Sorun Cevaplayalım
PC FORUMLARI
Kullanıcı Adı
Parola
Video İzlemek, Albümlere Girmek, Resimleri ve Linkleri Görmek, Eklentileri İndirebilmek, Paylaşım Yapabilmek, Yorum Yazabilmek, Tüm Bölümlere Ulaşabilmek İçin Mutlaka Üye olmanız gerekmektedir.
Üye Olmak İçin Tıklayın.
Geri Dön   PC FORUMLARI > Türkiyem > Karış Karış Vatanım > Marmara Bölgesi > İstabul'un İlçeleri ve Tarihi Mekanları
Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri
Eski 18-02-2007, 08:13 PM   #11 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
ÇATALCA


Yaklaşık olarak 2500 yıllık bir tarihe sahip olan Çatalca bölgesinin ilk yerleşimi M.Ö. 450 sene önce Romalılar zamanında şimdiki İnceğiz Köyünün bulunduğu yerde imiş2. Fakat, bir süre sonra aslen Tatar ırkına mensup olan kafilelerin Balkanlar’a akınları sırasında yakılıp yıkılmış ve bilahare havuzlar mevkiinde akıncılar tarafından ikinci defa olarak inşa edilmiştir3. Büyük İskender’in Asya seferi sırasında (M.Ö. 331) Çatalca’nın bu ikinci yerinde de yanmak suretiyle felakete uğradığı ifade edilmektedir. Bu ikinci yanışıdır. Bir süre sonra bu günkü yerinde üçüncü defa olarak tekrar inşa edilmiştir. Bu döneme ait her hangi bir mimari eser günümüze kadar gelmemiştir. Büyük İskender asrında İstanbul’u onaran Kral Yagfur’un kızı Haniçe’nin Yaylağıdır. Bizans imparatorluğu döneminin önemli bir yerleşim yeridir. Hatta İstanbul’un kapısıdır. Bizans imparatorluğu döneminde bir çok savaşlara sahne olmuştur. 375 Yılında Macaristan’a gelen Hunlar Balamir idaresinde devlet kurmuşlar, Muncuk’ un ölümünden sonra Atilla iktidarı tek başına ele alınca I. Balkan (441) ve II. Balkan (447) seferlerine çıkmış bu seferlerinde Çatalca’dan geçerek Büyük Çekmece Gölü önlerine gelmiş ve Bizans’ı vergiye bağlamışlardır. Avrupa Hunlar’ının bu hareketi Bizans İmparatoru Anastasius’u 507 – 511 yılları arasında ilçemiz Çatalca’nın Karadeniz kıyısındaki Evcik iskelesi ( Plajından) ‘nden Silivri ilçesinin Batısındaki Karıncaburnuna kadar uzanan surları yaptırmak zorunda kalmıştır. Bu surlar Çin seddin den sonra Hunlar’ı durdurmak için yapılan dünyanın 2. büyük surudur. Ormanlık alandaki bölümü halen ayaktadır. Bizanslılar döneminde yöre bol ağaçlık ve ormanlarla kaplı olması sebebi ile hem bir av merkezi hem de İstanbul’un yakacak odun ihtiyacının karşılandığı yerdir. Bizans döneminde İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için Gümüşpınar köyü yakınlarında halen ayakta bulunan (Kurşun Germe ve Ballı Germe) bulunan su kemerleri ile İstanbul’a su taşınmıştır. Günümüz de de İstanbul’un su ihtiyacının büyük bölümü Çatalca havalisinden sağlanmaktadır. Hun’lar dan sonra başka Türk Kavimleri de Çatalca’dan geçerek İstanbul’u kuşatmışlar ve tehdit etmişlerdir. Avar Türkleri 616’da, Bulgar Türkleri (Tuna Bulgarları) 813’de Çatalca’dan geçerek Bizans’ı kuşatmışlardır. 1090 Yılında ise Peçenek Türkleri Çatalca üzerinden Büyük Çekmece’ye kadar gelmişlerdir1. İstanbul’da yürüyen Sırp ve Bulgarlar tarafından da Çatalca’nın harap edildiği ifade edilmektedir. Bizans’ın elinden çıkıp Osmanlılara geçmesi ise birkaç kez olup ilk defa I. Murad devrinde 2. 13713’de olmuştur. Son kez ise Fatih devrinde Osmanlılara geçmiştir. Çatalca “Avcı” lakabı ile tanınan IV. Mehmed (Saltanat Dönemi 1648-1687) avlanmak üzere sık sık buraya gelmiş ve kentte uzun süre kalmıştır. Bu olay Çatalca’nın gelişmesinde önemli bir etkendir. Bu sebepten Çatalca da Hünkar Sarayı ve bahçesi olduğunu Evliya Çelebi den öğrenmekteyiz. Bunun yanında bir çok saray olduğundan bahis vardır. Avcı Mehmed’in uzun süre kaldığı dönemler de İstanbul’dan sonra devletin II. merkezi olduğunu görmekteyiz. Çatalca geçmiş dönemlerden beri Bizans hükümdarlarının bazıları ve ayrıca Fatih Döneminde de av merkezi durumundadır. Kalfaköy de padişahların av köşkünden bahis edilir fakat bu güne ulaşmamış, bunun yanında Kalfaköy gibi bir köy yerleşiminde hamam kalıntıları olması burasının çeşitli Osmanlı Padişahlarınca avlak olarak kullanıldığını göstermektedir.
ÇATALCA’NIN DOĞAL VE TURİSTİK VARLIKLARI MAĞARALAR: Bölgemizin önemli mağaraları şunlardır.
1.İnceğiz Mağaraları: Bulunduğu köye adını veren bu mağaraların 9.yy.da Cenevizlilerden kaldığı bilinmektedir. Barınma amacı ile yapılan bu mağaralar daha sonra kilise olarak kullanılmıştır. Bu amaçla kullanıldığı tavandaki haç işaretlerinden anlaşılmaktadır.
2. İki Göz Mağarası : İhsaniye Köyünde bulunmaktadır.
3.Kocakuyu Mağarası: İçerisinde sarkıt ve dikitlerin bulunduğu mağaranın içerisine doğru ilerledikçe genişleme görülmektedir. Genişlemenin bittiği yerde göl vardır. Gölün derinliği yer yer 700 metreyi bulmakta olup, yeryüzünde olmayan bir çok balık türüne burada rastlanmaktadır.
4. Elbasan Mağaraları: Köye adını veren mağaralarda el figürleri vardır.
5 .Gökçeali Mağaraları: Gökçeali Köyünde yer alan mağaraların hangi dönemden kaldığı bilinmemektedir.
6. Kırkayak Mağaraları İnceğiz’ de bulunan bu mağaraların yanından Tekke Deresi geçmekte ve buraya ayrı bir hava katmaktadır.
Şifalı Sular : Şifalı Sular bakımından çok zengin olan Çatalca’mızda bulunan başlıca su kaynakları şunlardır.
1. İhsaniye Kaynak Suyu.
2. Istranca Kaynak Suyu.
3.Akalan Kaynak Suyu.
4. Aydınlar İhsaniye Kaynak Suyu.
5. Gümüşpınar Kaynak Suyu.
6. Karamandere Kaynak Suyu.
7. Çörtlen Kaynak Suyu.
8 Ayazma Kaynak Suyu.
Plajlar :Plaj bakımından zengin bir bölge olmasına rağmen doğa ile içe içe olan sahillerimiz olağanüstü bir görünüme sahiptir.
Yalıköy: Uzun bir sahili vardır. Dağların etekleri denize doğru indiğinden kayalaşma oluşmuş, zamanla bu kayalar denizin etkisi ile içlere doğru oyulduğundan geniş mağaralar meydana getirmiştir. Sahili arka tarafı orman olup muhteşem bir görüntüye sahiptir.
2. Çilingoz: Binkılıç Beldesinde 17 km. mesafedeki Karadeniz’ e sahili olan bu koy inanılmaz bir doğa harikasıdır. Deniz, akarsu ve ormanın buluştuğu Çilingoz son zamanlarda turistlerce yoğun ilgi görmekte olup çadır yerleri sayesinde konaklama ihtiyacına da cevap vermektedir.
3. Karaburun :Karadeniz’ e sahili olan Karaburun güzelliği ile sadece bölgemizin değil çevreden gelenlerin ilgisini çekmektedir.
4. Ormanlı : Köyün arka tarafında yer alan sahil çok ilgi çekmemesine rağmen orman ile birlikte güzel bir görüntü ortaya çıkmaktadır.
5. Evcik Plajı: Karacaköy’ de bulunan evcik plajı orman ile iç içedir.
Bölgemizde İstanbul’ un su ihtiyacını karşılayan göl ve barajlar bulunmaktadır.
1. Büyükçekmece Barajı: İstanbul’ un su ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayan barajda balıkçılık ta yapılmaktadır.
2. Terkos Gölü : Durusu Beldesi sınırları içerisinde yer alan gölün diğer adı Durusu gölüdür. İstanbulun 45 km. kuzey batısındadır. Gölün eski adı Delkosdur. Göle ulaşan akarsuların en büyüğü Istranca Deresidir. Göl Karmaşık bir vadinin deniz suları altında kalması ile oluşan girintili çıkıntılı koyun daha sonra alçak bir eşikle Karadeniz’ den ayrılması ile oluşmuştur. İstanbul’un içme suyu ihtiyacını karşılayan gölün bu işlevini 1 metre çapındaki borularla İSKİ yürütmektedir. Gölde yabani kuş ve balık olduğundan avcılıkta yapılmaktadır. Ayrıca sıcak havalarda yüzmeye de olanak sağlamaktadır.
3. Sazlıdre Barajı : Sazlıbosna Köyü sınırları içerisinde yer alan barajda balıkçılıkta yapılmaktadır.
4. Düzdere Barajı : Yalıköy Köyü sınırları içerisinde yer alan barajda balıkçılıkta yapılmaktadır.
5. Kuzuklu Dere Barajı : Yalıköy Köyü sınırlarındaki bu barajda da balıkçılıkta yapılmaktadır. Gezi ve Piknik Yerleri : Tam bir oksijen deposu olan Çatalca Belde ve Köyleri bu yönden oldukça zengindir.
Hemen hemen her köyde piknik alanı vardır. Bunların başlıcaları şunlardır.
a) Hadımköy Piknik Alanı
b) Karacaköy Piknik Alanları :Hıdırelez Şenliklerinin yapıldığı sıra ağaçlar bölgesidir.
c) Kuzuludere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
d) Petroldere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
e) Katrandere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
f) Pekmezdere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
g) Muratbey Tepesi: Beldeye adını veren Murat Yüzbaşının mezarının da bulunduğu tepede piknik alanları da vardır.
h) Durusu Parkı : Parkın olduğu yer Bizanslılar zamanında at çiftliği olarak kullanılmıştır. Osmanlılara geçtikten sonra devletin ileri gelenleri dinlenme yeri, av partileri ve at biniciliği için kullanılmıştır. Cumhuriyetten sonra burayı satın alan Deli Yunus adlı şahıs parkın olduğu yeri tekrar at çiftliği olarak kullanmıştır. Buranın yöre halkı bu kişiden dolayı buraya Deli Yunus Parkıdır. Bu Park içinde at çiftliği, hayvan müzesi, Bizanslılar döneminden kalan kilise bulunmaktadır. Bu kilise halen ayakta olup, etrafı oyun alanı haline getirilmiştir. Bahçesinde tenis alanı vardır. Kilisede papazların kaçmak için yaptığı ve kullandığı tünel tüm gizemi ile turislerin ilgisini çekmektedir. Hayvan Müzesinde ise Afrika ve Kuzeyde yar alan av hayvanlarının doldurulmuş mumyaları ilgi çekmektedir.
i) Akalan Piknik Alanı : Orman ve kaynak su kenarındadır.
j) Aydınlar Piknik Alanı : Köy içinde yer almaktadır.
k) Bahşayiş Piknik Alanı : Büyükçekmece Gölü kenarında ve köy içindedir.
l) Yayla Piknik Alanı: Balaban Köyündedir.
m) Kabakçayır Piknik Alanı : Balaban Köyündedir.
n) Balıkhane Piknik Alanı :Balaban Köyündedir.
o) Celepköy Piknik Alanı : Celepköy Köyü içindedir.
p) Kamara Deresi Mesire Yeri: Çanakça Köyü içindedir. q) Deliklikaya Köyü Piknik alalanı: Küçükçekmece Gölüne dökülen dere kenarında güzel piknik alanıdır.
r) Şeytan Deresi Piknik Alanı: Elbasan Köyünde dere kenarındadır.
s) Hallaçlı Piknik Alanı : Köyün içinde yer almaktadır.
t) Pınarca Mesire Yeri : İhsaniye Köyü içindedir. Yanında dere akmakta olup oldukça güzel bir görünümü vardır.
u) Çayır Tarla Mesire Yeri: İhsaniye Köyünde bulunan bu yer büyük ağaçlarla çevrilidir. Zamanında Ermenilerin Büyük eğlence ve düğün merasimlerini burada yaptıkları söylenmektedir.
v) Kabakça Piknik Alanı : Köy içinde yer alıp, topluca piknik yapmaya olanak sağlamaktadır.
w) Oklalı Piknik Alanı : Dere ile ormanın bitiştiği yerde büyük bir alanda gezi ve piknik yapmaya olanak sağlamaktadır.
x) Ömerli Mesire Yeri: Köy içinde yer almaktadır.
y) Çavuş Ayazma Mesire Yeri: Subaşı Köyündedir.
z) Kuru Kavak Mesire Yeri: Yassıören Köyündedir.
aa) Doktor Çeşme Piknik Alanı : Çatalca’ nın Merkezindedir.
bb) Havuz ve Piknik Alanı : Çatalca’ nın Merkezinde bulunan yer eskiden askeri bölge olup, günümüzde hem piknik alanı hem de tesisleri ile birlikte havuz olarak hizmet vermektedir.
cc) Kalfaköy Piknik Alanı : Köy içinde yer almaktadır. Bunların dışında Oklalı, Ovayenice, Subaşı, Çakıl, Yazlıkköy Köylerinde, Çiftlikkçy Beldesinde ve Çatalca’ nın merkezinde ömrü 500 yıla varan çınar ağaçları vardır.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:15 PM   #12 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
ESENLER



Osmanlı döneminde Mahmutbey nahiyesi içerisinde birer Rum yerleşim yeri olan Litros ve Avas köylerinin etnik yapısı, Lozan Antlaşması'yla değişmiştir. Cumhuriyet döneminde Rum kökenli halkın Yunanistan'a göç etmesiyle boşalan köylere, Doğu Mekodanya'dan gelen Türkler iskan ettirilmiştir. Uzun yıllar mübadele köyü konumunda kalan Litros ve Avas isimlerini 1930'lu yıllara kadar korumuştur. 1937 - 1940 yıllarında gerçekleştirilen değişiklikle Litros-Esenler, Avas-Atışalanı olarak Türkçeleştirilmiştir. Bölge, Bizanslılardan kalma bir yerleşim alanıdır. Bu bölgenin en eski ahalisi Litros (Esenler) ve Avas (Atışalanı) adlarıyla kurulan köylerde yaşayan Rumlardır. Esenler veya Atışalanı Köyleri eski tarihlerde Bizans'ın şaşalı devirlerinde İstanbul'un Türk'ler tarafından fethine kadar Bizans köyleri olup, Bizans İmparatorluğu'na türlü tarım ürünleri yetiştirerek ekonomik katkıda bulunmuşlardır. Daha sonraları Rumların Litros (Esenler) veya Avas (Atışalanı) köylerini terk etmeleriyle, Devlet bu köyleri iskan yeri olarak kabul etmiş, bilahare Yunanistan'dan gelen mübadele göçmenlerini bu köylere yerleştirmiştir.
Esenler'i Davutpaşa yoluna bağlayan Ayazma yolu üzerindeki su kontrol kuyuları, şimdi Belediye oto Garajı olarak kullanılan Üçyüzlü, Ayazma Çeşmesi, Su Terazisi ve garaj içinde yıkık vaziyette olan Kilise güzel bir mimari örnek olarak karşımıza çıkar. İstanbul surlarının yıkılmasından sonra bu bölge toprakları askeri bakımdan önem kazanmıştır. İlçe Tarihinin İstanbul Tarihi içinde mütalaa edilmesi gerekir. İlçemiz tarihi eser bakımından zengin sayılmaz. Bizans ve Osmanlı dönemine ait çeşme, su kemeri, su terazisi ve sebil günümüze ulaşan tarihi yapılarımızdır. Bu eserlerin de kitabeleri tahrip edildiği için yapım tarihleri hakkında bilgi vermek mümkün değildir.
Bunlar: Avas kemeri, Atışalanı Çeşmesi, Atışalanı Sebili, Menderes Çeşmesi (Litros Ayazması), Yavuz Selim Çeşmesi ve Nene Hatun Çeşmesi.
İlçemiz kuzeyde Gaziosmanpaşa, güneyde Güngören, Güneydoğuda Zeytinburnu, batıda Bağcılar ilçeleriyle komşudur. Esenler, Atışalanı, Habipler olmak üzere; 4.9270 hektar alana yayılmış ilçe, 17 mahalleden oluşmaktadır. Başakşehir 4. Etap'ın da ilçeye katılmasıyla Esenler'in yüzölçümü toplam 5.227 hektara, mahalle sayısı da 18'e çıkmıştır. Esenler, İstanbul'un Avrupa yakasındadır.

