Ulusçuluğun yerini sanat ve felsefe alır.1869’da Ritschel’in kendisini tavsiye etmesi üzerine, İsviçre’de Basel Üniversitesi’ne klasik filoloji profesörü seçilir. Edouard von Hartmann’ın Bilinçaltı felsefesi’ni okur. Dostoyevski Budala’yı, Tolstoy Savaş ve Barış’ı yazar. Resim alanında Manet, Monet ve Renoir’ı görürüz.1870’de İsviçre vatandaşlığına geçer, ama Fransa ile Almanya arasındaki savaşa hastabakıcı olarak katılır.Yaralanır ve ciddi olarak hasta düşer. Wagner Walküre ve Tanhaeuser operalarını sahneler ve Cosima von Bülow ile evlenir.
Nietzsche, Schopenhauer’ın savunduğu dahi insan örneğini, Wagner’de görür. Çalışma gücü, yaratıcı eylemleri artar. « Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu » yayımlanır.Richard ve Cosima Wagner tarafından coşkuyla karşılanır.Fakat filaloglar kitaba karşı çıkarlar. Manfred Meditation’u en sonunda besteler ve Hans von Bülow’a gönderir.
1873’de “Zamana Aykırı Düşünceler“in ilki “David Strauss, havari ve yazar“ yayımlanır. “Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe“ yi kaleme alır. “Dostluğa Ezgi“ yi besteler. Fizik, kimya, astronomi alanında çok sayıda okuma yapar.Görme bozukluğu nedeniyle düşüncelerini çoğu zaman yazdırmak zorunda kalır.1874’de “Zaman Aykırı Düşünceler“ in ikincisi yayımlanır: “Tarihin yaşam için yararları ve zararları“ . Bu yapıtlar onun belli konular üstünde düzenli olarak çalışmasının ürünleridir. Bu dönemde Nietzsche, bir araştırıcı ve inceleyicidir. Sorunlara tarih bilincinin uyandığı kesin bir görüş açısından bakar. Bundan sonraki yapıtları kesintili atılımların yarattığı birer özdeğişler bütünüdür. Belli bir sorunu değil de bir çok sorunu içerirler. Bu dönemde kendini ortaya koyar. Bütün ölçülerden, bağlardan sıyrılmış, alabildiğine bağımsız bir davranış içinde kendine özgü görüşlerini, çelişmelerle yüklü düşünce gelişimlerini serer ortaya. Ve sonra üçüncüsü yayımlanır: “Eğitimci olarak Schopenhauer“.1875’de Paul Rée’nin “Psikolojik Düşünceler“ ini okur.1876’da “Zamana Aykırı Düşünceler“in sonuncusu olan “Richard Wagner Bayreuth’ta“ yı yayımlar. Her iki ya da üç haftada bir yatağa düşmektedir. Bu yıllarda Bakunin’in “Devlet ve Anarşi“si, Tolstoy’un “ Anna Karenina“sı, J. Verne’in “80 Günde Devri Alem“i yayımlanır.
1878’de “İnsanca, Pek İnsanca. Serbest Düşünceliler İçin Bir Kitap“ ın yayımlanması. Wagner’le aralarındaki kopukluk kesinleşir. Wagner’in kendisine ithaf ettiği “Nuremberg’in Usta Şarkıcıları“ ve “Tristan“ partisyonlarını dostlarına verir. Rahatsızlığından dolayı yolculuklar yapar, Sils-Maria, Cenevre ve Nice.1879’da “İnsanca Pek İnsanca II : Karışık Fikirler ve Vecizeler“ yayımlanır. Gogol , Twain ve Poe okur. Şiddetli baş ağrıları nedeniyle derslerine son verir ve emekliye ayrılır. Çaykovski ilk operalarından biri olan Yevgeni Onegin’in yazar, Edison akkor telini bulur, Modern fizikte çağ değişimi yaratacak olan ünlü fizikçi A. Einstein doğar.
1880’de “Gezgin ve Gölgesi“ yayımlanır. Radyo Almanya’da kullanılmaya başlanır. Werner von Siemens, elektrikli lokomotif ve elektroçelik üzerinde başarılı çalışmalar ve araştırmalar yapar. Yaşamını Naumbourg ve İtalya arasında geçirir.
1881’de “Tan Kızıllığı“ , “Venedik’in Gölgesi“ alt başlığıyla yayımlanır. Kendi tarih felsefesinin temel düşüncesi olan “öncesiz ve sonrasız dönüş“, “Bengidönüş“ fikrinin ortaya çıktığı ilk fragmanları Ağustos ayında kaleme alır. Fedor M. Dostoyevski, Modest Mussorski ölür. G.A:Hansen, cüzzam basilini, Pasteur kuduz mikrobuna karşı koruyucu aşıyı bulur. Berlin’de elektrikli tren ilk kez hizmete sokulur.
1882’de Nietzsche, dini bir illüzyon olark aldığı “Şen Bilim“ adlı yapıtının basımını gerçekleştirir. Malwida von Meysenbug ile Paul Rée’ nin daveti üzerine Roma’ya gider. 25 Nisan’da Lou von Salomé ile karşılaşır ve ona aşık olur, fakat Rée de ona aşıktır. Sonbahar’da Paul Rée ve Lou von Salomé ile Orta Gölü kıyılarında kalırlar. Çok geçmeden Salomé uzaklaşır. Bizet’nin Carmen’ini heyecanla, Wagner’in Parsifal’ini tiksintiyle keşfeder. Böcklin, V.Gogh, Manet resim yapmayı sürdürürler. Charles Darwin ölür. Edison ilk elektrik santralini kurar. Koch tüberküloz basilini bulur.
1883’de Nietzsche, “üstinsan“ kavramını işleyip geliştirdiği “Böyle Buyurdu Zerdüşt, Herkes ve Hiçkimse İçin Bir Kitap I ve II“ yayımlanır. Nietzsche Yahudi-düşmanı tavırlara tahammül edememektedir. Kız kardeşi, Wagner’ci ve önde gelen bir Yahudi-düşmanı olan lise öğretmeni Bernhardt Förster ile nişanlanır. Wagner, Turgenyev ve Karl Marks ölürler.
1884’de Nietzsche“Böyle Buyurdu Zerdüst III“ ü yayımlar. Nietzsche, Zerdüşt’üyle birlikte Alman dilini mükemmelleştirdiğini ve Luther ile Goethe’nin ardından üçüncü önemli adımı attığını düşünür. Lou von Salomé, Montaigne, Balthasar Gracian, Flaubert ve özellikle Baudelaire okur. Engels’in « Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni » adlı yapıtı yayımlanır.
1885’de « Böyle Buyurdu Zerdüşt IV » el altından yayımlanır (Yazar Kitabı kendi bastırır). Kardeşinin evlilik törenine katılmaz.Göz ağrıları artar, derin yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu yaşar ve çöküş öncesi kardeşiyle son kez karşılaşır. Engels, arkadaşı Marks’ın Kapital adlı yapıtının ikici cildini yayımlar. Avrupanın önde gelen ülkeleri ABD zenci ticaretini yasaklarlar. New York’ta Brooklyn asma köprüsü kurulur.
1886’da « İyinin ve Kötünün Ötesinde, Gelecek Felsefesine Giriş“ basılır. Nietzsche, yeni bir kitabın planını hazırlar : « Güç İstenci, tüm değerlerin değişmesi üzerine deneme ». Alman Tarihçi , Leopold von Ranke ölür ; onun sayesinde tarih araştırmalarında güçlü ve ciddi bir kaynak eleştirisi anlayışı gerçekleşmiştir. Liszt ölür. Fransa’nın ABD’ye hediye ettiği ‘Özgürlük Anıtı’ New York Limanına dikilir.
1887 Haziran ayında bengidönüş ve nihilizm temaları üzerine çeşitli taslaklar yapar. « Ahlakın Soykütüğü » yayımlanır. Dostovevski’yi derin bir yakınlık duygusu ve coşkuyla keşfeder.
1888’de kaleme alınan « Deccal, Hristiyanlığa Lanet »’i Güç İstenci’nin ilk bölümü olarak düşünür. « Wagner Olayı, Müzisyenler İçin Bir Sorun’ u yayımlar. « Putların Alacakaranlığı » , « Deccal » ve « Ecce Homo »’ yu yazar. Batı Avrupa demir yolu ile İstanbul’a bağlanır.
1889 Ocak ayında Nietzsche, evinin önünde yaşlı bir atın kıyasıya dövüldüğünü görünce derin bir üzüntüye kapılır, gençlik yıllarında kapmış olduğu frenginin de etkisiyle çıldırır.Overbeck Nietzsche’yi aramak için Turin’e gelir ve onu Bale’e götürür.Nietzsche orada kapatılır. Cosima Wagner’e aşk mektupları yazar. « Nietzsche Wagner’e Karşı, bir piskoloğun dosyası », « Putların Alacakaranlığı ya da : Çekiç Darbeleriyle Nasıl Felsefe Yapılır? » yayımlanır. Almanya’da Nasyonel Sosyalizmi kuracak olan Adolf Hitler dünyaya gelir. Mısırlı filozof Muhammed Abduh, modern bir islam felsefesi kurmak için çalışır, Salomé « Yapıtlarında F. Nietzsche »’yi yayımlar.
1894’te kız kardeşinin idaresi altında Naumbourg’da ilk Nietzsche arşivinin temelleri atılır.Elisabeth, kardeşinin tüm eserlerinin yayımına girişir ve onun çarpıtmaları sonucu Nietzsche bir süre Nasyonalist olarak tanınır.1896’da arşiv Weimar’a taşınır.1897’de annesi, 25 ağustos 1900’de de kendisi ölür.
KAYNAKLAR :
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche, çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,SAY Yayınları,2002
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001