Kuzeyde Gaziosmanpaşa, güneyde Bağcılar ve Güngören, batıda Küçükçekmece, doğuda Bayrampaşa ilçeleriyle komşudur. 1993 yılı sonunda ilçe olmuştur.Esenler'in bulunduğu bölge, baştan Bakırköy ilçesine dahil iken, bu ilçe bölününce önce Bayrampaşa'ya dahil edildi. Daha sonra da müstakil bir ilçe olarak kuruldu. 16 mahalleden meydana gelen Esenler ilçesinin mahalleleri şunlardır: Birlik, Çiftehavuzlar, Davut Paşa, Fatih, Fevzi Çakmak, Habipler, Havaalanı, Karabayır, Kazım Karabekir, Kemer, Menderes, Mimar Sinan, Namık Kemal, Nene Hatun, Turgut Reis, Yavuz Selim. Esenler, çevresindeki Bağcılar, Küçükçekmece vd. ilçelerden farklı olarak, sanayi merkezi olmaktan çok bir yerleşim merkezi özelliğindedir. İstanbul Şehirlerarası Otobüs Terminali de Esenler’de bulunmaktadır.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:15 PM   #13 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
EYÜP


Eyüp İstanbul Metropolitan Alanı’nın Batı yakasında, Çatalca Yarımada’sında yer almaktadır.İlçe doğuda Sarıyer, Şişli, Kağıthane, güneydoğuda Beyoğlu, güneyde Fatih ve Zeytinburnu, güneybatıda Bayrampaşa, batıda ve kuzeybatıda Gaziosmanpaşa ilçeleri ile çevrilidir. İlçe Haliç’in son bulduğu noktada başlayan, kuzeyde Karadeniz kıyılarına kadar uzanan 242 km2’lik geniş bir alana sahiptir. İlçe sınırları içinden Alibeyköy ve Kağıthane dereleri geçerek Haliç’e dökülmektedir. Arnavutköy ve İmrahor yörelerinin sularını alan Alibeyköy Deresi önce doğuya, sonra da güneye Haliç’e yönelmektedir. Yaklaşık 50 km uzunluğundaki derenin üzerinde Alibey Barajı mevcutdur. Eyüp tarihi merkezi Haliç doğal suyolu üzerinde bulunmaktadır. Kent yalnızca kurumsal, ekonomik ve politik bir olgu değil aynı zamanda tarihsel gelişim süreci içinde oluşan, bir mimari fenomendir. Şehirleri meydana getiren, anıtların birlikte var olmaları, yaşantıların, anıların, geleneklerin,ilişkilerin bağlantıların, bir öncekine saygının , etkileşimlerin , var olmaları daha da önemlisi birlikte var olmalarının birer tanıklığından başka bir şey değildir.
Kentin mekansal oluşumunda, hem coğrafi hem de tarihsel olarak bulunduğu yerin önemi büyüktür. Eyüp uygun topoğrafik yapısı, iklimi, suya ulaşım kolaylığı ve verimli toprakları nedeniyle tarih öncesi dönemden beri insanların yerleşmesi ve yaşaması için cazibe merkezi olmuştur. Kağıthane ve Alibey derelerinin birleştiği yerde 1949 yılında yapılmış olan Arkeolojik kazılar M.Ö. 2. yüzyıldan kalan bazı yapılara işaret etmektedir. Bizanslı Dionisios bu derelerin birleştiği yerde yapılmış Semestra Sunağı çevresinde bir yerleşimden bahseder. 1544’den 1550’ye kadar kentte bulunan Gilles Bizanslı Dionisios’u referans göstererek, Haliç’in eski çağlarda temiz suları, yeşil tepeleri ve koyları ile güzel bir yer olduğunu belirtir. Deniz ve rüzgarın şiddetine karşı korunaklı doğal bir limandır. Bölgenin Bizans dönemine ait (M.Ö.4 .y.y. –1453) açık bir tasvirini bulmak oldukça güçtür. En erken bilgiler Theodosius II’un arkadaşı Paulinus tarafından verilmektedir. Bu bilgiler Aziz Kosmas ve Damianus adlarına yaptırılmış bir kilisenin varlığına işaret eder. (Van Millingen 1899=170) Manastır büyük bir olasılıkla 5.yüzyılın ikinci yarsında yapıldı ve daha 6.yüzyılda yurt ve hamamı olan popüler bir şifa yeri oldu. 626’daki Avar kuşatması sırasında yıkılan manastır, 10.yüzyılda Michael IV (1034-1041) tarafından çeşitli eklemelerle daha geniş bir biçimde ve binayı bir duvarla çevreleyerek yeniden inşa ettirilmiş ve 15.yüzyıla kadar tamamı değilse bile bazı bölümleri ile varlığını sürdürebilmiştir.
Aziz Kosmas ve Damianus’a ait manastırın yeri tarihi kaynaklarda açık değildir. Ancak, 6. Yüzyılda kent valisi olan Prokorpius’un yaptığı tarife göre manastırın bugünkü Eyüp Camiinin hemen arkasında yer alan dik yamacın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. K.Ekrem Uykucu İlçeleriyle birlikte İstanbul isimli eserinde; Eyüp tepesinde “Ayamama” adlı bir saray ve manastır inşa edilir. Bu manastır kilisesinde; Bizans İmparatorları silah kuşanırlar. Bu gelenek, daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının da Eyüp’te kılıç kuşanarak padişahlıklarını ilan etmeleri şeklinde devam eder, demektedir. Ancak diğer kaynaklar ve tarihi kalıntılar göz önüne alındığında; bugünkü Eyüp’ün bulunduğu yerde Aziz Kosmos ve Damianos adına yaptırılmış olan manastırın dışında önemli sayılabilecek başka bir yapı bulunmadığı belirterek, Eyüp’teki ilk önemli yapının Osmanlılar tarafından Eyüp el-Ensari adına yaptırılan türbe, cami ve imaretten oluşan külliyedir diyebiliriz. Emevi halifelerinden Ebu Süfyan Muaviye zamanında (H.50 veya 52) Muaviye’nin oğlu Yezit’in kumandası altında büyük bir Arap ordusu İstanbul önlerinde göründü. Bu orduda Abbas oğlu Abdullah, Yezit oğlu Abdullah, İbni Zübeyr, Eba Eyyup Zeyd oğlu Halit gibi sahabeler de vardı.

Arap ordusu elli bin kadar askerden ibaretti. Bunlar iki yüz bin parça kayıkla önce Rodos limanına oradan da İstanbul’a geldiler. Arap ordusu şehri sardı, savaş altı ay sürdü, Arap ordusunda bulunan Eba Eyyup savaş sırasında ishale tutuldu, hastalığı gittikçe şiddetlendi. Öleceğini anlayan bu büyük adam, ordu kumandanı Muaviye’nin oğlu Yezit’i ve ordunun belli başlı rükünlerini yanına çağırdı, öldüğü zaman kendisinin İstanbul surlarına pek yakın bir yere gömülmesini vasiyet etti. Eba Eyyup vefat edince vasiyetine uyularak cesedi surların yakınında hazırlanan mezara konuldu. Bizanslılar gece Zeyd oğlu Halit’in kabrinden bir nur yükseldiğini görünce şaşaladılar, sabah olunca imparator Arap ordusuna hususi bir elçi gönderdi. Surların yakınında görünen nurun ne olduğunu sordurdu. Araplar hâdiseyi çekinmeden anlattılar. Bunun üzerine imparator Eba Eyyub’a bir türbe yapılmasını ve kabrin başucunda dört kandil yakılmasını emretti. Bundan sonra Bizanslılar, her sıkıldıkları zaman Eba Eyyub’un ruhundan yardım istediler, hatta kabrin ayak ucundan çıkan suyu akıl hastalığının tedavisi için kullandılar.
Bir diğer kaynakta ise; Eba Eyyub el-Ensari’nin şehid edilişi şöyle anlatılmaktadır:Arap ordusu başarı gösterip şehri düşüremedi. O yıl kış da şiddetli oldu. Asker arasında dedikodu çoğaldı. Ordudaki herkes “Fetihten vazgeçelim, haraç alalım” diyor ve bu düşünce de ısrar ediyordu. Ordunun başında olanlar, aralarında uzun uzadıya konuştular. Fetihten vazgeçmeği ve haraç almağı kararlaştırdılar. İstanbul imparatoru da güç vaziyette olduğundan haraç vermeyi sevinçle kabul etti. Arap ordusu savaşı bıraktı. Bu münasebetle ordudaki sahabeler “Buraya kadar gelmişken İstanbul’a girip iki rekât namaz kılalım” dediler. Bunun için imparatordan izin aldılar. Eba Eyyup bin kadar askerle kalenin altına geldi. Bizanslılardan rehin almaksızın, korkusuzca ve tereddütsüz şehre girdi. Gerek kendisi, gerekse askerleri Ayasofya’da ikişer rekât namaz kıldılar. Ayasofya’nın İslâmlar için ibadet yeri olmasını Allah’tan dilediler. Ayasofya’dan çıkıp civarda dolaşırken papazların tahrikiyle Bizanslılar, misafirlerini öldürmek kararı verdiler. Askeri aldatmak maksadiyle ziyafetler tertip ettiler, “Şehri görünüz” diye Edirnekapısı’na doğru götürürlerken onlara saldırdılar. Bizanslıların saldırışını Arap askeri cesaretle karşıladı. Onlar da kılıçlariyle Bizanslıların üzerine atıldılar. Göz açıp kapayıncaya kadar Bizanslıların birçoğu yere serildi. Ne çare ki Arap askeri pek azdı, bununla beraber çarpışma üç saatten fazla sürdü. Damlardan, bacalardan, pencerelerden Bizanslı kadınlar ve çocuklar Müslümanlara ateş yağdırıyorlardı. Araplar vuruşa vuruşa Eğrikapı’ya geldiler. Kapıcıları ve bekçileri öldürdüler. Eba Eyyup Eğrikapı’dan çıkarken atılan bir taşla yaralandı. Ötedenberi biraz da rahatsız olduğundan bu vesile ile hastalığı şiddetlendi. Nihayet şehit düştü. Araplar, Eba Eyyup’u Eğrikapının yakınında bir meşelikte hazırladıkları kabre bıraktılar. Kabrin üzerine ölüm tarihini gösteren bir taş koydular. Ondan sonra İstanbul’dan ayrıldılar. Eyyüb Sultan ve Kutsal Emanetler isimli eserinde Recep Akakuş; “Halid bin Zeyd, Müslümanları cihada teşvik etmekle kalmamış, sekseni aşkın bir çağda İstanbul muhasarasına katılmış ve bu yolda kendi hayatını feda etmiştir.
İslâmın dinamizmini muhafaza edebilmek için çöller, vadiler, dağlar, uçsuz bucaksız ovalar aşarak İstanbul surlarının önüne gelen Halid bin Zeyd, muhasara esnasında hastalanmış, ishal veya astım hastalığına yakalanarak yatağa düşmüştür. Vasiyetinin olup olmadığını soran başkumandan Yezid’e cevaben : “Sizler için ehemniyet arzeden hususların artık benim için hiçbir değeri yoktur; şu kadar var k, Resul-ü Ekrem’den, İstanbul surlarının yakınına salih bir kimsenin defn olunacağını işitmiştim; umarım ki, o salih kimse ben olayım; bu sebeple öldükten sonra beni gaslediniz; nâşımı da İslâm ordusunun ilerleyebileceği en ileri noktaya götürüp defnediniz. Gerçekten o emsalsiz mücahit, ideali ve imanı uğruna savaşmak üzere geldiği Bizans surlarının yakınında düçar olduğu hastalıktan kurtulamıyarak Hakka yürümüştür. Vasiyeti aynen yerine getirilmiş, gasledildikten sonra nâşı, bugün kendi adı ile yâd edilen türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Bir rivayete göre yine vasiyeti icabı, mezarının üzerinde süvari atları dolaştırılmak suretiyle kabri, gizlenmiştir.

Bazı tarihi kaynaklara akseden bilgilere göre, Hazreti Halid bin Zeyd’in, defin merasimini Eğrikapı civarındaki Tekfur Sarayından Bizans İmparatoru Konstantin, gönderdiği bir elçi vasıta ile durum hakkında bilgi istemiş, gördüğü fevkalâdeliğin sebebini sormuştu. Edindiği istihbarattan sonra, sırf Müslümanların kumandanı Yezid’i tahrik etmek üzere şu haberi gönderir: “- Ben İslâm Halifesi Muaviye’nin akıllı bir adam olduğunu zannederdim. Bu kadar akıllı bir adamın bu derece ahmak bir oğlu olacağını hiç düşünmemiştim. Hiç insan, ulularından biri vefât eder de nâşını düşman toprağına gömer mi? Onlar çekilir çekilmez ben toprağıma defnettikleri büyüklerinin cesedini çıkartır, vahşi hayvanlara yediririm.”
Bizans İmparatorunun bu tahrik ve tehdit edici bu haberi üzerine Yezid, cevaben şu haberi göndermiştir: “Şüphesiz, defnettiğimiz zat, Müslüman ulularındandır. Vasiyeti mucibince buraya defnedilmiştir. Yoksa o’nu yâd ellerde bırakmazdım...” ve hemen ilâve eder: “ Bizler buradan çekildikten sonra İslâm ulularından Halid bin Zeyd’in kabri açılırsa nâşı, vahşi hayvanların önüne atılır ve bunun haberi bana ulaşırsa İslâm diyarındaki kiliseleri yıkar, taş taş üstüne bırakmam. Hıristiyanları da kılıçtan geçiririm.” Müslüman ordu komutanı Yezid tarafından gönderilen bu cevabi haber üzerine Bizans İmparatoru tutumunu değiştirir, Müslüman ordu komutanı ile antlaşma cihetine gidilir. İmparator, tahrip ve imha etmek istediği Hazreti Halid’e ait kabri korumayı, muhafaza etmeyi taahhüt eder. Hatta üstüne dört sütun üzerine açık bir kubbe inşa ettirir. Geceleri de burada kandil yaktırır. Buhari şarihlerinden Ayni, eserinde, yaşadığı devirde Halid bin Zeyd’e ait kabrin Bizanslılarca muhafaza edilmekte olduğunu haber vermektedir. Diğer taraftan yine tarihi kaynakların verdiği malûmata nazaran, Hazreti Halid bin Zeyd’e ait mezar ve türbe yüzyıllarca Bizanslılar tarafından korunmuş, ziyaret mahalli olarak kullanılmış, hâlen türbede bulunan ve kısmet kuyusu olarak anılan kuyunun suyu,akıl ve astım hastalıklarına şifa niyeti ile dağıtılmıştır. Lâtinlerin İstanbul’u istilâ edip tahrip edişlerine kadar Halid bin Zeyd’in türbe ve mezarı Bizanslılarca korunmuş, ziyaret edilmiş, kıtlık ve darlık zamanlarında kutsal bir mahal olmuştur. Ancak Lâtinler, İstanbul’u istila edince, Hıristiyanlara ait bir çok kilise ve benzeri kutsal yerleri yıktıkları gibi Hazreti Halid bin Zeyd’in mezarını ve türbesini de tahrip etmişler, ortadan kaldırmışlar. Aradan 7 asır geçmiştir. Fethin hemen akabinde, Fatih Sultan Mehmed’in hocası, Akşemseddin naaşın bulunduğu yeri belirlemiştir. Bunun üzerine bu yer kazılmış ve üzerinde “Haza kabr-i Eba Eyyub” ibaresi yazılı bir taş bulunmuştur.
Padişahın iradesiyle bir türbe yaptırılmıştır. Hazreti Halid bin Zeyd’in kabrinin bulunması ve burada bir türbe inşa edilmesinden sonra, şehrin ilk büyük selatin camii inşa edilmiştir. Bu yapılara bir medrese, hamam ve aşhane de eklenerek Türk çağının İstanbul’daki ilk külliyesi meydana getirildi. Yine padişah tarafından kurulan bir vakıf ile bu hizmet yapılarının yaşaması temin edilmiştir. İstanbul’un fethinin hemen arkasından inşa ettirilen bu külliye Eyüp yerleşmesinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Yahya Kemal, 5 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Bir rüyada Gördüğümüz Eyüp” başlıklı yazısında; “Eyüp, Türklerin ölüm şehri Eyüp, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslam cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm bahçesine bir defa girenler, kendilerini bir servi ve çini rüyası içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakikaten bir rüyada bulunuyorlar?. Çünkü İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rüya idi. İşte o rüya, Haliç’in kenarında gördüğümüz yeşil şehir oldu.” demektedir. Eyüp Sultan için yaptırılan külliye tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fakat, nüfus bu yörede gelip geçici idi. Buraya halk taşradan yılın belirli günlerinde ibadet için gelirdi. Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul’un iskanı için uygulanan Eyüp İstanbul Metropolitan Alanı’nın Batı yakasında, Çatalca Yarımada’sında yer almaktadır.İlçe doğuda Sarıyer, Şişli, Kağıthane, güneydoğuda Beyoğlu, güneyde Fatih ve Zeytinburnu, güneybatıda Bayrampaşa, batıda ve kuzeybatıda Gaziosmanpaşa ilçeleri ile çevrilidir. İlçe Haliç’in son bulduğu noktada başlayan, kuzeyde Karadeniz kıyılarına kadar uzanan 242 km2’lik geniş bir alana sahiptir. İlçe sınırları içinden Alibeyköy ve Kağıthane dereleri geçerek Haliç’e dökülmektedir. Arnavutköy ve İmrahor yörelerinin sularını alan Alibeyköy Deresi önce doğuya, sonra da güneye Haliç’e yönelmektedir. Yaklaşık 50 km uzunluğundaki derenin üzerinde Alibey Barajı mevcutdur. Eyüp tarihi merkezi Haliç doğal suyolu üzerinde bulunmaktadır. Kent yalnızca kurumsal, ekonomik ve politik bir olgu değil aynı zamanda tarihsel gelişim süreci içinde oluşan, bir mimari fenomendir. Şehirleri meydana getiren, anıtların birlikte var olmaları, yaşantıların, anıların, geleneklerin,ilişkilerin bağlantıların, bir öncekine saygının , etkileşimlerin , var olmaları daha da önemlisi birlikte var olmalarının birer tanıklığından başka bir şey değildir.
Kentin mekansal oluşumunda, hem coğrafi hem de tarihsel olarak bulunduğu yerin önemi büyüktür. Eyüp uygun topoğrafik yapısı, iklimi, suya ulaşım kolaylığı ve verimli toprakları nedeniyle tarih öncesi dönemden beri insanların yerleşmesi ve yaşaması için cazibe merkezi olmuştur. Kağıthane ve Alibey derelerinin birleştiği yerde 1949 yılında yapılmış olan Arkeolojik kazılar M.Ö. 2. yüzyıldan kalan bazı yapılara işaret etmektedir. Bizanslı Dionisios bu derelerin birleştiği yerde yapılmış Semestra Sunağı çevresinde bir yerleşimden bahseder. 1544’den 1550’ye kadar kentte bulunan Gilles Bizanslı Dionisios’u referans göstererek, Haliç’in eski çağlarda temiz suları, yeşil tepeleri ve koyları ile güzel bir yer olduğunu belirtir. Deniz ve rüzgarın şiddetine karşı korunaklı doğal bir limandır. Bölgenin Bizans dönemine ait (M.Ö.4 .y.y. –1453) açık bir tasvirini bulmak oldukça güçtür. En erken bilgiler Theodosius II’un arkadaşı Paulinus tarafından verilmektedir. Bu bilgiler Aziz Kosmas ve Damianus adlarına yaptırılmış bir kilisenin varlığına işaret eder. (Van Millingen 1899=170) Manastır büyük bir olasılıkla 5.yüzyılın ikinci yarsında yapıldı ve daha 6.yüzyılda yurt ve hamamı olan popüler bir şifa yeri oldu. 626’daki Avar kuşatması sırasında yıkılan manastır, 10.yüzyılda Michael IV (1034-1041) tarafından çeşitli eklemelerle daha geniş bir biçimde ve binayı bir duvarla çevreleyerek yeniden inşa ettirilmiş ve 15.yüzyıla kadar tamamı değilse bile bazı bölümleri ile varlığını sürdürebilmiştir.
Aziz Kosmas ve Damianus’a ait manastırın yeri tarihi kaynaklarda açık değildir. Ancak, 6. Yüzyılda kent valisi olan Prokorpius’un yaptığı tarife göre manastırın bugünkü Eyüp Camiinin hemen arkasında yer alan dik yamacın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. K.Ekrem Uykucu İlçeleriyle birlikte İstanbul isimli eserinde; Eyüp tepesinde “Ayamama” adlı bir saray ve manastır inşa edilir. Bu manastır kilisesinde; Bizans İmparatorları silah kuşanırlar. Bu gelenek, daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının da Eyüp’te kılıç kuşanarak padişahlıklarını ilan etmeleri şeklinde devam eder, demektedir. Ancak diğer kaynaklar ve tarihi kalıntılar göz önüne alındığında; bugünkü Eyüp’ün bulunduğu yerde Aziz Kosmos ve Damianos adına yaptırılmış olan manastırın dışında önemli sayılabilecek başka bir yapı bulunmadığı belirterek, Eyüp’teki ilk önemli yapının Osmanlılar tarafından Eyüp el-Ensari adına yaptırılan türbe, cami ve imaretten oluşan külliyedir diyebiliriz. Emevi halifelerinden Ebu Süfyan Muaviye zamanında (H.50 veya 52) Muaviye’nin oğlu Yezit’in kumandası altında büyük bir Arap ordusu İstanbul önlerinde göründü.

Bu orduda Abbas oğlu Abdullah, Yezit oğlu Abdullah, İbni Zübeyr, Eba Eyyup Zeyd oğlu Halit gibi sahabeler de vardı. Arap ordusu elli bin kadar askerden ibaretti. Bunlar iki yüz bin parça kayıkla önce Rodos limanına oradan da İstanbul’a geldiler. Arap ordusu şehri sardı, savaş altı ay sürdü, Arap ordusunda bulunan Eba Eyyup savaş sırasında ishale tutuldu, hastalığı gittikçe şiddetlendi. Öleceğini anlayan bu büyük adam, ordu kumandanı Muaviye’nin oğlu Yezit’i ve ordunun belli başlı rükünlerini yanına çağırdı, öldüğü zaman kendisinin İstanbul surlarına pek yakın bir yere gömülmesini vasiyet etti. Eba Eyyup vefat edince vasiyetine uyularak cesedi surların yakınında hazırlanan mezara konuldu. Bizanslılar gece Zeyd oğlu Halit’in kabrinden bir nur yükseldiğini görünce şaşaladılar, sabah olunca imparator Arap ordusuna hususi bir elçi gönderdi. Surların yakınında görünen nurun ne olduğunu sordurdu. Araplar hâdiseyi çekinmeden anlattılar. Bunun üzerine imparator Eba Eyyub’a bir türbe yapılmasını ve kabrin başucunda dört kandil yakılmasını emretti. Bundan sonra Bizanslılar, her sıkıldıkları zaman Eba Eyyub’un ruhundan yardım istediler, hatta kabrin ayak ucundan çıkan suyu akıl hastalığının tedavisi için kullandılar.
Bir diğer kaynakta ise; Eba Eyyub el-Ensari’nin şehid edilişi şöyle anlatılmaktadır:Arap ordusu başarı gösterip şehri düşüremedi. O yıl kış da şiddetli oldu. Asker arasında dedikodu çoğaldı. Ordudaki herkes “Fetihten vazgeçelim, haraç alalım” diyor ve bu düşünce de ısrar ediyordu. Ordunun başında olanlar, aralarında uzun uzadıya konuştular. Fetihten vazgeçmeği ve haraç almağı kararlaştırdılar. İstanbul imparatoru da güç vaziyette olduğundan haraç vermeyi sevinçle kabul etti. Arap ordusu savaşı bıraktı. Bu münasebetle ordudaki sahabeler “Buraya kadar gelmişken İstanbul’a girip iki rekât namaz kılalım” dediler. Bunun için imparatordan izin aldılar. Eba Eyyup bin kadar askerle kalenin altına geldi. Bizanslılardan rehin almaksızın, korkusuzca ve tereddütsüz şehre girdi. Gerek kendisi, gerekse askerleri Ayasofya’da ikişer rekât namaz kıldılar. Ayasofya’nın İslâmlar için ibadet yeri olmasını Allah’tan dilediler. Ayasofya’dan çıkıp civarda dolaşırken papazların tahrikiyle Bizanslılar, misafirlerini öldürmek kararı verdiler. Askeri aldatmak maksadiyle ziyafetler tertip ettiler, “Şehri görünüz” diye Edirnekapısı’na doğru götürürlerken onlara saldırdılar. Bizanslıların saldırışını Arap askeri cesaretle karşıladı. Onlar da kılıçlariyle Bizanslıların üzerine atıldılar. Göz açıp kapayıncaya kadar Bizanslıların birçoğu yere serildi. Ne çare ki Arap askeri pek azdı, bununla beraber çarpışma üç saatten fazla sürdü. Damlardan, bacalardan, pencerelerden Bizanslı kadınlar ve çocuklar Müslümanlara ateş yağdırıyorlardı. Araplar vuruşa vuruşa Eğrikapı’ya geldiler. Kapıcıları ve bekçileri öldürdüler. Eba Eyyup Eğrikapı’dan çıkarken atılan bir taşla yaralandı. Ötedenberi biraz da rahatsız olduğundan bu vesile ile hastalığı şiddetlendi. Nihayet şehit düştü. Araplar, Eba Eyyup’u Eğrikapının yakınında bir meşelikte hazırladıkları kabre bıraktılar. Kabrin üzerine ölüm tarihini gösteren bir taş koydular. Ondan sonra İstanbul’dan ayrıldılar. Eyyüb Sultan ve Kutsal Emanetler isimli eserinde Recep Akakuş; “Halid bin Zeyd, Müslümanları cihada teşvik etmekle kalmamış, sekseni aşkın bir çağda İstanbul muhasarasına katılmış ve bu yolda kendi hayatını feda etmiştir.
İslâmın dinamizmini muhafaza edebilmek için çöller, vadiler, dağlar, uçsuz bucaksız ovalar aşarak İstanbul surlarının önüne gelen Halid bin Zeyd, muhasara esnasında hastalanmış, ishal veya astım hastalığına yakalanarak yatağa düşmüştür. Vasiyetinin olup olmadığını soran başkumandan Yezid’e cevaben : “Sizler için ehemniyet arzeden hususların artık benim için hiçbir değeri yoktur; şu kadar var k, Resul-ü Ekrem’den, İstanbul surlarının yakınına salih bir kimsenin defn olunacağını işitmiştim; umarım ki, o salih kimse ben olayım; bu sebeple öldükten sonra beni gaslediniz; nâşımı da İslâm ordusunun ilerleyebileceği en ileri noktaya götürüp defnediniz. Gerçekten o emsalsiz mücahit, ideali ve imanı uğruna savaşmak üzere geldiği Bizans surlarının yakınında düçar olduğu hastalıktan kurtulamıyarak Hakka yürümüştür. Vasiyeti aynen yerine getirilmiş, gasledildikten sonra nâşı, bugün kendi adı ile yâd edilen türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Bi r rivayete göre yine vasiyeti icabı, mezarının üzerinde süvari atları dolaştırılmak suretiyle kabri, gizlenmiştir.

Bazı tarihi kaynaklara akseden bilgilere göre, Hazreti Halid bin Zeyd’in, defin merasimini Eğrikapı civarındaki Tekfur Sarayından Bizans İmparatoru Konstantin, gönderdiği bir elçi vasıta ile durum hakkında bilgi istemiş, gördüğü fevkalâdeliğin sebebini sormuştu. Edindiği istihbarattan sonra, sırf Müslümanların kumandanı Yezid’i tahrik etmek üzere şu haberi gönderir: “- Ben İslâm Halifesi Muaviye’nin akıllı bir adam olduğunu zannederdim. Bu kadar akıllı bir adamın bu derece ahmak bir oğlu olacağını hiç düşünmemiştim. Hiç insan, ulularından biri vefât eder de nâşını düşman toprağına gömer mi? Onlar çekilir çekilmez ben toprağıma defnettikleri büyüklerinin cesedini çıkartır, vahşi hayvanlara yediririm.”
Bizans İmparatorunun bu tahrik ve tehdit edici bu haberi üzerine Yezid, cevaben şu haberi göndermiştir: “Şüphesiz, defnettiğimiz zat, Müslüman ulularındandır. Vasiyeti mucibince buraya defnedilmiştir. Yoksa o’nu yâd ellerde bırakmazdım...” ve hemen ilâve eder: “ Bizler buradan çekildikten sonra İslâm ulularından Halid bin Zeyd’in kabri açılırsa nâşı, vahşi hayvanların önüne atılır ve bunun haberi bana ulaşırsa İslâm diyarındaki kiliseleri yıkar, taş taş üstüne bırakmam. Hıristiyanları da kılıçtan geçiririm.” Müslüman ordu komutanı Yezid tarafından gönderilen bu cevabi haber üzerine Bizans İmparatoru tutumunu değiştirir, Müslüman ordu komutanı ile antlaşma cihetine gidilir. İmparator, tahrip ve imha etmek istediği Hazreti Halid’e ait kabri korumayı, muhafaza etmeyi taahhüt eder. Hatta üstüne dört sütun üzerine açık bir kubbe inşa ettirir. Geceleri de burada kandil yaktırır. Buhari şarihlerinden Ayni, eserinde, yaşadığı devirde Halid bin Zeyd’e ait kabrin Bizanslılarca muhafaza edilmekte olduğunu haber vermektedir. Diğer taraftan yine tarihi kaynakların verdiği malûmata nazaran, Hazreti Halid bin Zeyd’e ait mezar ve türbe yüzyıllarca Bizanslılar tarafından korunmuş, ziyaret mahalli olarak kullanılmış, hâlen türbede bulunan ve kısmet kuyusu olarak anılan kuyunun suyu,akıl ve astım hastalıklarına şifa niyeti ile dağıtılmıştır. Lâtinlerin İstanbul’u istilâ edip tahrip edişlerine kadar Halid bin Zeyd’in türbe ve mezarı Bizanslılarca korunmuş, ziyaret edilmiş, kıtlık ve darlık zamanlarında kutsal bir mahal olmuştur. Ancak Lâtinler, İstanbul’u istila edince, Hıristiyanlara ait bir çok kilise ve benzeri kutsal yerleri yıktıkları gibi Hazreti Halid bin Zeyd’in mezarını ve türbesini de tahrip etmişler, ortadan kaldırmışlar. Aradan 7 asır geçmiştir. Fethin hemen akabinde, Fatih Sultan Mehmed’in hocası, Akşemseddin naaşın bulunduğu yeri belirlemiştir. Bunun üzerine bu yer kazılmış ve üzerinde “Haza kabr-i Eba Eyyub” ibaresi yazılı bir taş bulunmuştur.
Padişahın iradesiyle bir türbe yaptırılmıştır. Hazreti Halid bin Zeyd’in kabrinin bulunması ve burada bir türbe inşa edilmesinden sonra, şehrin ilk büyük selatin camii inşa edilmiştir. Bu yapılara bir medrese, hamam ve aşhane de eklenerek Türk çağının İstanbul’daki ilk külliyesi meydana getirildi. Yine padişah tarafından kurulan bir vakıf ile bu hizmet yapılarının yaşaması temin edilmiştir. İstanbul’un fethinin hemen arkasından inşa ettirilen bu külliye Eyüp yerleşmesinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Yahya Kemal, 5 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Bir rüyada Gördüğümüz Eyüp” başlıklı yazısında; “Eyüp, Türklerin ölüm şehri Eyüp, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslam cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm bahçesine bir defa girenler, kendilerini bir servi ve çini rüyası içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakikaten bir rüyada bulunuyorlar?. Çünkü İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rüya idi. İşte o rüya, Haliç’in kenarında gördüğümüz yeşil şehir oldu.” demektedir. Eyüp Sultan için yaptırılan külliye tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fakat, nüfus bu yörede gelip geçici idi. Buraya halk taşradan yılın belirli günlerinde ibadet için gelirdi. Fatih Sultan Mehmed zamanında