NİETZSCHE’NİN ÇAĞI
Nietzsche’nin yaşadığı çağ, ulusların yavaş yavaş kimliklerini bulmaya başladıkları, çalkantılı bir dönemdir. Yaşamla düşünceler arasındaki bağlantıların kurulmak istendiği, insanla davranışları arasındaki ilişkilerin açıklandığı bir akım vardır bütün bilim ve sanat çevrelerinde.
Nietzsche’nin yaşadığı çağa kadar, insan salt düşünce varlığı idi. O, sayısız yetenekle, bilgi ilkeleriyle donatılmış olarak gelmişti dünyaya. İnsan incelenmiyor, bütünüyle, yaşama ortamı, yaşama koşullarıyla alınmıyordu. Sokrates’ten beri insanın, ortasından bir bölünmüşlüğü vardı.İnsan bir yanıyla yeryüzüne, bir yanıyla Tanrı’ya bağlanıyordu, bir us varlığı olarak yorumlanıyordu. Sokrates’le Platon çizgisinde yürüyen Deskartes, insanın özünü « düşünüyorum öyleyse varım » yargısına bağladı. İnsanının düşüncesini, yer kaplayan bölümünden ayırdı. Kant’ta ise varlık, evren yine benzer şekilde ikiye ayrıldı : Bilinen ve bilinmeyen olarak. Bütün bu görüşlerin kaynağında Hristiyanlıktan esinlenen görüşler vardı. Bu din, insanı, mutluluk evreninden kovulmuş, alınyazısı gereği işlediği bir suç yüzünden sürgün durumunda göstermiştir. Özünü İ.Ö. Mısır’da, Mezopotamya’da bulur, Platon’un görüşleriyle beslenmiştir. İnsan, Tanrı’nın yönetimi altındadır, Tanrı istemi dışında davranamaz. Fakat yaptıklarından dolayı yine de Tanrı’ya karşı sınırsızca sorumludur. Kısaca, insan istese de, istemese de, bilse de, bilmese de suçludur, cezalandırılacaktır. Kilise, bütün insanları denetlemek maksadıyla en güçlü kralların bile Adem’in eylemlerinden dolayı sorumlu olduklarını ileri sürdü. Özgür düşünceği, araştırmatı, incelemeyi, yazmayı, okumayı yasakladı.
Nietzsche’nin yaşadığı çağda, yeni buluşlar, uyanışlar oldu. Fakat kilise baskılarını sürdürdü. Nietzsche’nin babası, yetiştiği çevre, okuduğu öğretim kurumları, genellikle bu nitelikteydi. Dinin Nietzsche üzerinde de etkileri oldu.
Nietzsche’de felsefe, gerçekçi düşünce, insana değinen görüş, köklü bir başkaldırmayla başladı, bir ayaklanma ile oluştu. Bu köklü değişimin ana nedenlerinden biri de, o çağda Avrupa’da gelişen yeni bir görüş, deneye, evrenle evren içindeki varlıkları incelemeye, araştırmaya dayanan gerçekçi bir anlayıştı.
Öte yandan, gözleme, deneye, insanın yaşantılarına dayanan görüşlerin gelişimi durmadı. Özellikle, Demokritos ile Epikuros’un atomcu görüşlerine dayanan maddeci çığır Nietzsche’nin ilk çağ bilgisine yönelmesine yol açtı. Artık insan bir gökyüzü varlığı değil, kaynağı yeryüzü olan bir evren yurttaşıdır.

Hayvanlarla bitkiler alanında türlerin kaynağı üzerine deneye, incelemelere, belgelere dayanan yeni görüşler getiren Charles Darwin, bütün çağı etkiledi. Havva ile Adem masalını, insanın özünün göklerden geldiği inancını temelinden sarstı.
XIX. yüzyılda Avrupa’da, geniş ilgi toplayan sanat alanlarından biri de tiyatroydu. Daha önceki yüzyıllarda özellikle Shakespear’in yapıtlarında görülen ilkçağ konularına yönelme, onların birer tiyatro ürünü olarak ele alınması, bu ingiliz ozanını ilgiyle okuyan Nietzsche‘nin ilkçağ tiyatro ürünlerini, tiyatronun doğuşunu sağlayan sanat tanrılarını tanımasını sağladı. Yaşadığı çağın düşünce akımları, Shakespear’in yapıtları, Nietzsche için ilkçağa açılan birer pencere niteliğindedir.

KAYNAK :
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997

NİETZSCHE FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
Nihilizm :
1. Hiççilik, Genel olarak, Tanrı`nın varoluşunu, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkanını, tarihin mutlu sonunu yadsıma türünden bir reddiye dışında, bir de umutsuzluk, düş kırıklığı duygusu ihtiva eden görüş. Genel bir piskolojik ya da felsefi hal olarak hiççilik, tüm ahlaki, dini, siyasi ve toplumsal değerlerden yoksun olma, varlık/yokluk, gerçeklik/gerçekdışılık, doğru/yanlış, bilgi/kanaat türünden tüm ayrımları yadsıma durumu ve tavrını ifade eder.
2. Epistemolojide, gerçek ve nesnel bir doğru olamayacağını, bilinebilir olan hiçbir şey bulunmadığı, bilginin bir yanılsamadan başka birşey olmadığı, her tür bilginin değersiz, göreli ve anlamsız olduğu, hiçbirşeyin bilinemeyeceği, bilginin olanaksız olduğu inancı.
3. Metafizik anlamda ise hiççilik, bir tür tanrıtanımazlıkla birlikte, bazı çevrelerde Tanrı inancının çöküşünün bir sonucu olarak, evrenin anlamsız ve amaçsız olduğu, insan yaşamının ve insan faaliyetlerinin hiçbir değeri yada anlamı olmadığı, kendisi için yaşamaya değer hiçbir şey bulunmadığı görüşünü ifade eder.
4. Hiççilik, etik alanında da, ahlaklılığın hiçbir şekilde temelinin olmadığını savunan, geleneksel ahlakın ilke ve yükümlülüklerini yatsıyarak, her türlü genel ilke ve değeri sorgulayan, ahlaki norm ya da değer ölçülerinin rasyonel olarak haklılandırılamayacağı, ahlaki değerlerin akıl yoluyla da, sezgiyle de, yasanın oteritesiyle de temellendirilemeyeceğini, değerlerin anlamsız ve akıldışı olup, ya keyfi davranışların ya da akla dayanmayan duyguların ve toplumsal koşullanmaların ifadeleri olduğunu öne süren anlayışa karşılık gelir. Metafiziksel ve ahlaki anlamda Hiççilik, etkin ve edilgin Hiççilik olarak ikiye ayrılır.a)Edilgin Hiççilik, hiçbir değerin varolmadığını kabul etmekten, değerlerin yokluğuyla ve varlığın amaçsızlığıyla yüz yüze gelmekten meydana gelir.b)Etkin Hiççilik ise, kendilerine artık daha fazla inanılmayan değerlerin tümden yıkılması yönünde bir girişimde bulunmaktan meydana gelir.