İstanbul’un iskanı için uygulananpolitikalar çerçeveler neticesinde Eyüp Sultan külliyesi çevresine Bursa’dan gelenler yerleştirilmiştir. Böylece dini bir anının etrafında şehrin önemli ve Bizans surları dışında, yeni bir yerleşme bölgesi kurulmuş oldu.
Fatih döneminde başlayan imar hareketleri, Sultan II.Bayezıt ve özellikle Kanuni Sultan Süleyman zamanında inşa ettirilen cami, medrese, imaret v.s. ve kırk çeşme su yollarının yapılması gibi büyük imar faaliyetleri ile devam ettirilmiştir. Bu dönemde Eyüp büyük gelişme göstermiş olup; Eyüp yerleşme dokusu, bir önceki döneme göre fazla yayılmamakla birlikte mevcut doku içinde önemli imar hareketleri olmuştur. Mimari yapı, malzeme ve süslemelerde yansıyan üslubu ile Osmanlı klasik döneminin en güzel örneklerini sergilendiği yapılar, burada gelişen sosyal ve kültürel ortamın da bir göstergesi olmuştur. Osmanlı metin ve belgelerinde sıklıkla, Haslar, Havas-ı Konstantiniye veya Havas-ı Refiye adlarıyla anılan Eyüp Kazası İstanbul’un dört büyük kadılığından biridir. 17.yüzyılın ikinci yarısındaki Eyüp’ü anlatan Robert Mantran, Başkentin dış mahallelerini anlattığı bölümde Eyüp için; “Surların içinde her hal-ü kârda Türk’ün en kalabalık unsur olduğu karışık bir nüfus yaşıyorduysa da, surların dışında Halicin sağ (güney) kıyısında yalnızca Osmanlılar tarafından iskân edilen dış mahalleler büyümüştür. Bunların başlıcası olan Eyüp o kadar önemli bir noktaya gelmiştir ki, özel bir yargı alanı meydana getirmekte, kendi kadısı, kendi subaşısı ve mütevellisi bulunmaktadır. Eyüb, saf bir şekilde Türk olan bir merkezdir.... Kutsal bir ziyaret ve saygı yeri olan Eyüb, kalabalık, faal ve müreffeh bir kenttir.... Dükkâncılar, balıkçılar, zenaatkârlar, bahçıvanların yanı sıra, çok sayıda din adamı -ulemalar- bu kutsal yerde yerleşmek üzere gelmişlerdir. Ve gene kutsallık zihniyeti içinde ekâbiran ve yüksek kişilerde burada ikâmet etmekte veya burada kendilerine konut yaptırmaktadırlar. Cuma günü belde müminler kalabalığı tarafından istila edilmektedir ve kaymakçı ile yoğurtçu dükkânları bereketi tatmaktadırlar....
Buraya gelen İstanbul müslümanları, ticaret, kazanç, kâr hırsı ve yönetim kavgalarının dışarıda bırakıldığı bu kentte, kâfirlerle ilişkiden uzak bir şekilde, kendilerini gerçekten evlerinde hissetmektedirler. Eyüb, büyük kentin soysuz ve yozlaşmış dünyasının yanında sığınılacak bir liman gibidir” demektedir. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre Eyüp Kadılığı; “500 akçelik bir Mevleviyettir. Kaza 700 köye yayılmaktadır, 16 nahiye naibi vardır; yıllık adalet geliri 10.000 guruştur. Bağı ve bahçesi çok mamur bir şehirdir. Dokuz bin sekizyüz kadar saray ve evi vardır.... Çarşısında tam bin seksen beş tane dükkân vardır. Bedestanı yoktur. Fakat bütün kıymetli eşyaları dükkânlarda bulmak mümkündür. Kavaf çarşısı, halis süt çarşısı ve Masumlar çarşısı mükellef ve süslü çarşılardır. Bu çarşının yoğurt ve kaymağı lezzetli, berber dükkânları pek süslüdür. Her Cuma binlerce kişi Hazreti Ebâ Eyyûbu ziyaret için geldiklerinden, o gün çarşı ve Pazar insan denizi halini alır. Zevk sahipleri kaymakçı dükkân balkonlarında oturarak halis süt, beyaz peynir, saf bal yiyip safa ederler.... Eyüp şehrinin suyu, havası güzel, kadın ve erkeklerinin güzelliği methedilir. Ayan ve eşrafı çoktur. Halkının çoğunu bilginler meydana getirir. Eyüb şehrinin has ekmeği, kaymağı, yoğurdu, şeftalisi ve kayısısı meşhurdur. Eyüb avlusundaki çınar ağaçlarına yuva yapan balıkçıl kuşları her sene başlarından iki tüyü baştan başa nurlu Eyüb Türbesi üzerine bırakarak hediye ederler...” demektedir. Edmondo de Amicis ise; İstanbul (1874) isimli kitabında Eyüp için; “Bu fevkalade bir sessizliğe gömülmüş aristokratik bir mahalle gibi uhrevi bir hüzünle beraber dünyevi bir hürmet hissini ilham eden bembeyaz, gölgeli ve şahane bir güzelliğe sahip bir mezar şehridir... İstanbul’un başka bir yerinde, ölüm tasvirini güzelleştiren ve korkmadan seyrettiren müslüman sanatı bu kadar zarafetle gözler önüne serilmez. Dudaklarda hem dua hem tebessüm uyandıran hüzün ve zarafet dolu bir kabristan bir saray bahçe, bir mabet’tir bu....”demektedir.
;Geleneksel musikisi ile insanları bir araya toplayıp, eğitip geliştiren simgesi, Tekke ve Dergâhlar kentin simgesel karakterini oluştururken; 19. yüzyılın başlarında Eyüp İskelesinden Bahariye’ye doğru kıyılar birçok sahilhaneler, sahil sarayları, kayıkhaneler ve kahvehanelerle süslüydü. İstanbul’un diğer

semtleri gibi sık sık yangınlara sahne olan Eyüp, Sultan II. Mahmut zamanında büyük çapta imar edilmiştir. 19.yüzyılın başlarında, Tanzimat sonrası değiştirilen askeri kıyafetin imalatı için Defterdarburnu ile Eyüp İskelesi arasına III:Selim’in kızkardeşi Hatice Sultan’ın yalısının feriye kısmına nakledilen Feshane ile Haliç’te sanayileşme de önemli bir aşama kaydedildi. (1839). Feshane’de daha sonra aba ve halı tezgâhları ile dokumacılık başlamış, 1843-1857 yılları arasında İngiltere, Fransa ve Belçika’dan buhar gücü ile çalışan iplik, dokuma ve apre makineleri getirilerek fabrika daha da geliştirilmiştir. Ayrıca bu tarihlerde daha çok askeri ihtiyaçların karşılanması maksadıyla 1828’de Eyüp’te Riştehane ve İplikhane Kârhanesi adı verilen bir halat fabrikası kurulmuştur. Alibey ve Kağıthane derelerinin Haliç’e döküldüğü yerde, İstanbul’un elektrik ihtiyacını karşılamak amacıyla tesis edilmiş olan Türkiye’nin ilk termik elektrik santralı olan Silahtarağa Termik Elektrik Santralının yapımına 1911 yılında başlanmış ve 1914 yılında şebekelere ve abonelere elektrik verilmeye başlanmıştır. Ancak tesislerin çok eskimiş olması ve soğutmaya suyunun temininde güçlük çekilmesi nedeniyle 18.3.1983 yılında santralın üretimine son verilmiştir. İstanbul’daki, ilk Türk ve Müslüman yerleşmesi olma özelliği taşıyan Eyüp, Osmanlı - Türk şehirciliğinin tipik bir örneğidir.
Osmanlı Sultanları ve halkın gözünde kutsal bir yer sayıldığı için en değerli sanat ve kültür eserlerinin toplandığı bir merkez olarak gelişmiştir. Ebâ Eyyûb’un ahirette şefaatini kazanmak ümidiyle imparatorluğun seçkin kişileri burada türbelerini yaptırmış ve bir çok vakıf tesisleri kurmuş bulundukları gibi, zamanla burada büyük mezarlıklar gelişmiş, Eyüp Sultan adeta İstanbul’un seçkin bir kabristanı olmuştur. Ayrıca, yeni tahta çıkan her Osmanlı sultanına Eyüp Sultan Türbesi’nde devrin en büyük tarikat şeyhi veya şeyhülislâm tarafından kılıç kuşatılırdı. Taklid-i Seyf adı verilen bu merasim, tahta oturmak için biat merasimi kadar önemliydi. Saltanatın en mukaddes eşyasından sayılan Peygamber’in Sancağı da 1703 Patrona Halil İsyanı’na kadar Eyüp Sultan Türbesi’nde saklanmış, sonra Topkapı Sarayı’nda Harem Dairesi’ne alınmıştır. Özetle, Eyüp Sultan, Osmanlı siyasi düzeninde, son derece önemli bir makam oluşturmaktadır. Eyüp, Osmanlı Türk mimarisi, çinicilik ve hat sanatları bakımından da eşsiz bir müze durumundadır. Eyüp Sultan, aynı zamanda en önemli tekkelerin toplandığı bir merkezdir. Tekkelerin, Türk tasavvuf, edebiyat ve sanat tarihindeki seçkin yeri gözönüne alındığında, Eyüp Sultan bir fikir ve sanat merkezidir. Fatih Sultan Mehmed ve II.Bayezid İstanbul’un yeniden iskânı için özel bir çaba harcamışlardır. Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul’un iskanı için uygulanan politikalar çerçevesinde Eyüp Sultan külliyesi çevresine Bursa’dan gelenler yerleştirilmiştir. Daha sonra da nüfusun artırılması için İstanbul’a ve Eyüp’e göçmen kabul edilmiştir. Çektiği göçmen tipine bakılarak Eyüp’ün Balkanların bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Eyüp, işlevsel olarak İstanbul’a bağımlı küçük bir kasaba, önemli bir dini ziyaret merkezi ve büyük bir mezarlık alanıydı. Fakat yönetim bakımından, güneyde Büyükçekmece’den kuzeyde Arnavutköy’e kadar uzanan İstanbul’un Rumeli’deki hinterlandını kapsayan bağımsız bir kazanın, Haslar kazasının merkeziydi. Çok sayıda kayık ve suyolları ile işlek karayollarının varlığı, kırsal alandan kaza merkezine taşımacılığın, başkentin merkeze uzak ve karaya dönük diğer bölgelerine oranla, çok daha kolay olmasını sağlıyordu.
Haslar kazası esas olarak kırsal bir kazaydı; Eyüp kasabası merkezinde yaşayan kentliler kaza içinde azınlık olarak kalmaktadır. Ancak burada kırsallık farklı bir boyuta sahipti. Zira bu bölge taze süt, sebze ve çiçek gibi uzak tarım alanlarından getirilmesi mümkün olmayan malları İstanbul için üreten yörenin bir parçasını oluşturuyordu. Eyüp, aynı zamanda dinsel amaçlı ziyaret ve konaklama mekanı, buna dayalı imalat ve ticaret (seramik, çanak-çömlek, oyuncak atölyeleri) işlevleri ile İstanbul’un Haliç çevresindeki mekansal yapılanmasında bir son nokta olmuştur. 17. ve 18. Yüzyıllarda Anadolu ve Rumeli’deki huzursuzluklar ve aynı dönemde Avrupa’da ve Kırım’da toprak kayıplarının başlaması İstanbul’a göçü artırmış ve konut alanlarının yoğunlaşmasına neden olmuştur. Eyüp’ün bu göç olgusundan etkilenmesi ise 18. Yüzyılda olmuştur. Bu dönemde Eyüp, Kasımpaşa ve Üsküdar’da gecekondulaşmanın ilk işaretleri görülmeye başlamıştır. Lale devri olarak adlandırılan 1718-1730 yılları arasındaki dönemde Eyüp, mesireleri ve sahil sarayları ile ün yapmıştır. O zamanlar İstanbullularca Eyüp Sultan’ın meşhur sayılan pek çok özelliği vardı: Eyüp kebabı, Eyüp kaymağı, Eyüp oyuncağı, Eyüp kuş lokumu , Eyüp hacı lokumu, reçellik gülleri ve can erikleriyle, yazın türbe erikleri, sonbaharda Sultan Selim incirleriyle meşhur Eyüp bostanları, fulya tarlaları, lale ve sümbül bahçeleri, hanımların içinde ferace ve yaşmaklarını çıkararak kebap ve kaymak yedikleri türbe bahçesi, en girift yazıları hâkkeden mezar taşçıları vardı. Ancak, 18.yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri ve 1834 Tanzimat Fermanı bilimde, sanatta ilerleyen,sömürgeleşme ve sanayileşme ile zenginleşen Batının etkilerinin Osmanlı ülkesinde de yaşanmaya başlanması İstanbul’da yaşama alanlarının değişmesine yol açmış, sarayın Beşiktaş’a dolayısıyla Boğaz’a yerleşmesini müteakip prestijli yerleşim alanları Beyoğlu ve Boğaz kıyılarında gelişmeye başlamıştır.
Bu gelişmelerden sonra 19.yüzyılda Eyüp eski önemini kaybetmiş, Feshane, İplikhane, ilk enerji santralinin kurulması ile birlikte Haliç kıyıları sanayiye açılmış, Eyüp’te artık bir ziyaretgah, seyir ve mesire yeri değil, imalathaneler, sanayi çalışanlarının yerleştiği işçi mahalleri, orta sınıf konutları ve mezarlıklardan oluşan bir kenar semttir. Eyüp’te burada oturmak, öldükten sonra da bu kutsal çevrede gömülmek isteyen sakinlerin gündelik gereksinmelerini, Eyüp Sultan Camii, Türbesi ve çevresi ile mezarları ziyarete gelenlerin alışveriş taleplerini karşılayan kayda değer
büyüklükte bir çarşı gelişmiştir. Çarşıda balıkçılar, süt pazarı... gibi Eyüp’ün İstanbul için besin üretici yönüne işaret eden kısımlar ile sahaflar, tespihçiler, yazmacılar, çömlekçiler, oyuncakçılar, hayvan pazarı, Cuma pazarı.... gibi Eyüp’e yoğun ziyaretçi varlığına işaret eden kısımların bulunduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Kısaca diyebiliriz ki; İstanbul’un ilk Türk-Müslüman yerleşmesi özelliğini taşıyan Eyüp, 15. Yüzyılda Ebâ Eyyub el-Ensari’nin türbesi ile birlikte inşa edilen külliyenin etrafında yer alan ilk mahalleye Bursa’dan getirilerek iskan ettirilen ilk yerleşimcilerden sonra, 16.-17.yüzyıllarda en prestijli günlerini yaşamış ve 18. Yüzyılın sonlarından itibaren Beyoğlu ve Boğaz kıyılarının önem kazanmasıyla birlikte yavaş yavaş yıldızı sönmeye başlamış, 19.yüzyılda artık sanayiye açılmış kıyıları ve sanayi çalışanlarının yerleştiği mahalleleri ile bir kenar semt haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilk dönemindeki kentlerin planlanması çalışmalarında İstanbul için farklı ülkelerden Batılı uzmanlar plan ve öneriler geliştirmiş, ancak hepsi de Haliç’i bir sanayi alanı olarak görmüşlerdir. Bunlardan geniş ölçüde uygulanan Prost Planı (1936) ve Haliç kıyılarında ve 1950’li yıllarda Topkapı’da sanayi bölgelerinin tesisi, bunun yanısıra 1940’lı yıllarda Rami yöresinde ızgara sistemle oluşturulmuş yeni yerleşme alanına Balkan göçmenlerinin yerleştirilmesiyle Eyüp yerleşmesi, sanayi ile içiçe girerek, Haliç kıyısı boyunca kuzeybatıya doğru büyümüştür.
1950’li yıllara değin dinsel kimliğin öne çıktığı bir su kenarı yerleşmesi olan Eyüp 1950’lerden sonra hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir.1957’de Başbakan Menderes’in, Prost’un planlarından hareketle yol açma girişimleri neticesinde, Rami Kışla Caddesi kuvvetli bir bağlantı yolu haline getirilerek Yeni Yol diye adlandırılan bir bulvar ile Eyüp Sultan Camii’ne bağlanmıştır. 1936/1937 yıllarında Henri Prost tarafından hazırlanan ve 1942 yılında Nafia Vekaletince onaylanan 1/2000 ölçekli plan neticesinde Haliç kıyıları sanayiye açılmış ve Eyüp’ün sosyal yaşantısı kıyı kullanımı açısından çok önemli bir darbe yemiştir. Haliç bölgesinde 20. Yüzyılda yoğunlaşan bu endüstriyel faaliyetlerin artıklarıda doğrudan Haliç’in sularına terk edildiği için diğer sosyal şartların tesiriyle de Haliç’in tabii dengesi bozulmuş ve yoğun bir kirlilik yaşanmıştır. Oysaki; Haliç’in dolmasını, dolayısıyla bozulmasını önlemek için çok eskiden beri çeşitli tedbirlerin düşünüldüğü ve bunların bir kısmının uygulandığı bilinmektedir. Bu tedbirlerin ilk ve esaslı olanı Fatih Sultan Mehmed tarafından alınmıştır. Fatih Sultan Mehmed, Haliç’in dolmasını engellemek için çıkardığı kanunla, Alibey ve Kağıthane derelerinin sularının toplandığı havzalar içinde ağaç kesmeyi, hayvan otlatmayı ve ziraat yapılmasını yasaklamıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan ve 1985 yılında onanarak yürürlüğe giren Haliç Kamulaştırma planları neticesinde Haliç kıyıları sanayiden arındırılmıştır. Ancak yeterince itina gösterilmeyen bu çalışmalar esnasında çok sayıda eski doku örneği de yok edilmiştir. Eyüp açısından bu yıkımların en kötü sonuçlarından biri tarihi Feshanenin tescilli olan bölümlerinden birinin oldu bittiye getirilerek yıkılması, bir diğeri ise asırlar boyunca padişahların Eyüp Sultan’a kılıç kuşanma töreni için geldiklerinde karaya ayak bastıkları yer olan Bostan İskelesinin yok edilmiş olmasıdır. Plansız olarak yapılan ve hala da onanlı bir planı bulunmayan Haliç sahil yolu da Eyüp’e yapılan en büyük kötülüklerden biridir.
Bu konuda Eyüp Sultan Camii ve Yakın Çevresi isimli çalışmasında Nezih Eldem görüşlerini şöyle dile getirmiştir: “Tarihi mekansal kurguyu incelediğimiz zaman Eyüp Camii önünde bir yapı adasının kaldırılması ve önemli bir çeşmenin yok edilmesi bahasına yaratılmış olan mevcut meydanın bile, bir mimarlık ayıbı olduğunu yazık ki bugün pek çok mimara ve tasarımcıya bile anlatabilmek kolay olmuyor. Oysa camiye deniz yolu ile ulaşan yolların, nasıl bu kapılarda sonlandığını, açık büyük mekan olarak cami bünyesi içindeki ana avlunun boyutları ile ağaçları ile nasıl etkiyici olduğunu çocukluğumdan hatırlıyor ve bugünkü anlamsal kayıp için üzülüyorum. Türk mimarisinde hiçbir cami bir meydan üzerinde değildir. Camiler ve külliyeler geometrik yapılanma kurguları ile piramidal yükselişleri ile kültürel egemenliğin taş ve kurşun malzemeleri ile kalıcılığın simgesidirler. Faniliğin, geçiciliğin vurgulandığı, ahşap malzeme ve kişiselliği vurgulayan gölgeli parçalıklar ve kırıklıkları ile evler topluluğunca kucaklanmışlardır. Onların üzerinde yükselerek sadece uzaktan siluette algılanırlar. Yaklaşırken bütünü gördüğünüz mesafeler asla yaratılmamıştır.” Bu dönemde meydana gelen tahribatlardan bazıları şunlardır.
Ünlü anıt eserlerin çevresinde meydan açmanın, yol yapımı ve genişletme uygulamalarının neden olduğu tahribat Eyüp Sultan Camii’nin yerleşme dokusu ile eklemlendiği yerde yapı adalarından birinin ve kentsel doku ögelerinin kaldırılması ile meydan açılması sonrasında iskeleden bu önemli anıta yaklaşırken caminin çevresindeki ahşap yapılar topluluğu ve ağaçlarla kişilerde yarattığı etkinin azalması, cami avlusunun verdiği sürpriz ferahlık hissinin kaybedilmesi 1950’li yılların imar hareketlerinin karakteristiği olarak geniş arterler açmak uygulamasının sonucu olarak Eyüp Camii Meydanına saplanan bulvarın yapımı ile doku özelliklerinin silinmesi, oyuncakçılar çarşısının ortadan kalkması ? Surlara koşut geçirilen ana arterler nedeniyle Suriçi bitişiğinde yer alan, Eyüp’ün İstanbul ve Ayvansaray ile organik ilişkisini temsil eden Ya Vedût Mahallesi’nin hemen hemen ortadan kalkmış olması ? Haliç kıyısında üst kademe de, sürekli ve geniş bir sahil yolu uygulaması ile yerleşme-kıyı ilişkisinin koparılması, dört izli, refüjlü bu geniş kazıklı yol yapımı sırasında kıyının beton döşenmesi sonucu eski dokunun düşük seviyede kalması ve su yüzeyi ile ilişkisinin görsel olarak ta engellenmesi ? Boğaz Köprüsü ve çevre yolları ile birlikte (ki bu yolların yapımı sırasında İstanbul’da ilk şehitlerinde gömüldüğü en eski Müslüman mezarlığı özelliğine haiz Tokmaktepe Mezarlığı ortadan kaldırılmıştır) öngörülen Haliç Köprüsü’nün genişletme ve katlı kavşağı ile bağlantılarının yapımı sırasında sit alanının bir parçası olan Defterdar Mahallesi’nin yerleşme bütününden ayrı düşmesi, yapıların zemin kotunun altyapıdan aşağıda kalması, anıt yapıların yerlerinin değiştirilmesi veya tamamen ortadan kaldırılması. 1954 Kat Mülkiyeti Yasası ile 1974 İstanbul Kat Nizamları Düzenlemesi Eyüp’te de yükleniciler eliyle yık-yap-sat sürecinin işlemesine ve parçacı yaklaşımlara yol açmıştır. Diğer yandan sanayinin yoğunlaşması ile artan kaçak yapılaşma boş alanlarda yayılarak eski dokuyu sarmıştır. Tüm bunlar yoğunluğun artmasına, yolların genişletilmesi uygulamaları ile birlikte geleneksel dokunun tahrip olmasına yol açmıştır.
Bu süreç sonunda Eyüp’teki çiçek yetiştirme alanları da, Alibeyköy’deki sebze bahçeleri ve meralar da ortadan kalkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Eyüp, İstanbul’un dört büyük kadılığından (Bilad-ı Selase =Eyüp, Galata, Üsküdar, İstanbul Kadılıkları) biridir. Cumhuriyet döneminde ise; yerel yönetimlerin yeniden yapılandığı 1984 yılına kadar İstanbul Belediyesi’ne bağlı bir şube Müdürlüğü olarak idari yapılanmadaki yerini almıştır. 1980’li yıllarda çıkarılan 3030 sayılı yasa ile “Büyükşehir” kavramı tesis edilmiş, yerleşme merkezleri, bu arada Eyüp, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ilçe konumuna gelmiştir. Yerel yönetimlerin imar yetkilerini artıran bu yasaların da yardımıyla dönemin belediye başkanı marifetiyle başlatılan Haliç’in sanayiden arındırılması operasyonu çerçevesinde kıyıdaki imalathaneler ve Sütlüce’deki mezbaha kaldırılmış,sahilde yeni dolgu alanları tesis edilerek hızlı araç ulaşımına göre tasarlanan geniş ve kıyı kotundan yüksek, kazıklı sahil yolu düzenlenmiştir. 1984 yılında 3030 sayılı yasa çerçevesinde, Kemerburgaz yerleşmesi ve kırsal alanı Eyüp Belediyesi’ne bağlanmış,böylelikle Eyüp Karadeniz kıyılarına kadar çok geniş bir alanın yerel yönetim merkezi olmuştur.
Sonuç olarak, bugün Eyüp gelişme ekseni,Haliç kıyılarından,hatta Londra Asfaltı’ndan kaymış, yapılaşma baskısını kırsal alanında doğal çevrede de yaşamaya başlamış bir kara kentidir; suya bu kadar yakınken Haliç’in su yolu,dinlenme alanı ve manzara potansiyelinin değerlendirilmesini, tarihi ve doğal kimliğine uygun bir yerleşme düzenine kavuşmayı beklemektedir. Bilindiği gibi korunması gereken değerler doğa ve/veya insan tarafından oluşturulmuş olan ve arkeolojik,tarihi,estetik ya da etnolojik önemleri nedeniyle dikkati çeken,yer altında,yer üstünde ve su altındaki her türlü taşınır/taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarıdır. Konuya bu tanımın içerdiği kültür ve tabiat varlıkları açısından bakıldığında,Eyüp eşsiz zenginlikte bir yerleşme olarak belirmektedir.Gerçekten de,Eyüp hem anıtsal ve sivil mimarlık örneği yapıları ve yapı gruplarını hem de kentsel ve tarihsel sit alanını içeren,bu özelliği tescil edilmiş ve kabul görmüş bir mekandır. Diğer yandan,yerleşme alanındaki Pierre Loti Tepesi olarak isim yapmış olan Gümüşsuyu İdris Köşkü Tepesi ile Amcazade Vakıf Arazisi’nin yerleştiği tepe eski İstanbul’un seyredilebildiği önde gelen manzara noktalarıdır. Eyüp’ün kırsal alanının doğal zenginlikleri ise Karadeniz kıyıları ve akarsuların tanımladığı havzalar ve ormanlık alandır.Ormanın su kaynaklarının beslenmesi (su rejimi), Sağlık ve İstanbullulara dinlenme alanı olarak sunduğu olanakların yanısıra erozyonu (Haliç’in alüvyonla dolmasını) önlemek yönünden de önemli işlevi vardır.Buna ulusal savunma stratejisi de eklenince Belgrad Ormanları’nın bir kısmı ‘muhafaza ormanı’ ilan edilmiştir.
Ormanlık alan, aynı zamanda Bentler adıyla bilinen tarihi su yapılarını barındırmaktadır. Roma döneminde yapılan su yolları ve kemerler,16.yüzyılda gelişen İstanbul’un su gereksinmesini karşılamak üzere Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Döneminde yapılan eklemelerle su yolları iyileştirilmiştir.