5. Buna karşın, siyaset alanında Hiççilik, her tür toplumsal düzenin kötü olup, yıkılması gerektiğini öne süren, egemen bireyin özgürlüğü adına, otoritenin zorbalığına karşı çıkan tavırda ifadesini bulur.
KAYNAK :
Paradigma FELSEFE SÖZLÜĞÜ,Ahmet Cevizli, Paradigma Yayınları, 2002

Üstinsan : ‘Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan ! Yalvarırım size kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünyaötesi umutlardan söz edenlere !’
‘Gizemli insanın varoluşu, anlamsız hala.... Varlıklarının anlamını öğretmek istiyorum ben insanlara : Üstinsanı, insanın karanlık bulutundan çakan şimşeyi.’
Geleneksel ahlakı köle ahlakı olarak görüp değerlendiren, eşitlik kavramına karşı çıkıp, ahlaki değerlerin son çözümlemede insanın gerçek doğasına, insandaki güçlü olma isteğine dayanması gerektiğini öne süren Nietzsche’nin öngördüğü insanlık düzeyi ; insanın evriminin bundan sonraki aşamasında ortaya çıkacak bir insan tipi olarak, değerleri gözden geçirme, yeni baştan yaratma ve güçlü olma isteğini hayata geçirme cesaretinde olan insan için kullanılan deyim.
Nietzsche’ye göre, üstinsan, insanoğlunun amacıdır. O, insanın yenilmesi, aşılması gereken bir varlık olduğunu öne sürer. Her varlık kendisinden üstün birşey yaratmıştır ; bundan dolayı, insanın da kendini aşması gerekir. Maymun, insanın gözünde ne ise, insan da üstinsanın gözünde o olmalıdır. Nietzsche yeryüzünün anlam ve amacının üstinsan olduğunu söyler, çünkü insan doğasına yakışan güçlü, korkusuz ve acımasız olmaktır, yaratıcılığa ve ileriye yönelmektir. O üstinsan anlayışıyla insanlara yeni değerler, yeni hedefler ve yeni bir ideal getirmeye çalışmıştır. Nietzsche güçlü ve bağımsız insanların egemenliğinin, sürü olarak gördüğü insanlık için bir ilerleme sağlayacağına inanır. Ona göre, yığın kendini feda ederek, üstün insanı bekleyecektir.
Buradan da anlaşılacağı üzere üstinsan bir erek, gelecekle ilgili bir tasarı ya da yönelim olduğu kadar, bir sonuçtur da. Nitekim, Nietzsche’ye göre, üstinsanın olabilirliği aşkın ideallerin iflasına, Tanrı’nın ölümüne bağlıdır. Öte yandan, üstinsan, Nietzsche’nin son insan adını verdiği pasif ve bıkkın insanın, eski geleneksel değerlerin yıkılmasıyla şakın bir kuşkuculuğa saplanmış, amaçlar belirleme ve değerler yaratma gücünden yoksun kişinin tam zıttıdır.

KAYNAKLAR :
Paradigma FELSEFE SÖZLÜĞÜ,Ahmet Cevizli, Paradigma Yayınları, 2002
Böyle Buyurdu Zerdüşt, F. Nietzsche, çev: Turan Oflazoğlu, M.E.B.,1989

Bengidönüş : ‘Sonrasızca yeniden gelir o, senin bıktığın insan, o küçük insan.’ , ‘ İnsan sonrasızca yeniden gelir !
Nietzsche’ye bu düşünce kendi üstinsan düşüncesini yıkar gibi gözüküyor, fakat o bunu, geçmişe doğru isteyebilmeyi üstinsanı olumlacak birşeye vardırıyor ve vardırmıyor da. ‘ Vaat etmem gereken son şey, insan neslinin ıslah edilmesi olacaktır. Ben, hiçbir yeni put yaratmayacağım ; bırakın eski putlar, ahlakça zayıflığın ne anlam geldiğini öğrensin. Putların yıkılması, bu iş, giderek benim sanatımın bir parçası olmaya yaklaşıyor. Kişi tam da yalanlar aracılığıyla ideal bir dünya icat ettiği ölçüde, gerçekliği değerinden, anlamından, hakikiliğinden yoksun bırakır.’
Ebedi dönüş ilkesi, döngüsel ve çevrimsel bir zaman görüşünü ortaya koyarken, üstinsan ideali doğrusal bir zaman anlayışını gerektiriyor gibidir. Üstinsan düşüncesi bizi, yeni ve özgün birşey yaratmaya iterken, ebedi dönüş öğretisi aynının ebediyen döneceği ve bu nedenle tüm yaratımların boşuna olduğuna dair yıkıcı bir düşünce içerir. Fakat Nietzsche bunu bir olumlama ilkesine dönüştürür.
‘Bengidönüş’ öğretisi, yani sınır tanımadan sonsuza dek her şeyin durmadan yok olup yeniden doğması’! Nietzsche, Ecce Homo’da, ‘Bengidönüş’ düşüncesini böyle tanımlar...Yine Ecce Homo’da, Zerdüşt Bötle Buyurdu’nun ana düşünün ‘Bengidönüş’ düşüncesi olduğunu bildirir ve onun ‘erişililebilecek o en yüksek olumlama ilkesi’ olduğunu söyler. Bu öğreti, Nietzsche’nin ‘varlık’ kavramını kökünden yadsıyarak, onun yerine ‘oluş’u koyduğu temel koyucu argümanının bir çıkarsamasıdır. ‘Oluş’ tur yok olup yeniden doğmayı imleyen, ‘varlık’ değil ! Nietzsche için varlık adına bir tek şey vardır, o da oluş-halindeolan’dır. Nietzsche gibi söylersek, ‘Bengidönüş’ü olanaklı kılan, ‘oluş’a ‘evet’ değiştir...
Zerdüşt, ‘Kurtuluş Üzerine ‘ adlı söylevde, insan isteminin yaratıcı ve yasa koyucu bir istem ifade eden bir güç istemi olduğunu öğretecek bir öğreti arar. İstemin büyük sorunu, geleceğin üzerine karanlık bir gölge düşüren geçmişin yükü ve ağırlığı altında ezilmesinden kaynaklanır. İnsan istemi, olmakta olanın karşısında güçsüz hisseder kendini ; çünkü kişinin, geçmiş olanı değiştiremeyeceğini fark eder.
Dönüş öğretisi kişisel varoluşumuza anlam ve önem kazandırıp bize, yaşamın trajik özelliğinden kurtulmaya çalışmayı değil, yaşamı onaylamayı öğretir.Yapmakta olduğumuz herşey ve bunları yapma biçimimiz, kaçınılmaz olarak kim olduğumuzla ilişkilidir. Önümüzdeki sorun ise şudur : Olduğumuz kişi olmayı istiyormuyuz ? Geçmişin kendisi, dönüş deneyiminde değil, ancak bizim geçmişe yönelik tutumumuzda dönüştürülebilir.
KAYNAKLAR :
Böyle Buyurdu Zerdüşt, F. Nietzsche, çev: Turan Oflazoğlu, M.E.B.,1989
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001
KUSURSUZ NİHİLİST,Keith Ansell-Pearson, AYRINTI Yayınları,1998