Kemerburgaz ile Göktürk Beldesi arasındaki Uzun Kemer 711 m. Uzunluğu ile Mimar Sinan’ın irili ufaklı 33 su kemeri bulunan bu yapılar topluluğuna kattığı en büyük su yapısıdır. Eyüp’ün geçmişteki mesire yerlerinin bir kısmı halen mücavir alanında kalmakta,bir kısmı ise günümüzde yerleşik alana dönüşmüştür.Eyüp mücavir alanı sınırları içinde bulunan ve Karadeniz sahili boyunca açılan linyit ve doğal kömür ocakları ile taş ocakları ve bunların yerleşme ile bağlantılarını sağlamak üzere yapılan yollar çevrenin ekolojik dengesini bozan kullanımlardır.Buradan elde edilen linyit kömürü düşük kaliteli olup yakıt olarak kirletici bulunduğundan üretim bu yönden de verimlilik içermemektedir.İstanbul Metropoliten Alanı’nın sürdürülebilir bir yaşam çevresi niteliğini kazanması açısından ‘Kuzey Bandı’ olarak nitelenen orman-havza-kıyı kuşağının doğal özelliklerinin ve içerdiği değerlerin korunmasının önemi açıktır.
Eyüp İlçesi sınırları içerisinde yer alan tescilli yapı ve yapı elemanlarına ait liste aşağıdaki gibidir:
Cami-Mescit : 38 Türbe – Kabir : 56 Mezarlık- Hazire : 121İmarethane : 1 Kilise : 3 Namazgâh : 7 Tekke ve Dergâhlar : 24 Medrese : 7 Su Tesisleri : 50
Sebil – Şadırvan : 8 Tarihi Ağaç : 7 Yapı Kalıntısı : 3 Kârgir Yapı :5 Mektepler : 11 Askeri Tesis : 1 İskele : 1 Kütüphane : 2 Hamam : 5 Çeşme : 116 Atik Duvar : 12 Sivil Mimarlık Örnekleri : 392 Kırkçeşme tesisleri (Kemer- Galeri-Havuz) : 14
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:17 PM   #14 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
FATİH


İstanbul’un ilk büyük cami ve imaretinin çevresinde oluşan ve şehri fetheden sultanın lakabını taşıyan Fatih semti, Türk döneminin en ünlü ve simgesel nitelikli yerleşim alanlarından biridir. İkincil nitelikteki semtler sayılmazsa, Fatih, güneybatıda Bayrampaşa vadisine inen yamaçlarla Atikali ve Yeni Odalar (yeniçeri kışlaları) önündeki Etmeydanı ve Horhor Semtleri ile Aksaray’a bağlanır. Doğuda Saraçhanebaşı’ndan Şehzadebaşı ve Haliç’e doğru Zeyrek, Çarşamba ve Yavuzselim, Edirnekapı yönünde de Karagümrük gibi semtlerle sınırlanır. Constantinus Suru Fatih Külliyesinin hemen batısından geçer. Haliç’e inen vadiler arasında, “dördüncü tepe” denen bu yüksek plato, sınırları kesin olmasa da eski şehrin XI. Bölgesine tekabül eder. Semtin bulunduğu bölge, şehrin kuruluşundan bu yana dinsel simge statüsünü korumuştur. Constantinus’un (hd 324-337) anıt mezarı ve martirion’u daha sonra onun yerine yapılan İustinianos’un Havariyun Kilisesi, fetihten sonra da Fatih Sultan Mehmed’in büyük külliyesi ile taçlanmış ve şehir tarihinde, her zaman büyük imparator ve sultanların anılarıyla bütünleşmiştir. Constantinus’un martirion’unun burada bulunması, şehirin kurulduğu dönemde bu bölgeye özel bir önem kazandırmıştır.
Constantinus döneminde şehrin ana ulaşım çizgisi Aksaray üzerinden Yedikule’ye uzandığı için, Osmanlı dönemine göre, şehir içinde ikincil bir statüde olmasına karşın, Bozdoğan Kemeri’nin su sağlama işlevi hem önemlidir - hem Haliç’i ve hem de Marmara’yı gören bir yerleşme alanı olması nedeniyle Constantinus döneminin ve sonrasının önemli sarayları bu bölgede yoğunlaşmıştır. Flasillia ve Augusta Pulheria’nın sarayları, Arkadius ve Modestus’un büyük sarnıçları, Bozdoğan Kemeri, Markianos Sütunu bu bölgenin sınırlan içindeydi. I. İustinianos döneminin (527-565) en büyük kiliselerinden biri olan Aziz Polieuktos Kilisesi de Bozdoğan Kemeri’nin güneybatısında platonun Marmara yamaçlarındaydı. Bugüne kadar yaşamış olan Bizans dönemi yapıları içinde kuzeyde Pantepoptes Manastırı (Eski imaret Camii) ve kuzeydoğuda Pantokrator Manastırı Kilisesi de (Zeyrek Kilise Camii) ortaçağ Bizans’ının bu bölgedeki önemli yapılarıdır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedip şehre girdiğinde, kendisini İstanbul’un sayılı kişileri ve bu arada Papa Yanadosta karşılamıştı. Büyük Türk Hakanı Fatih, Yanados’u çağırarak bir süre onunla konuşmuş, İstanbul’da bulunan Rumların dinlerine dokunmayıp dinlerini yaşamalarının temin edileceğini bildirmişti. Aynı zamanda bu Türk padişahı Yanados’u şehirdeki Rum kiliselerinin başına getirmiş, O’na Patrik ünvanını vermişti. Yanados kendisine verilen Havariyun kilisesine giderek durumu papazlarına bildirmişti. İşte, Havariyun kilisesi günümüzdeki Fatih ilçesinin ilk kurulduğu yer olmuştu. Havariyun kilisesi harap hale gelince Fatih Sultan Mehmet burayı ilk inşaat yeri olarak seçmiş, kiliseyi yıktırarak Fatih Camiini yaptırmıştı. Zamanla Fatih Camii çevresinde yeni yeni binalar kurulmuş, böylece ilçenin çekirdeği meydana gelmiştir. İlçe, Fatih Camiinin bittiği tarihten sonra Fatih adı ile anılmaya başlanmıştır.
Batı kaynaklarına göre, Bizanslılar zamanında ilçenin kurulduğu yerde on iki Havariyun Kilisesi ile Bizans İmparatorlarına ait mezarlar vardı. 1204 yılında yapılan 4. Haçlı Seferi sırasında İstanbul Latinler tarafından kuşatılmıştı. Bu kuşatmada kilise yakılıp yıkılmıştı. Daha sonraki tarihlerde depremden zarar gören kilise daha çok harap olmuştu. Nitekim, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği zaman Fatih ve yöresindeki kilise ve mezarlar bir harabe yığını halindeydi. Fatih, İstanbul’u alınca şehrin hemen imar ve onarımına girişmişti. Bu arada Fatih Sultan Mehmet’in yanında bulunan Akşemsettin, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Molla Zeyrek O’na başvurarak daha önce Ayasofya ve civarı ile Pantokrator’a (Zeyrek) yerleştirilen öğrenciler için bir medrese kurulmasını istemişlerdi. Fatih, ilim adamlarının isteğini kırmayarak büyük bir cami ile onun yanına Sahn-ı Semen (Sekizli