NİETZSCHE’NİN SANAT DÜŞÜNCESİ
Bütün başarıların, yaratmaların kaynağıdır sanat. Üstinsan ancak sanatla gerçekleşir. İnsan düşüncesinin doğum sancıları içinde kıvranması, kendini aşması, evrene açılması sonucu, sanata eylem niteliği kazandıran ürün çıkar ortaya.İnsan, bu sanat sancısı içinde evrenle birleşir, sınırları genişler, kendini tanrısal bir sonsuzluğun akışı içinde bulur.
Nietzsche’ye göre sanatın iki kaynağı vardır. Biri eski anadolu tanrısı Dionysos, öteki ise Apollo’dur. Nietzsche bu sanat anlayışına etkisi altında kaldığı Schopenhauer felsefesinden varır.Evreni bir tasarım olarak gören, onu bilinçsiz, gözü kapalı bir istencin yönetimi altına koyan, öyle yorumlayan Schopenhauer’e göre insanın kendi özünün bilincine varması, mutluluğa ulaşması için kendini aşması gerekir.İnsan bir düş, bir tasarım olan evreni anladıkça mutsuz olur.Bir düş olan nesnenin ardından koşması onu yorar, umutsuzluğa düşürür.İnsan özünde yerleşen bireyleştirme gücüyle, evreni karşı duran bir nesne, bir konu durumuna getirir.Onun bir düş bir tasarım olduğunu, gerçekliğinin bulunmadığını, insanın bu evreni yöneten bilinçsiz istemin tutsağı olduğunu anlar.Özündeki bireyleştirici istem, önü sonu boş olan bir nesnenin, bir tasarımın tutsaklığından kurtulmak ister.İnsan, kendini bilinçli bir istençle acıdan, üzüntüden sıyırır, yaşamı mutluluğa ulaşmak için bir basamak olarak kullanır.
Bunun iki yolu vardır.Birincisi, yeryüzü işlerinden el etek çekmek, kendini yokluğun sonsuzluğunda, Nirvana’nın özünde görmek. İstenci ve kendini evrenden sıyırmak. Nirvana’nın yokluğunda saklı mutluluğa ulaşmak. Bunu gerçekleştirmenin ilk yolu içine kapanma, istencin ışığı altında , evren karanlığından sıyrılma. Böylece, insan, bir yandan bu bilinçsiz istencin baskısından kurtulur, bir yandan da kendi özünde saklı gerçeğe, yoklukta varlığa mutluluğa ulaşır.
İkincisi ; güzellik, sanat yolu ile bilinçsiz istencin baskısıdan, yaşam acılarının eziciliğinden kurtulmaktır. Sanatlar arasında bunu en kolay yapan müziktir. Müzik insanı kendi varlık sınırlarının ötesine geçirir.İnsan istenç dışı bir uyum içinde kendi özünün mutluluğunu duyar, sevince kapılır.
Nietzsche, Schopenhauer’in bu görüşünü benimsedi.Wagner’in yapıtlarında da, müziğin insan üzerindeki derin etkisini sezdi ve müziğin kaynağını, özünü kavramaya koyuldu.Sonunda eski Anadolu’da, Grekler’de büyük şenliklerle, derin bir çoşkunluk içinde kutlanan Dionysos törenlerini inceledi, öğrendi.
Dionysos, üzüm bağlarının, içip eğlenmenin, sevişmenin, birleşmenin, bitkilerin tanrısıdır, yöneticisidir. Trakyalı olan bu tanrıya çok eskiden Anadolu’da, sonra Yunanistan’da adaklar sunulur, onun adına coşkun törenler, içkili,sevişmeli eğlenceler düzenlenirdi.Özellikle kadınlar, Dionysos’un içkiden sızmış, coşkunluğa kapılmış bir durumda kendileriyle sevişeceğine inanırlar, bu yüzden içer, oynar, ıssız çamlıklarda sızar kalırlardı. Bu kutsal törenlerde müzik başta gelirdi. Sevgi, sevinç, korku, çığlık birbirine sarışır, insan, istencin baskısından, egemenliğinden sıyrılırdı.
İnsanın mutluluğunu, istem özgürlüğünü müzikte bulan Nietzsche’ye göre, Dionysos törenlerinde insan kendi sınırlarını aşar, evrenin bütünlüğü içinde erir, yaratıcı eylemin özünü bulur, usun bağlarından kurtulur, kendini boşlukların sonsuzluğunda görür.Burada müzik başlar.
Nietzsche, sanata özellikle müziğe bu yolla varır. Burdan da tragedyaya ulaşır.Biçim güzelliğine dayanan yontuyla, uyuma dayanan müzik, insan mutluluğunun, kendini aşmanın iki kaynağıdır.Dionysos, insanı taşkınlığa, kendini aşmaya, aşırı bir coşkunluğa ulaştıran müziğin tanrısıdır.Bu içten gelen yaratıcı taşkınlık insanın özüdür.İnsanda dışa vuran iki içgüdüden biri budur.
Bir de düzen, ölçü, biçim güzelliği vardır. Bu da bir içgüdüdür.Bunun tanrısı da Apollo’dur.Bir anadolu tanrısı olan Apollo, bir ışık, ölçü, düzen tanrısıdır.Dionysos taşkınlığa kapıldıkça, kendinden geçtikçe, coştukça Apollo durgunlaşır, ölçüyü, düzeni, biçime dayanan güzelliği elden bırakmaz.İnsanı taşkınlıktan, aşırılığa düşmekten, boşluğa yuvarlanmaktan korur, ölçüler içinde kalan bir coşkunlukla yaratıcılığa iter.
Apolloncu sanatların amacı güzelliktir. Ama güzellik basit bir estetik görüşle düşünüldüğü gibi gerçekliğin süzülmüş bir özü değil, onun en yüce biçimde yadsınmasıdır.Bu sanatlar görüntü sanatlarıdır, olgu sanatlarıdır, düş sanatlarıdır.
Dinysosçu olan müzik ise diğer sanatların izlediği yasalardan çok farklı bir yasaya bağlıdır. Amacı güzellik değildir. Güzel katagorisine yabancıdır, ondan çok üstündür. Müziksel güzellik yoktur. Güzelin niteliği düzendir, ölçüdür. Esinle dolu bir müziğin niteliği ise bir iç esrikliğinin getirdiği uğultudur, kapıp koyvermişliktir, ölçüsüzlüktür. Güzel biçimlere bağlanan bir zevk vermeyi aradığında kendi kendini yanıltmış olur ve yozlaşır müzik.
Bu iki karşıt nitelikte yaratıcı gücün birleşmesinden, insan başarılarının en büyüğü tragedya doğdu. Sanat yapıtı bir eylem akışı içinde ortaya çıktı. Nietzsche için sanat ürünü, çatışık, karşıt kaynaklar arasındaki birlikten, kaynaşmadan doğuyor.Bu iki güç « .... sanatçı kişinin eli değmeden, yardımı dokunmadan, kendiliğinden çıkar ortaya doğadan, bunların içinde onun sanat eğilimi kendini bulur, bu yolda dosdoğru araçsız, kendince sevince ulaşır...Doğanın bu doğrudan doğruya özünde bulunan sanat nitelikleri karşısında her sanatçı ancak bir özentidir ; o, ya Apolloca bir düş sanatçısı, ya Dionysosça bir çoşkunluk sanatçısı » dır.