Medrese) diye anılan binalar topluluğunun yapılmasını emretmişti. 17 yıl sonra tamamlanan bu eserler ilçenin gelişmesinde en önemli rolü oynamıştı. Fetihten sonra, Eyüp İmareti inşaatını izleyerek büyük bir sosyal ve kültürel etkinlik merkezi olan Fatih Külliyesi’nin kurulması (1463-1470) saraçların ve demircilerin çalıştığı büyük Saraçhane Çarşısı ve Şehzadebaşı’ndaki yeniçeri odalarının yapımı bu bölgede yeni mahallelerin gelişmesine neden olmuştur. Fatih Külliyesi İstanbul’a Türk döneminin karakteristik görünümünü kazandıran büyük külliyeler dizisinin ilk halkasıdır. Bine yakın çalışanı ve çevresindeki çarşılarla, bu külliye şehrin bundan sonraki gelişmesinde etkili olan yeni bir ağırlık merkezi yaratmıştır. İstanbul’un Trakya çıkışı, Bizans döneminden farklı olarak Edirnekapı’ya gelince, fetihten sonra şehirde yapılan dini ve sosyal işlevli yapılar da Haliç yamaçlarında yoğunlaşmış ve suriçinin üçte bir nüfusu Edirnekapı, Sultanselim, Fatih üçgeninde yerleşmiştir.
O dönemde Fatih Külliyesi, Edirnekapı yolunun tam ortasında bulunuyordu. Caminin dış avlusunun kuzeybatıya çıkan Boyacı ve Börekçi (ya da Çörekçi) kapıları çevresinde bir çarşı daha oluşmuştu. 15. yy’ın sonunda ya da 16. yy’ın başında Edirnekapı yolu üzerinde Atik Ali Paşa Camii yapılmıştır. Edirnekapı içinde Mihrimah Sultan Külliyesi’nin inşası sırasında, cami avlusunun altında dükkânlar yapılması, Saraçhane’den Edirnekapı’ya kadar sürekli bir alışveriş ekseninin de bu yol üzerinde geliştiğini kanıtlar niteliktedir. 16. yy’da İstanbul’da yapılan mescit ve camilerin üçte biri bu bölgededir. Yine 16.yy’da, Edirne yolunun suriçindeki bölümünde Fatih ile Edirnekapı arasında kara gümrüğü kurulmuştur. Süleymaniye gibi Fatih’te de cami çevresinde devlet büyüklerinin, özellikle ulemanın konakları vardı. Nitekim Nicolay, Fatih Külliyesi’ne ilişkin gözlemlerinde caminin çevresinde imam ve ulemanın oturduğunu ve her millet ve dine mensup misafirler için 200 adet kubbeli ev olduğunu yazmaktadır. (Burada külliye çevresindeki medreseleri, tabhaneyi ve kervansarayı kast etmiş olmalıdır). Ancak, Nicolay külliyenin dışında da 150 ev olduğundan söz eder. Bunların imaretten her gün aş alanların barınakları olduğu söylenebilir. İngiliz gezgin, bu odaların birçoğunun boş olduğunu da eklemektedir. Külliyenin geniş bir sosyal program olduğu Fatih’in vakfiyesinden bilinmektedir. Sanderson bu külliyeye tahsis edilen yıllık gelirin 16. yy’ın sonunda 200.000 düka altını olduğunu kaydeder. İmaretin bu zenginliği, Fatih bölgesinde ilk 200 yılın yoğun yerleşmesinin nedenlerinden birini açıklamaktadır. Fatih Camii’nin, medreseler arasında bulunan Fatih Meydanı olarak anılan, çeşitli etkinliklere açık ve bütün kenarları düzenli bir mimari ile çevrili, dört hektar büyüklüğündeki dış avlusu Atmeydanı’ndan sonraki en büyük şehir alanıdır. Burada medreselerde okuyan 300 öğrenciden başka, Evliya Çelebi’nin dediği gibi, “hal sahibi ve ehl-i dil olanlar da eksik değildi”. Çevresinde bulunan çarşılar, namaz vakitlerinde camiyi dolduran müminlerin çalıştığı yerlerdi. Cami avlusunda zengin bir sosyal alışveriş olduğu, şehirlinin yaşamını renklendiren birçok olayın bu avluda geçtiği açıktır.
Evliya Çelebi, dış avluda Boyacı Kapısı’nın yanında, her katı minare yüksekliğinde kat kat kulübeler kuran Sultan Budala Hasan Dede’den de söz eder. 16. yy’da yapılan İskender Paşa Camii, Edirnekapı’ya doğru Bayrampaşa vadisi yamaçlarındaki Mesih Mehmed Paşa Camii, Çarşamba’daki Nişancı Mehmed Paşa Camii gibi yapılar semtin anıtsal çevresini zenginleştirmiştir. Bunlara 17. yy’da yapılan Saraçhane’deki Ankaravî Mehmed Efendi Medresesi, Bozdoğan Kemeri yanındaki Gazanfer Ağa Medresesi, yine Saraçhane’deki Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi, Fatih Külliyesi’nin karşı köşesindeki Feyzullah Efendi Medresesi gibi öğretim yapıları da eklenmiş, böylece Fatih 18. yy’a kadar başşehrin sosyal ve kültürel yaşamındaki önemli statüsünü korumuştur. Bugün ilçemizi süsleyen Fatih Camii, daha sonraki tarihlerde yıkılmaya yüz tutan camiin yerine yeniden padişah III. Mustafa tarafından inşa ettirilmiştir. Fatih’in yaptırdığı eserler kümesi (külliye) içinde cami, medrese, hastahane, misafirhane, imaret, hamam, kervansaray, okul, kütüphane ve türbeler (Fatih Sultan Mehmet Türbesi, Gülbahar Hatun Türbesi, Nakşıdil Valide Sultan Türbesi) vardı. Zamanla Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yerlerinden getirilen halk İstanbul’a yerleştirilmişti. Bu arada Yenişehir’den getirilenler Yenikapı’ya, Konya Aksarayı’ndan getirilenler Aksaray’a, Arnavutluktan getirilenler Silivrikapıya, Ermeniler Langa’ya, Kumkapıya, Eğriden getirilenler Eğrikapı’ya, Karaman’dan getirilenler Karaman’a, Tiri’den getirilenler Vefa’ya, Üsküp’ten getirilenler Cibali’ye, Bursalılar çoğunlukla Eyüp’e, Kastamonulular Kazancı’ya, Trabzon’dan özel olarak seçilip getirilen gençler Fener’e, Akkâ, Gazze ve Remle Arapları Tahtakale’ye, Karamanlı Hıristiyan Türkler Yedikule civarına, Gelibolulular Tersane civarına, İzmirliler Büyükgalata Mahallesi’ne, Karamanlı Müslüman Türkler Büyükkaraman’a, Konyalılar Küçükkaraman’a, Sinop ve Samsun göçmenleri Tophane’ye, Manisalılar Macuncu Mahallesi’ne, Çarşamba’dan getirilenler Çarşamba’ya yerleştirilmişlerdi. Böylece ilçeye bağlı olan ünlü semt ve mahalleler yavaş yavaş oluşmaya ve şenlenmeye başlamıştı. Fatih bu arada ünlü bilginlerden Şeyh Ebü’l Vefa için bugünkü Vefa Lisesi’nin arkasındaki yere büyük bir külliye yaptırmıştı. Külliye, Konya’da doğan Mevlânâ Celâleddin soyundan olan Şeyh Ebü’l Vefa için kurdurulmuştu.
İstanbul’a geldikten sonra ünü daha çok artan bu bilgine Fatih’in aşırı bir sevgisi vardı. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı Devleti’nin başına geçen padişahlarla onların sadrâzam ya da paşaları, ilçemize yaptırdıkları cami, medrese, hamam ve çeşmelerle ün kazanmışlardı. Fatih semtinin kısa zamanda gelişmesi, şenlenmesi bunlar zamanında ve bu kişilerin yaptırdıkları eserler sayesinde olmuştur. Fatih’in paşalarından Has Murat Paşa’nın kurdurduğu cami ve çevresi bugün Murat Paşa mahallesi olarak bilinir. Bunu Koca Mustafa Paşa, Küçük Mustafa Paşa, İskender Paşa ve Atik Ali Paşaların yaptırdığı külliyeler izlemiştir. Külliye yapılan yerde yerleşme daha çabuk olmuş ve Fatih semtinin çehresi daha çabuk değişmiştir. Kanunî Sultan Süleyman, Süleymaniye ve Çarşamba’daki Selimiye Camilerini yaptırmıştır. Zamanla ünlü kişiler de ilçeye büyük eserler bırakmışlardı. Bu arada Mimar Sinan, Mihrimah Sultan, Davut Paşa, Fatma Sultan, Hacı Evhattin, Abdi Çelebi, Kâtip Muslıhıddin ve diğerleri de ilçemize ünlü eserler bırakan ve semt ve mahallelerin oluşmasını sağlayan kişilerdir. İlçe, Şehremanetinin bir ara merkezliğini yapmış ve o zaman Şehremini semti meydana gelmiştir. 18. yy, İstanbul’un eski şehri bırakarak kıyılar boyunca surlar dışında büyümesine tanık olur. Nitekim, Fatih semti de 18. yy’ dan sonra fazla bir gelişme göstermemiştir.
18. yy’da meydana gelen yangınlar bu eski mahalleleri yer yer yok ettiği gibi, 1766’daki büyük depremde Fatih Külliyesi de büyük ölçüde tahrip olmuş, cami tümüyle yıkılmıştır. III. Mustafa (hd 1757-1774) tarafından yeniden yaptırılan cami 1771’de tekrar hizmete açılmış, Fatih’in ve Gülbahar Hatun’un türbeleri de ancak I. Abdülhamid döneminde (1774-1789) bitmiştir. Caminin arkasındaki kitaplık binası da 18. yy’da yapılmıştır. Külliyenin bir parçası olan darüşşifanın yerinde bugün, İstanbul’ un en güzel barok yapılarından biri olan Nakşıdil Sultan Türbesi ve Sebili vardır. Sonradan arsasına bir askeri rüştiye yapılan kervansaray da aynı depremde yıkılmış olmalıdır. Fatih Külliyesi’nin hamamı olan ve camiden önce yapılmış olan Irgadlar (ya da Karaman) Hamamı I. Dünya Savaşı sırasında yanmıştır. Külliyenin bazı yapılarının depremden sonra tekrar yapılmamış olmaları, bölgenin yerleşim alanı olarak öneminin 18.yy’ın sonunda azaldığına işaret eder. Fakat Sultan Abdülmecid’in 1851’de, Hz. Peygamber (SAV)’ in ikinci hırkası için yaptırdığı Hırka-i Şerif Camii bölgenin dini statüsünü koruduğunu gösterir. Hırka-i Şerif, giderek halkın dini yaşamında özel bir yer tutmuş ve çevresine bir semt kimliği kazandırmıştır. Fatih 1908’deki Çırçır yangınında büyük ölçüde tahrip olmuş, 31 Mayıs 1918’deki Cibali yangınında ise yöredeki binlerce bina yok olmuştur. I. Dünya Savaşı’ndan önce ortogonal (birbirini dik açılarla kesen) sistemde bir yol dokusuyla planlanan semtte ahşap yapılar giderek küçük ölçekli iki-üç katlı apartman ve evlerle yer değiştirmiş; günümüzde hâlâ kullanılan kaymakamlık binası yapılmış, önüne de Filistin’de şehit olan ilk Türk havacılarının anıtı dikilmiş ve çevresine bir park yapılmıştır.
Yine de, Saraçhane’den geçen Atatürk Bulvarı ve Fatih Medreselerinin temellerini ortaya çıkararak Edirnekapı’ya uzanan büyük bulvar (Macar Kardeşler ve Fevzi Paşa caddeleri) açılana kadar, yangın yerleri dışında, Fatih’te eski sokak dokusunu ve ahşap yapılarını koruyan mahalleler vardı. Menderes’in imar hareketleri döneminde (1954-1960) yapı yoğunluğu artmaya başlayınca çok katlı beton apartmanlar giderek çoğalmış, semtin eski sakinleri yeni nüfus karşısında azınlıkta kalmış, çoğu aile Fatih’i terk etmiştir. Böylece Fatih’in tarihi dokusu ve sivil mimarisinin hemen hemen hiçbir izi kalmadığı gibi, sosyal dokusu da tümüyle değişmiştir. 1960’ta hizmete giren Belediye Sarayı’nın da etkisiyle, artan nüfus yoğunluğu alt ticaret bölgelerinin gelişmesini teşvik etmiş ve Fevzi Paşa Caddesi boyunca, konut alanlarını işgal eden bir ticaret ekseni ortaya çıkmıştır.

Bu eksen üzerinde eski Fatih Kervansarayı, bazı değişikliklerle, ticari amaçlı işlevlerle restore edilmiştir. Fatih Camii’nin, Evliya Çelebi’nin deyimiyle, “ruhaniyetli” bir mabet olması günümüze de yansımıştır. Eskiden olduğu gibi, günümüzde de özellikle Sultan Selim Camii’ne uzanan Çarşamba Caddesi çevresinde kıyafetten gündelik yaşam biçimlerine kadar, İstanbul’un diğer semtlerinin hiçbirinde bu derece vurgulu ve yoğun olmayan bir İslami yapı gözlenmektedir. Fatih ilçesi uzun yıllar ilimiz İstanbul’un merkez ilçesi olmuştu. 1928 yılında alınan bir kararla ilçemiz, Fatih ve Eminönü olarak ikiye ayrılmıştı. Gene bu tarihte Fatih ilçesi ayrı bir ilçe yapılmıştı. 28.6.1967 tarihli ve 5366 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile ilçemizdeki bütün bucaklar kaldırılmıştı.
GÜNÜMÜZDE FATİH; Haliç’in batı kıyısına Marmara kıyısındaki deniz surları büyük ölçüde tahrip olduğundan önemli bir bölümü günümüze ulaşmamıştır. Atatürk Köprüsü’nün güneybatısından başlayan Atatürk Bulvarı ve daha güneydeki Mustafa Kemal Caddesi, Fatih ve Eminönü İlçeleri arasında sınır oluşturur, İstanbul şehir içi ulaşım bağlantılarından bazıları Fatih İlçesi’nden geçer. Bunlardan başlıcaları Saraçhane-başı’ndan Edirnekapı’ya uzanan Macar Kardeşler ve Fevzi Paşa caddeleri, Aksaray’ı Topkapı-Edirnekapı Caddesi’ne bağlayan Vatan Caddesi (Adnan Menderes Bulvarı) ile yine Aksaray’ı Topkapı’ya bağlayan Millet (Turgut Özal) Caddesi’dir. Haliç kıyısı boyunca Ayvansaray, Demirhisar, Balat Vapur iskelesi ve Abdülezel Paşa caddeleri uzanır. Bu caddelerle Haliç arasında yeşil alanlar yer alır. İlçenin Marmara kıyısından Sirkeci’yi Bakırköy’e bağlayan ve “sahil yolu” da denilen Kennedy Caddesi geçer. Fatih İlçesi’nin Marmara Denizi kıyısı yeşil alanlar halinde düzenlenmiştir, İstanbul’u Avrupa ülkelerine bağlayan ve şehrin batı yakasındaki banliyö ulaşımını sağlayan çift hatlı demiryolu da yer yer sahil yoluna paralel olarak uzanır. Fatih ilçesi “Çağdaş Tramvay ve Hızlı Tramvay” adıyla anılan raylı ulaşım sistemlerinden de yararlanır. Haliç kıyısında da suyolu ulaşımı yapılan bazı iskeleler vardır. Şehirin en eski yerleşim alanlarından bazılarının bulunduğu Fatih ilçesi, tarihsel yapılar açısından oldukça zengindir.
Bunlardan başlıcaları; Bozdoğan Kemeri, Yedikule Zindanı, Blahernai Sarayı, Fethiye Camii, Kariye Camii ve Fatih Külliyesi’dir. İstanbul şehrindeki önemli eğitim ve sağlık kurumlarından br bölümü Fatih İlçesi’nin sınırları içindedir. Bunlardan başlıca ortaöğrenim kurumları Darüşşafaka Lisesi, Fatih Kız Lisesi, Pertevniyal Lisesi, Fatih Ticaret Lisesi, Sultanselim Kız Meslek Lisesi, Fatih Îmam-Hatip Lisesi, Özel Eresin Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi, Sahakyan Nunyan Ermeni Lisesi, Özel Fener Rum Erkek Lisesi, Özel Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’dir. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Cerrahpaşa ve İstanbul (Çapa) Tıp Fakülteleri de Fatih İlçesi’ndedir. Fatih’nin önemli alışveriş merkezleri Aksaray, Fatih ve Fındıkzade semtlerinde, odaklaşmış durumdadır. Bunlardan en düzenli olanı Aksaray’daki yeraltı çarşısıdır. Önemli konaklama tesisleri daha çok Millet Caddesi kenarında, başlıca eğlence yerleriyle lokantalar ise genellikle sahil yolu çevresindeki semtlerde yer alır.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:19 PM   #15 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
GAZİOSMANPAŞA