Böyle olunca, sanat ürününün kaynağı doğa oluyor, insan başarısı, doğa karşısında, ona en uygun bir benzeme, özenme niteliğine bürünüyor.Sanatçı doğa ile birleşiyor.Sanat ürünü, sanatçının kendini aşırı bir coşkunluğa kaptırması, bütün us sınırlarının ötesine varan bu taşkınlık içinde denge sağlaması sonucu gerçekleşir.Dionysosça bir törene katılmış gibi, ürününü ortaya koymanın coşkunluğuna kapılan sanatçı, sürekli bir atılım içindedir. Sanatçı, ürününü yaratırken doğa üstü bir eylem içindedir, kendi varlık sınırlarının çok ötesinde, bütün varlığıyla salt coşkunluktur, yaratıcı eylemdir.Böyle bir sanatçı üstinsandır ancak. Böyle bir sanatçının doğa özentisi oluşu, doğanın kendisiyle birleşmesi demektir.
Bu doğa özentisi deyiminde doğanın bütünlüğü içinde sezmesi anlamı saklıdır. Kişide kendini aşma, istemin boyunduruğa vurucu bağlarından kurtulma, anlamlı bir eylemde bulunma demektir açıkça. Yoksa kişi, kendi içinde kaldığı sürece eylemini gerçekleştiremez, sanatçı olamaz, ancak yığınların içinde bir epigon olarak varlığını sürdürür.
Başkalarının buluşlarını aktarmak, onların aydınlığında yürüyerek boyuna yenilikten söz açmak, kendi gücünün tükenmişliğini başkalarının erkinin gölgesinde güçlü bir nesneymiş gibi göstermek sanatçının değil, yetersiz kişinin işidir. Nietzsche böylesi kişileri ‘epigon’ olarak niteler.Doğa salt mermerden ‘üstinsanı yaratırken çekicin döktüğü kırıntılardan epigonlar oluşmuştur’.Bunlar işi bitmiş, gücünü yitirmiş olan, kendi çağlarında bile birer avuntu varlığı olarak yaşayan, kendilerini başkalarının gölgesinde bağımsız nesnelermiş gibi görmenin geçici kıvancı içinde yuvarlanan, soluyan eskilerdir, çağının yanında çağdışı olmanın utancını mutluluk sayan kimselerdir.Doğanın diliyle konuşan, uydurmalardan kaçınan kimse yeninin sıcaklığını, yaratıcı etkisini özünde duyar. Nietzsche doğada olana, evrende bulunana dayanmayan, boşlukta durmasına karşılık kendini sağlam bir tabana oturmuş gibi görmenin yanılgısı içinde sürünen kimselere, nesnelere karşı öfkelidir.
Nietzsche eskiye, donmuşa saldırır, ondan tiksinir. Nietzsche bir atılım insanındır.Yeninin tutunması, gelişmesi için yıkılması gerekeni seçmesini, yıkmasını çok iyi bilmiş, bildirmiştir. Nietzsche için yeninin yeşermesinde, tarlanın eski otlardan, köklerden, yabanlaşmış bitkilerden arındırılması kaçınılmazdır. Eski köklerin, otların egemenlik sağladığı bir tarım alanında yeni ürün almanın olanağı yoktur.
Nietzsche’de sanatçı, acı çeken, sancılanan, kıvranan insandır.Bu kıvranışlar onun taşkınlıkla ölçülülük arasındaki birliği kurmakta çektiği güçlükler yüzündendir.Bu köklü çatışma, bu derin çelişme sonucu varılan birlik sanat yapıtına kimlik kazandırır, onun sınır çizgilerini, oluş nedenlerini belirler.Üstinsan da çağının, geleceğin acısını çeken, yaratmak için kıvranan, evrenle kucaklaşan, onun derinliklerinde yatan özleri bulan, aramayı bilen, evrenin anlamını kavrayacak nitelikte olan insandır. Bir insanın sanat yapıtını anlaması, onların özünde dile gelen, aydınlığa çıkan gücü değerlendirmesi için Apolloca olanı bilmesi, tanıması gerekir. Bunu da yapabilmek yaşamı bir bütün olarak bilmekle olur.
İnsan, doğanın anlamı olduğu sürece sanatçıdır, toplumun, geleneklere bağlı yığınların, pek çokların üstündedir. Çağının doruğudur gerçek sanatçı. Onun bir görevi de, yarattığı sanat ürünleriyle geleceği yapmak, yarının kuşaklarını aydınlatmaktır.
Nietzsche, büyük bir sanat olarak gördüğü tragedyanın kaynağını eski çağ kültüründeki trajik koroda görüyor.Bu korolar dinsel bir amaçla düzenlenen Dionysos törenlerinden doğdu.Bu din törenleri sonradan belli yerlerde oynanan, sahneye konan, bir oyun, bir tiyatro niteliği kazandı. Koroların oynanmasında Satyr denen kır tanrılarını önemi büyüktü. Dionysos törenlerini yöneten ilk oyuncular satyrlerdir. İnsan düşüncesinin evrimi sonucu satyr kılık değiştirdi, sahnede yerini insana bıraktı.
Görüldüğü gibi Nietzsche’nin düşünücesinde sanatın özü doğadır. Bütün insan yaratmaları doğaya duyulan derin bir özlemle, doğaya yönelmekle başlar. Doğaya yönelme, ilkçağ insanında bir özenme niteliğindedir. Zamanla bu özenme gelişir, soyutlaşır, insanda yeni bir bilinç varlığı olur. İnsanla doğa arasında köklü bir bağlantı kurulur. Doğaya duyulan derin özlem, insanda, yaratıcı güç niteliğine bürünür. İnsanın özünde yoğunlaşan yaratıcı birikim, sanat yapıtı ile bir eylem biçiminde ortaya çıkar, gerçeklik kazanır.
İnsan doğaya yöneldikçe, doğada saklı yaratıcı gücün özünü kavradıkça başarılı olur. Doğa insanda dile gelen, gerçekleşen yaratıcı güçler birikimidir. İnsanın onun çizdiği yolda yürümesi, onun doyurucu ilkelerini benimsemesi gerekir.
İnsanın sanat alanında başarılı olması, yaşama oluşmaları karşısında kendi kişiliğini bütün ağırlığı ile ortaya koyma, kendi kendini geleceğe doğru sürdürme, bütün olup bitenleri, oluş eylemiyle varlık alanına çıkanları, yeniden değerlendirme, anlam sınırlarını genişletme, düzene koyma ile bağlantılıdır.
Nietzsche’nin, sanat yapıtının doğuşunda gördüğü özlü atılım, felsefe alnında da etkilidir. Sanatla felsefe arasında, yaratıcı gücün bağdaştırdığı köklü bir bağlantı vardır. Nietzsche’ye göre büyük sanatçı ile bilge arasında köklü bir ayrılık yoktur.
Ne yaptığını bile düşünmeksizin, ozan varlıkları olduğu gibi çizdiğini, yaşamı duyduğu gibi yankıladığını düşünür, bir büyülenmenin baş dönmesine kendini bırakır, dokunduğu herşeyi de büyüler.
Nietzsche’nin ağzından,
‘Benim felsefem Platon’culuğun tersine çevrilmesidir. Birşey gerçek yaşamdan ne denli uzaksa o denli güzel ve iyidir.’
‘İlk kitabım doğruluk ile sanatın uyuşmazlığı üzerinedir ; Tragedya’nın Doğuşu’nda sergilenmiş olan sanat inancı temelde başka bir inanca dayanır : doğrulukla birlikte yaşanamaz inancına : oradan da : doğruluk iradesi yozlaşmanın bir belirtisidir.’
‘Yaşamın tek yolu sanattan geçer. Yoksa ölümden vazgeçmek gerekir. Düş’ün yok edilmesi, işte bilimin varmak istediği nokta : Buna erişseydi herşey susardı, bereket sanat var.’
KAYNAKLAR :
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,SAY Yayınları,2002
Nietzsche’nin Müzik Üzerine Düşünceleri,Pierre Lasserre,Pan yayıncılık,1997

Friedrich Nietzsche; modern çağın en etkili düşünürlerindendir, oysa kendi yaşadığı yüzyılın hemen hemen sonuna kadar hiç dikkate alınmamıştı. Onmaz bir biçimde aklını kaçırdığı ve çevresindeki herşeye karşı ilgisiz bir şekilde hasta yattığı o hazin dönemin ,yani 1889 yılından - Ocak ayında , Torino sokaklarında bir adamın atını kırbaçladığını görünce çıldırmıştı- başlayıp onbir yıl sonraki ölümüne denk geçen son yıllarında eserleri tanıtılana kadar, o muazzam etkisi ortaya çıkmadı. Also Sprach Zarathustra adlı düzyazı şiir (daha doğrusu ''edebi-felsefi- deney'' ) ilk çıktığında kimsenin dikkatini çekmemişti. Eserinin ilk üç bölümünü kendi imkanlarıyla yayımlayan Nietzsche dördüncüyü yayınlayamayacak kadar cesareti kırılınca dördüncü bölümden bir kaç kopya çıkartarak dostlarına dağıtmakla yetindi.

Nietzsche belki kullandığı dilden dolayı belki de çağının (ve daha sonra gelen çağlarda da) çok üstünde yargılar sunmasından ötürü herzaman farklı uçlarda anlaşılmıştır. Nietzsche'nin azametine yaklaşan hiçbir düşünür yoktur ki bağlam dışı alıntılarda yanlış anlaşılmaya bu kadar açık olsun - Bertrand Russell ve hemen hemen onun kadar önem kazanmış pekçok düşünür Nietzsche'yi tamamen yanlış anlamış, onu bir olumsuz etki kaynağı saymanın ötesinde ciddiye bile almamıştır. Nietzsche hakkında Yahudi düşmanından kadın düşmanına kadar çok çeşitli yanlış yorumlar yapılmıştır ( gerçektende berbat sözler sarf etmiştir kadınlar hakkında, ama bunlar esasen kendi ailesinden kadınlarla ilgilidir, Naumburg'da onu yetiştirmiş olup vıcık vıcık ilgisiyle onu boğan, taşra zihniyetli kadınlarla ilgili- annesi, anneannesi, kızkardeşi, hiçbir erkeğin olmadığı bir ortamda, kadınlar arasında büyütülmüştü.

O ne Yahudilere düşmandı ne de kadınlara. Fakat bazı durumlarda öyle çapraşık bir ironi tutturuyordu kin ölümcül yanlış anlamalara açık hale geliyordu; kadınlar konusunda latifeleri en zayıf, en ahmak, en şaşkın yanını vurur Nietzsche'nin. Eklenmesi gereken diğer bir nokta ise; Nietzsche, kendi zamanının en göz dolduran ve en anlayışlı kadınlarından biriyle birlikte olma fırsatını değerlendirememiştir : Işıltılar saçan muhteşem Lou Andreas Salome (1861-1937) ; sonradan şair Rilke'nin sevgilisi ve Freud'un can dostu (bazılarına göre onun da sevgilisi) olan Salome. Nietzsche'nin kızkardeşi (kırbacın asıl sahibi) Elizabeth ( Salome'nin ağzından iki yalan mektup yazarak Nietzsche'nin sağlık problemlerini kötü derecede etkilemiş, düşünürü kendisine bağımlı bir kardeş haline getirmiş, Nietzsche'yi hastalıklı sevgisiyle kendisine mal etmiştir), Nietzsche'yi kurtarabilecek bir ilişkinin mahvolmasına yol açmıştır.


Nietzsche
uNcHaiN Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
filozoflar, nietzsche, nıetzsche

Konu Seçenekleri

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Forumun Mobil Arayüzü
Powered by vBulletin ® Version 3.7.5 Jelsoft Enterprises Ltd. 2006- 2014 © PcForumları

PcForumları Uyarı: Sitemiz forum sitesi olduğundan, gönderilen mesajlar incelenmeden ve onay almadan yayınlanmaktadır. Bu nedenle mesajlardaki yasadışı unsurların sorumluluğu mesajı gönderen kullanıcıya aittir. Yasadışı Mesajları burdan bildirebilirsiniz.Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.

PcForumları İçerikler: Malometre | Forum | Forumlar | Video Galeri | Etiketler | Yerli Diziler | Reklam Vermek İçin