İstanbul'un geç dönem yerleşimlerinden olan ve daha önce Taşlıtarla ve Küçükköy Mevkii olarak bilinen Gaziosmanpaşa, 1950'li yıllardan sonra gelişmiş, 1983 yılında da ilçe yapılmıştır. Gaziosmanpaşa ilçe alanı, yönetsel bakımdan kuzeydoğu, doğu ve güneydoğudan Eyüp, güneyden Bayrampaşa ve Esenler ile çevrilidir. Kuzeyden ise Karadeniz'e komşudur. Gaziosmanpaşa, yüzölçümü bakımından İstanbul'un büyük ilçeleri arasında yer almaktadır. İlçe toprakları 3500 hektar bir alan kaplar. İlçenin Gaziosmanpaşa Belediyesi sınırları içinde 28 mahallesi, ayrıca mücavir alanda 5 beldeye bağlı 12 mahallesi ve 5 de köyü vardır. 1985'de 291715 kişilik İstanbul nüfusunun yüzde 5'ini barındıran Gaziosmanpaşa'da, aynı yıl km² ye 1790 kişi düşmekteydi. 1990'da ilçe nüfusu 393667'ye, nüfus yoğunluğu ise 2415 kişi / km² ye yükselmiştir.
Gaziosmanpaşa, nüfus artış hızı açısından İstanbul'un önde gelen ilçelerinden biridir. Öyle ki, 1997'deki nüfus sayımına göre ilçe nüfusu yedi yıl gibi kısa bir sürede 570 943 kişiye, nüfus yoğunluğu ise 3900 kişi / km² ye yükselmiştir. Nüfus yoğunluğu bakımından Gaziosmanpaşa, yalnız İstanbul'un değil, Türkiye'nin de önemli, yerleşimlerinden biridir. Gaziosmanpaşa ilçe alanı eskiden Eyüp ve Çatalca ilçelerinin sınırları içindeydi. Bugün ilçe merkezinin bulunduğu güneydoğudaki topraklar 1950'lere kadar boştu. Eyüp ilçe sınırları içindeki bu topraklar kıraç ve taşlı olduğundan halk arasında Taşlıtarla olarak adlandırılırdı. 1950'den önce burada hayvancılıkla uğraşanların kurduğu ağıllarla bir kaç atölye tipi imalathane vardı. 1952 yılında Balkan Göçmenlerine devletin yaptırdığı evlerle başlayan Taşlıtarla serüveni, 1960'lı yıllardan itibaren sanayinin Rami ve Eyüp'e kaymasıyla korkunç bir ivme kazandı ve bugün ortaya 601 bin kişinin yaşadığı dev Gaziosmanpaşa ilçesi çıktı. Bir bakıma Taşlıtarla, Gaziosmanpaşa ilçesinin çekirdeği sayılmaktadır. Düne kadar kentin varoşu olan Taşlıtarla bugün dev gökdelenleri alışveriş merkezleri, bilgisayarlı okulları ve eğlence merkezleriyle modern bir görünüm kazandı. Taşlıtarla 1958'e kadar Eyüp'ün Rami Bucağı'na bağlı olan Küçükköy'ün bir mahallesiydi.
1962'de yapılan bir araştırmaya göre Taşlıtarla'daki 18 bin gecekonduda yaklaşık 90 bin kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Nüfusun hızla artmasına bağlı olarak Eyüp İlçesi'nde kurulan Göktepe Bucağı'nın merkezi durumundaki Taşlıtarla, 1963'te bucak çevresindeki alanlarda oluşturulan Gaziosmanpaşa İlçesinin merkezi oldu ve bundan sonra Gaziosmanpaşa adıyla anılmaya başladı. Gaziosmanpaşa İlçesi'ne Rami Bucağı'nın ve Çatalca İlçesi'ne bağlı Hadımköy Bucağı'nın bazı köyleri katılmıştır. 1970'den önce Çatalca'nın Tayakadın Köyü 1990 öncesinde yine Çatalca'nın kırsal bir yerleşmesi olan Yeniköy de bağlanınca Gaziosmanpaşa İlçesi bugünkü sınırlarına kavuşmuştur. Gaziosmanpaşa İlçesi'nin kentsel gelişmesini en iyi ilçenin nüfus gelişmesi göstermektedir. Dünyanın çok az yerinde görülebilecek bir kentleşme sonucunda Gaziosmanpaşa'nın nüfusu 1935-1997 yılları arasındaki 60 yılda olağanüstü büyümüş, tam 165 misli artmıştır.
İlçe nüfusu 1935'de 3847 iken 635.000 olmuştur. 1935'teki sayıma göre, bu alandaki nüfusun tamamı kırsal yerleşmelerde yaşıyordu. Sonraki yıllarda İstanbul'un bir çok bölümünde görüldüğü gibi Gaziosmanpaşa'da da kentleşme hız kazandı. Gaziosmanpaşa İlçesinde İstanbul'a yakın olan yerler daha hızlı kalabalıklaşmış ve kent niteliği kazanarak İstanbul kentsel alanına katılmıştır. Kurulduğu günden bu yana her dönem kamuoyunun dikkatini çeken ilçe, son yıllarda artan nüfusuyla İstanbul'un en büyük ikinci ilçesi olma hüviyetini kazandı. 1990 Genel Nüfus Sayımı'na göre ilçe merkezinin genç bir nüfusa sahip olduğu belirlenmiştir. Öyle ki, 20 yaşın altındaki nüfus toplam nüfusun yarısına yakındır. Yine aynı sayıma göre, ilçe merkezinde 6 yaşın üzerindeki okuryazarlık oranının yüzde 88.1 olduğu görülmüştür. İlçe merkezinde okuma yazma bilenlerden yüzde 81.3'ü bir öğrenim kurumundan mezun olmuştur.Bunlardan yüzde 75.7'si ilkokulu, yüzde 12.9'u ortaokul ve dengi okulları, yüzde 9.2'si lise ve dengi okulları ve yüzde 2.2'si yüksek öğrenim kurumlarını bitirmiştir.Gaziosmanpaşa ilçe merkezinde iktisaden faal nüfus 12 ve daha yukarı yaştaki nüfusun yüzde 48.4'ünü oluşturmaktadır. Bu, 12 yaş üzerindeki nüfusun yaklaşık yarısının faal olarak ekonomik hayata katıldığını, diğer yarısının ise ekonomik açıdan faal olmadığını ortaya koymaktadır. İktisaden faal olmayan nüfusun büyük kısmını ev kadınları oluşturmaktadır.
Gecekondulaşmanın yoğun olduğu ilçelerden sayılan Gaziosmanpaşa, son yıllarda özellikle de Belediyenin altyapı, ulaşım ve peyzaj çalışmaları ile her geçen gün gelişme trendini arttıran bir yapıya kavuşturulmuştur. İlçenin kaderini iyi yönde etkileyen bu hizmetler büyük yatırımcıları bu bölgeye sevk etmiş ve Gaziosmanpaşa da İstanbul'un kentli unsurlarını taşır hale gelmeye başlamıştır. Sosyal yapıyı güçlendirmek, renkli etnik ve kültürel yapıyı canlı tutabilmek ve nüfusun yarıya yakınını oluşturan gençlerin ihtiyaçlarına cevap verebilmek için; Belediye, yeni yapılanmakta olan ilçede bir çok alanı kamulaştırarak, çok amaçlı spor kompleksleri, dev alış-veriş ve kültür merkezleri, büyük tünel ve kavşak çalışmaları, toplu konut alanları ve rekreasyon alanlarından bir kısmını hayata geçirmiş, bir kısmını da projelendirerek yapılaşma aşamasına getirilmiştir. Hızla artan nüfus ve buna paralel olarak yıllardan beri ihmal edilmişliğin ortaya çıkardığı sorunlar, ilçede pek çok faaliyetin bir arada ve süratle yapmak gereğini doğurdu. Artık Gaziosmanpaşa'nın çehresi yapılan planlı altyapı çalışmaları ve gelecek vadeden projeler ile modern bir görünüm kazanıyor. Çevre sağlığı ve insan sağlığına hizmet veren yatırımları, sosyal hizmetlerde ve meslek edindirmede halka sunulan sınırsız hizmetler ile insanı insan yapan değerlerin ön plana çıkarıldığı bir anlayış sergileniyor.
Planlı ve akılcı etütler yapılarak değişen ilçenin önümüzdeki yıllarda İstanbul'un örnek gösterilen cazibe merkezi halini alacağı

gün gibi aşikar. Esnaf ve Sanatkarlar Birliği'nin verilerine göre, Gaziosmanpaşa'da 498 küçük ölçekli, 145 orta ölçekli ve 18 de büyük ölçekli işletme bulunuyor. Genel olarak avize, oto motor tamiri, metal işleri, konfeksiyon, torna-tesviye ve elektronik tesisatçılığı konularında faaliyet gösteren bu işletmelerde 3688 kişi çalışıyor. İlçede genel olarak bir inşaat havasının hakim olduğu söylenebilir. Eski gecekondular artık yerini planlı yapılaşmaya bırakıyor. İlçenin hemen hemen her yerinde inşaat malzemesi satan perakendeci ya da toptancı mağazalarına, hafriyatçılara, marangozlara rastlamak mümkün. Gaziosmanpaşa İlçesi'nde ekonomik hayatın temelini küçük esnaf ve dış üretim faaliyetleri oluşturmaktadır. İlçe merkezinde iktisaden faal nüfusun yüzde 60'ı bu işlerde çalışmaktadır. Bununla birlikte İlçeye bağlı köylerde kırsal nüfusun geçimini temin ettiği tarımsal üretim de vardır. Ancak tarımsal üretim her geçen gün azalmaktadır. Son yıllarda gelişmeye başlayan baka bir faaliyet alanı da turizmdir. Gelecekte özellikle Karadeniz kıyısında turizm faaliyetlerinin önemli bir yer tutması beklenmektedir.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:20 PM   #16 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
GÜNGÖREN


İlk bakışta Latin alfabesiyle ulaşılabilecek kaynaklarla Güngören’in tarihini yazmaya kalkışmak bizi şu bilgilerle karşılaştırır. Çırpıcı Deresi bir zamanlar “Vitoz” adıyla anılan Güngören Köyünün tarihinde önemli bir yer tutar. Diğer bir önemi ise yaya ordularının görev yaptığı dönemde Avrupa’ya çıkışta ilk mola yeri olmasıdır. Bu dere ve iki yakasındaki Çırpıcı Çayırı bir vakitler İstanbul’un en namlı mesire yerlerinden birisi idi. Halk Hıdrellezin ilk haftalarından itibaren kışa kadar her Cuma akın akın Kağıthane’ye, Göksu’ya gittiği gibi buraya gelirdi. Çırpıcı Deresinin iki yakasını da yakın zamana kadar var olan köprüler içinde Davutpaşa fırınının önünde bugün dahi kullanılan Genç Osman Köprüsü çok ünlüydü. Bu köprünün bir başka özelliği Avrupa’yı İstanbul’a, İstanbul’u da Avrupa’ya bağlayan Topkapı Yolunun üzerinde olmasıydı. Köprünün kitabesi 1960’lara kadar yerinde durmaktaydı. Bu kitabe bir kamyonun çarpması sonucu parçalanıp dereye düştü ve imha oldu.
Çırpıcı Deresi üzerinde büyük anıt çınarlar bulunmaktaydı. Bu anıt çınarlardan da bugün bir tek iz kalmamıştır. Köprünün yanı sıra Genç Osman’dan kalan bir başka anı ise Lehistan Seferine gidilirken Güngören’e yaptırılan camidir. Genç Osman Camii halen mevcut olup günümüzde genişletilmiştir. Alemdar Mustafa Paşanın III. Selim’i kurtarmak üzere Rusçuk Orduları ile İstanbul’a geldiği zaman şehre girmeden önce ordugahı Çırpıcı Çayırında ve Güngören’de kurmuştu. Bu çayırda, İmparatorluk döneminde bir geleneksel oyun oynanırdı ki buna “Arapların Düğünü” denilirdi. Bu düğün İstanbul’da yaşayan zencilerin kendilerine mahsus oyunlarından oluşurdu. Oyunları seyretmek için İstanbul’un her bir yanından insanlar gelirdi. Oyunları duyurmak için gazetelere çeşitli ilanlar da verilirdi. Çırpıcı çayırının daha öncesine ilişkin değişik kaynaklar arasında şöyle bilgilere rastlamak mümkündür: Langa, Samatya, Yenikapı yemenici esnafı dokudukları yemenileri daha iyi yıkamak için suyu bol olan Güngören’de çalışmak için padişahtan izin istemişlerdir. Padişah da bunlara 1768’den itibaren bu izni vermiştir. Böylece Güngören bugünkü Merter Tekstil ve Konfeksiyon Sanayiine yataklık etmesinden çok önce Osmanlı Yemenicileri için de iş alanı olmuştur. Basmacı esnafının bu izinden sonra Çırpıcı’da 5x5 ebadında yaptırdıkları 40 cm. derinliğindeki 4 havuz ve muhtelif yalaklar ve çeşmelerle bölgede uzun süre çalışmışlardır. Çırpıcı ve Haznedar Derelerinin iki yamacında bir çok bağ vardı. Bu bağlar hicri 1310 yılında yaşanan bir hastalıkla birer birer yok oldular. Bağı ile ünlü semtler bugünde aynı adla anılmaktadır. Tepebağ, Cevizlibağ, Çukurbağ, Dutlubağ, Kazıklıbağ, Rıfat Paşa, Valide Sultan, Merter Çiftlikleri. Çırpıcı Deresi ve Çayırı ile Haznedar Dereleri, tarihin her döneminde su sorunu çeken İstanbul’a su temin etme yolunda bir umut olmuşlardır.
Özellikle Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarında bu yeşil, suyu bol ve tarlalarla kaplı İstanbul’un arka bahçesi ve mesire yeri olan bölgedeki yer altı su kaynakları susuzluk için çözüm olmuştur. Bugün Istranca Dereleri, yağmur bombası gibi umutlara benzer bir umutla, bu iki derenin yatağında 1934 ile 1947 yılları arasında pek çok artezyen kuyusu açılmıştır. Abdülaziz döneminde başlayan Güngören topraklarında su bulma çalışmaları II. Dünya Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında da devam etmiştir. Bugünkü gibi yer altı sularının kirlenme tehlikesinin bulunmadığı dönemlerde Güngören’deki bu artezyen kuyuları gerçekçi bir çözüm de olmuştur. İlk çabalarla 15-16 metreden, daha sonra 60-90 metreden en sonunda da 137 metre derinlikten su sağlayan pek çok artezyen açılmıştır. 1960 yıllarında bu kuyulardan yılda 3.5 milyon ton su elde edilmekteydi. Elde edilen sular, Edirnekapı’da Terkos suyu ile birleştirilerek, şehre verilirdi. Bu gün artık bu olanak kirlenme sebebiyle kalmamıştır. Güngören’in idari tarihi Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte yeniden önem kazandı ve şekillendi. Vitoz köyünün hemen karşı yamacındaki 70 metrelik tepe üzerinde hem şehri Avrupa’ya bağlayan yolun güvenliğini sağlamak, hem de, ocağın kaldırılma kararına karşı direnecek olan Yeniçerileri çepeçevre sarmak amacıyla İstanbul’a yapılan 9 büyük kışladan biri Vitoz’a, bu günkü adıyla Davutpaşa’ya yapıldı. Rami, Selimiye, Kasımpaşa, Tophane, Taksim, Orhaniye, Levent, Kuleli kışlaları ile birlikte 1826’da kışla hizmete açıldı. Böylece, daha önce kendi adına sarayı bulunan Davutpaşa’nın çiftliği içinde binlerce asker Güngörenlilerle komşu olarak yaşamaya başladı. Bu kışla 19. yy. başında harap vaziyetteydi.

Balkan harbinde göçmenlere yurt oldu. Cumhuriyet döneminde restore edilerek tekrar askeri amaçla hizmete sokuldu. Davutpaşa Kışlasının yapımına neden olan çitliğin içinde bazı kaynaklara göre Davutpaşa Kasrı, bazılarına göre Davutpaşa Bahçesi adıyla da anılan, bu günde kalıntıları ayakta olan bir saray bulunmakta idi. Çırpıcı çayırı mesire yerlerine tepeden bakan Davutpaşa Sahrası ile de anılan bu çiftlik 1482- 1497 yılları arasında II. Beyazıd’a vezirlik yapan Davutpaşa ya ait Osmanlı ordusu yıllarca bu çiftlik içinde Vitoz Köyü arasında sefere ilk çıkışın ardından ilk molayı yapardı. Davutpaşa Sarayı’nı ikinci kez yaptıran, I. Sultan Ahmet’dir. Mimarı da Sedefkar Mehmet Ağa’dır. Davutpaşa Sarayının gerçek tarihi aslında Vitoz’un bu günkü adıyla Güngören’in de tarihidir. Çünkü bu kışla ile Güngören Köyü ve iki derenin iki yakasında ki mesire yerleri bu günkü bilgilerimizle idari bir birlik açısından Güngören’e ve onun sınırlarının içinde ki toprakları ilgilendiren bilgilerdir. Davutpaşa Sarayının ekmeğini, suyunu , yiyeceğini sağlayan da bu Güngören Köyü toprakları olmuştur.
GÜNGÖREN’İN İDARİ TARİHİ Cumhuriyet dönemi açısından Güngören’in idari tarihi incelendiğinde 1966’ya kadar Mahmutbey Bucağı’na bağlı bir köy olarak varlığını sürdürmüştür. 1950’lerden sonra İstanbul’a göçün başlaması ile birlikte Güngören Köyü önce büyüyen İstanbul’un tarlaları, bahçesi ve ardından da varoşu olmuştur. Daha sonra 1966’da bağımsız bir belediye örgütünün kurulmasıyla İstanbul’daki şehirleşme hızına ayak uydurmaya çalışmıştır. Bu bağımsız belediye 1981’de İstanbul Belediyesinin mücavir alanına dahil edilmiş ve bağımsız bir şube müdürlüğü kurulmuştur. 1984’te Büyükşehir Belediyesi statüsü içinde idari bir yapılanma oluşturulduğunda Güngören Şube Müdürlüğü Bakırköy Belediyesi’ne bağlanmıştır. Bakırköy’ün bir mahallesi olarak hızla gelişen Güngören, 1992’de Bakırköy’ün bölünmesiyle birlikte kendisine 23 mahalle bağlayarak bağımsız bir ilçe haline gelmiştir. 1993’te, hızlı gelişme ve toplu konuta uygun alanlar açısından büyüklüğü sebebiyle, Güngören İlçesi’nin kuzey sınırlarında yer alan Esenler ayrı bir ilçe olarak Güngören’i bölmüştür. Böylece 11 mahallesi ile Güngören’in yeni yapısı ortaya çıkmıştır. (Merkez, Güneştepe, Gençosman, Sanayi, Akıncılar, Mareşal Çakmak, Haznedar, Tozkoparan, A. Nafiz Gürman ve M. Nezihi Özmen Mahalleleri.)
GÜNGÖREN’İN SOSYO-EKONOMİK YAPISI Güngören’in nüfusu son sayımda 271 853 olarak belirlenmiştir. 1935’te 259 olarak tesbit edilen nüfusa kıyas yapıldığında Güngören’in büyük bir hızla büyüdüğü görülmektedir. Gündüzleri, İstanbul’un sanayi ve hizmet bölgelerine işgücü ihraç etmekte, akşamları ise bu nüfus evlerine dönmek için Güngören’e gelmektedirler. Bu durumun Güngören sınırları içinde bir tek istisnası vardır: Merter Tekstil Sitesi. Bu site Güngören’de değişik sektörlerde faaliyet gösteren ve Belediyeden ruhsat alan 1000’den fazla firmanın yüzde yüze yakın kısmının yoğunlaşma bölgesidir. Güngören, İstanbul’un Avrupa’ya bağlantısında bugün de önemini korumakta ve bir yandan da sanayi ve hizmet kenti olma yolunda hızla ilerlemektedir.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:21 PM   #17 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
KADIKÖY


Kadıköy'ün kuruluşu, Bizans'tan, yani İstanbul'un kuruluşundan 17 yıl kadar öncedir. Kuruluş tarihi olarak M.Ö. 675 yılı kabul edilir. Fikirtepe'den sonraki ilk yerleşme bugünkü Moda Burnu ile Yoğurtçu arasında kalan yerde kurulan Halkedon (Bakır ülkesi) olmuştur. Bu şehirden günümüzen herhangi bir kalıntı ulaşmamıştır. Fetih yıllarında küçük bir yerleşim birimi olan Kadıköy, fethi takib eden yıllarda da çok büyük bir gelişme göstermemiştir. Kadı Hızır Bey'in, bugünkü Osmanağa Camii'nin bulunduğu yere yaptırdığı cami, Osmanlı'nın buradaki ilk önemli yapısı olmuştur. Kadıköy'ün asıl gelişmesi, 19. yüzyılın 2. yarısında, Selimiye Kışlası, Haydarpaşa Askeri Hastanesi gibi önemli yapıların inşasından sonra başlamıştır. Özellikle 1857'de başlayan düzenli vapur seferleri Kadıköy'ü yerleşim için daha tercih edilir bir mevki haline getirmiştir. Kadıköy'ün bu özelliği günümüze kadar devam etmiştir. Kadıköy, 1869 yılında o zamanlar daha büyük ve önemli bir merkez olan Üsküdar Sancağı'na bağlanmıştır.
Uzun süre Üsküdar'a bağlı kalan Kadıköy, 1930'da ilçe yapılmıştır. Kadıköy, şehirleşmesini büyük ölçüde tamamlamış olmasına rağmen nüfusu artmakta olan bir ilçemizdir. 1940 yılında nüfusu 58 bin olan Kadıköy, 1970'te 241 bin, 1985'te de 648 bin nüfuslu büyük bir şehir haline gelmiştir. Kadıköy'ün 1997 yılındaki nüfusu 699.379'dur. Kadıköy'de yaygın olan ekonomik etkinlik ticarettir. Kadıköy Çarşısı, Altıyol, Bahariye ve Bağdat caddeleri, ticari hareketliliğin yoğun olduğu yerlerdir. Kayışdağı'ndan çıkıp, Kalamış Koyu'na dökülen Kurbağalıdere'nin etrafında milattan 1500-3000 yıl önce insanların yaşadığına dair izler, eserler bulunmuş, fakat bugüne kadar ciddi bir kazı ve inceleme yapılmamıştır. Sadece Fikirtepesi dolayında ufak bir arkeolajik araştırma yapılmış, bir de yol ve apartman inşaatları sırasında ele geçen eserler toplanıp, değerlendirilmeye çalışılmışsa da sonuçlar tatminkar olmamıştır. Ele geçen bulgular genel olarak iki metre kadar derinden çıkmıştır. Bunlar taştan, camdan, topraktan yapılmış eserlerdir. 1942-1952 yılları arasında Söğütlüçeşme Caddesi ve Gazhane'de yapılan kazılarda bronz çağına ait eserler de bulunmuştur. Fikirtepe dolayında bulunan eserler çekiç olarak kullanılan taşlar, inci taneleri, firuze taşı, tunçtan yapılmış ok ucu, balık iğnesi ve diğer çeşit iğnelerdir. Moda Burnu'nda ise, topraktan yapılmış kandiller, üzerinde boyalı nakışları olan vazolar, öküz heykeli, sakallı erkek başı ve Kalkedon kitabesini intiva eden tunç bir levha bulunmuştur.
Ne gariptir ki, Kadıköy'de bulunan eserlerin benzerleri eski Trova şehri olan Hisarlık bölgesinde de görülmüş, Kadıköy'le Trova arasında sanat, kültür ve ticaret bakımından yakınlık olduğu fikri doğmuştur. Araştırmalar tatminkar olmasa da Fikirtepe'de bulunan çanak, çömleklerin hepsi el yapısıdır. sayıca fazla olmamasına rağmen, kemik ve boynuzdan yapılmış delici aletlerdir. tarım araç ve gereçlerine çok az rastlanmıştır. Çok sayıda midye, balık, yabani hayvan kemikleri bulunmuş olması, halkın hayvancılık ve balıkçılıkla geçindiğini düşündürmüştür. Fikirtepe'de bulunan çanak çömleklerin benzerlerine Eskişehir Ovası'nda yapılan kazılarda da rastlanmıştır. Bu yüzden Fikirtepe halkının Orta Anadolu kökenli olduğu düşünülmektedir.

Kadıköy'de Oturmuş Tarihi Şahıslar: 446 yılında II. Teheodes Kadıköy'de oturdu. II. Konstantin döneminde Kadıköy'de yapılan sarayın güzelliğinden Villehardouin uzun uzun bahseder. Yeri tam olarak bilinmemekle beraber Yeldeğirmeni sırtlarında olduğu tahmin edilmektedir. Zira burada yapılan apartmanların temel kazılarında çok kalın duvar kalıntılarına rastlanmıştır. Eflatun'un talebelerinden Ksemokrates M.Ö. 4 yılında Kadıköy'de doğmuştur. O zamanlar Kadıköy kalabalık değildi; ama Boğazları ve Anadolu yakasını içine alan bir hükümet merkeziydi. Bizans İmparatoru Jüstinyanüs ve eşi Theodora Fenerbahçe'de yaptırdıkları sarayda yılın önemli bir bölümünü geçirirlerdi. Bizans'tan sonra Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman ve onu takiben bazı padişahlar Fenerbahçe'deki Şadırvan Köşkü'nda yaz mevsimlerinde oturmuşlardı.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:23 PM   #18 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
KAĞITHANE


Kağıthane İlçesi Marmara bölgesinde ve İstanbul İline bağlı şirin bir İlçedir. İlçemiz 04.07.1987 gün ve 19508 sayılı Resmi Gazete de yayınlanan 3392 sayılı Kanun ile,Şişli İlçesinden ayrılarak müstakil bir İlçe olmuştur. Kağıthane Kaymakamlığı da, 08.08.1988 tarihinde Resmi dairelerin teşkil edilmesinden sonra fiilen hizmete başlamıştır. İlçemiz 14 Km2 olup, Doğusunda Beşiktaş İlçesine bağlı Levent sırtları,Batısında Eyüp İlçesine bağlı Alibeyköy semti,Kuzeyinde Şişli İlçesine bağlı Ayaz ağa köyü,Güneyinde Silah tarağa semtleri ile çevrilidir. Arazi yapısı engebeli olup, Derelerden ve Vadilerden oluşmuştur. Bu bölgeler ise yerleşim alanı olarak kullanılmaktadır. Tarihsel Gelişimi: Kağıthane, İstanbul'da Haliç körfezine dökülen bir dere ile, bunun vadisinde eski kağıt imalathanelerinin bulunması nedeni ile bu adı almıştır. Zamanında bu imalathaneler dışında; Un değirmenleri ve Baruthanelerin bulunduğu, Düzlük kesimlerde ise Cirit oyunları ve Ok atışı için talim sahaları bulunduğu bilinmektedir.
1530 Haziran Ay'ında Kanuni Sultan Süleyman'ın oğulları Şehzade Mustafa ve Şehzade Mehmet ile Şehzade Selim'in Sünnet düğünleri At Meydanı'nda başlamış ve üç hafta devam ettikten sonra Kağıthane sahrasında bir koşu ile sona ermiştir. Kağıthane 18.asırdan önce de Laleleri ile meşhurdu.Evliya Çelebi buradaki (Lalezar Mesiresi'nde) "Kağıthane Lalesi"ismiyle meşhur "Lale-i Günegün"den bahsederek, "Lale vakti buraya gelenlerin aklı perişan olur" diye yazmıştır. Kağıthane 18.asırda 3.Sultan Ahmet'in Veziri Damat Nevşehirli İbrahim Paşa'nın zamanında Lale Devri ile dillere destan olmuştur. 28.Çelebi Mehmet Efendi'nin Paris'ten getirdiği Versay bahçe ve köşklerinin planlarına göre,Kağıthane deresi etrafında Padişaha ile Vezirlere özgü 60 kadar Kasr ve köşk yapılmış ve kıyılar Karaağaç düzenlenmiştir. Dere kenarları kavak ve çınar ağaçları ile süslenmiştir.Enmeşhur Kasr,"Sadabad" olarak anılmaktadır. Derede çağlayanlar yapılmış,geceleri kaplumbağalar üzerine mumluk dikilerek Lale bahçeleri arasında çırağanlar düzenlenmeye başlanmıştır. O yıllarda Kağıthane'yi; Lale tarlaları,Havuzlar,Fıskiyeler ve ren renk görünen Köşkler birbirini tamamlayan unsurlardı. Göz kamaştıran Kağıthane bahçe ve Kasr'larının öyküleri, halk arasında türlü dedikodulara yol açmış,bilhassa eğlencelerin alıp yürümesi .hoşnutsuzluklara,eleştirilere neden olmuştur. Edebiyatımıza da konu olan bu görünüm ve yapıtlar Patrona Halil İsyanı'nda yıkılarak düz bir alan haline getirilmiştir.
Kağıthane eğlence merasiminin zamanı İlkbahardı. Hıdırellez'den itibaren Halk kayıklarla,arabalarla tatil günlerinde bu yöreyi doldururdu. Kağıthane,birçok toplantıların yapıldığı,resmi ziyaretlerin,düğünlerin düzenlendiği bir yerdi. 1808 yılında Alemdar Mustafa Paşa'nın davet ettiği İmparatorlu k Ayanhane'den ve eşrafı, Kağıthanede toplanarak meşhur "Sened-i İttifak" ı düzenlemişlerdir. Eski Kağıthane'den bugün hemen hemen hatıra yoktur. 2nci Dünya savaşı sırasında Çağlayan ve İmrahor Kasr'ları yıktırılmış,hatta dere içindeki çağlayanı sağlayan oyma mermer kaideler ve eski nişan taşları da sökülmüş,bugün bir harabe haline gelmiştir. 1481-1512 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu Padişahlarından 2.Beyazıt devrinde Candereci Muhittinzade Vakfı ile kurulan ve açıklandığı şekilde devreler geçiren Kağıthane köyü'nün ilk nüvesi,Merkez mahallesindeki yerleşmelerle başlamıştır. Halen Belediye Meydanına bakan "Daye Hatun Camii" bu devirden kalmadır. Eski tarihsel yapıyı taşıyan ahşap evlerden birçok örnek halen göze çarpmaktadır. Bugün İstihkam Okulunun yapıldığı yerde eski kasr yanında günümüze gelmiş olan "Sadabad Camii"bulunmaktadır. Sadabad bahçe ve mesireleri, Osmanlı-Türk toplumundan doğan bütünleşme özelliklerini ortaya koyan önemli örneklerden birisidir. Doğal özellikleri, nedeniyle Kağıthane daha Sadabad bahçeleri gelişmeden de İstanbulluların ve Hükümdarların doğa ile bir araya geldikleri yerlerin önde gelenlerindendir. Hükümdarlardan ilk defa Kanuni Sultan Süleyman'ın ilgisini çekmiş olan Kağıthane,3.Ahmet devrinde yaptırılan Sadabad Kasrı ile imar edilmeye başlandı.
Nitekim Halic'e doğru Kağıthane ve Alibey dereleri kıyılarında devletçe parsellenerek, devrin ileri gelenlerine verilen arazide yaptırılan ve sayıları 170'i aşan birbirinden zarif Köşk ve güzel bahçelerle Kağıthane bir yazlık dinlenme sitesi haline gelmişti. Halkın kullandığı geniş mesire çayırlıklarıyla kuşatılan bu kasırlar topluluğu, Sadabad Sarayı ve bahçesiyle birleşerek Haliç'ten Kağıthane köyüne kadar birbirinden güzel bir dizi peyzajı içeren

bir bahçe ve su şehri oldu. Böylece Osmanlı tarihi içinde peyzaj mimarlığı yönünden kentin belli bir kesimi planlı bir biçimde ve kısa bir zaman süresinde rekreasyon amacıyla geliştirilmesi gibi bir olgu ile karşılaşmaktayız. Bu gelişmenin olduğu "Lale DevrTnde doğa ve bahçe tutkusu sınırlarını aşarak halka kadar ulaştı. O devirde genel kültürümüzün çeşitleri sanat bölümlerindeki gelişmeler bahçe sanatı da önemli bir yer almıştır. Daha öncede belirtildiği üzere Patrona Halil isyanı ile bir enkaz haline gelen Sadabad Kasırları ve bahçelerinin küçük bir bölümü 3.Ahmet 'ten sonraki Hükümdarlar ve özellikle 1.Mahmut,3.Selim ve 2.Mahmut zamanında onarıldı. Fakat hiçbir zaman Lale devrindeki yapı ve ruh olgunluğuna erişmedi.2.Mahmut tarafından onarılarak "Çağlayan Kasrı"olarak adlandırılan Sadabad 1940 larda yıkılarak Askeri okul inşa edildi. Bu gün ünlü bahçesinin en önemli özelliklerinden biri olan mermer kaplı kanal ve çağlayanları yapan mermer kaske ve kaselerden birkaç parça kalmıştır. Doğal bir çayırlık olan Kağıthane vadi tabanı su kıyısı ve vegetasyonun da ,bir kordon gibi dere boylarını takip etmesi ile ortaya çıkan bir görünümdeydi. Gürgen, çınar, kızılağaç, söğüt, ardıç ağaçlıklarının doğal olarak kümelenmiş vadiyi kuşatan dik sırtlar ve tepeler.maki vb. toplulukları ile kaplı idi.
Bodur, yaprağını dökmeyen Meşe, Yabani sakız, funda, defne, Laden, kocayemiş,katır tırnağı, ateş dikeni,erguvan, çeti vb. çoğunluğunu her dem yeşil makiler teşkil ettiği bu gümrah dokuya yer yer Belgrad ormanlarının uzantısını oluşturan yapraklı orman ağaçları hatırlatılırdı. Kağıthane ve Alibeyköy mesireleri 3.Ahmet devrine kadar halkın ilgi gösterdiği birer dinlenme ve eğlence arenalarıydı.1717'de Sadrazam İbrahim paşa tarafından verilen bir kır şöleninden sonra, bir harikulade güzel vadi,3.Ahmet'in özel ilgisini çekmiştir. 17.Yüzyıl ortalarında yaşamış meşhur seyyahlarımızdan Evliya Çelebi'nin kaydettiğine nazaran,Kağıthane mesiresi Arap,Acem,Hint,Yemen ve Habeş yani Afrika ve Asya seyyahları arasında emsalsiz bir mesire yeriydi. Hatta bazı kimseler Kağıthane deresine giderek yüzerler idi. Tarihsel perspektif içinde Kağıthane bahçe ve mesirelerindeki regrasyon türleri,devrin toplumsal ve kültürel özelliklerini yansıtır. Kağıthane, Sadabad ve diğer Kasr'ların yapılması ve buranın gözde bir dinlenme yeri olmasından sonra Hükümdar ve Devlet büyüklerinin yeni saray' da başladıkları (Çırağan eğlenceleri), buraya aktarılmış oldu. Özellikle Hükümdar'ın Sadabad'a gelişi büyük bir tören ve şenliklere neden olurdu. At yarışları, cirit oyunları, güreşler, musikili, şiirli eğlencelerle bütünlenirdi. Halk için mesirelerin,bu özel günlerde ayrı bir güzellik ve çekiciliği olur idi. Yeşilliklerin bir kordon gibi kuşattığı dere boylarında yüzerler,kayıkla gezerlerdi. Mesireler halk için bu serin ve renkli dekor içerisinde müzikli ve renkli bir serüven olurdu. Kağıthane'nin en önemli tanıklarından biri de Şair Nedim olmuştur.
"Bir sefa bahşedelim gel şi Dil-i naşade, pidelim serv-i revanim yürü Sa'dabad'a, İşte üç çifte kayık iskelede amade, Gidelim serv-i revanim yürü Sa'dabad'a." Kağıthane'deki Baruthane ise çok daha eskilere 2.Beyazıd döneminde kurulmuş; Kanuni döneminde Kağgir 'e çevrilmiş ve üzeri kurşunla kaplanmıştır. Baruthane, 1.İbrahim dönemine kadar üretimini sürdürmüştür. 1955 Nüfus sayısı ile nüfusu 3084 olan Kağıthane de gelişme 1955 yılından sonra başlamıştır.3 mahalleden oluşan Kağıthane nüfusu yaklaşık 2355 kadardır. Bu mahalleler ; a-Yukarı mahalle(Kağıthane ilkokulu yöresi) ,b-Orta Mahalle (Camiinin olduğu kısım), c-Aşağı Mahalle (Mezarlık-Silahtar yolu) 1 Mart 1963 tarihine kadar köy muhtarlığı ile yönetilmiş, mezbahanın Kuzey Batısında ki Pırnala semtinde (Kemerburgaz yolu) üzerinde gelişmeler başlamıştır. 1953 de bir dernek kararıyla Çağlayan ve Hürriyet mahalleleri kurularak, 1934 yılında oluşan yangında evi yananlara dağıtılmıştır. Önce 45 hane ile başlayan yerleşme zamanla çoğalmış ve 1960 yılından önce İstanbul da girişilen geniş çaptaki , imar hareketlerinden çeşitli yol kamulaştırılmaları nedeni ile Gültepe,Harmantepe, Çeliktepe ve Ortabayır semtlerinde İstanbul mesken ve planlama Genel Müdürlüğü tarafından halka yer verilmiş ve böylece bu mahallelerin nüvesi atılmıştır. Kağıthane Belediye sınırları içinde yerleşme önce de belirtildiği gibi,Merkezde başlamışsa da burada fazla gelişme göstermeden Çağlayan,Çeliktepe ve devamı olan Sanayi Mahallesi sırtlarında yoğun bir şekilde yerleşmeler başlamıştır. Kağıthane İlçesi bugün 19 mahalleden ibarettir.
İlçeyi oluşturan 19 mahallenin adları şöyledir: Çağlayan Mahallesi,Çelitepe Mahallesi,Emniyetevler Mahallesi,Sanayi Mahallesi,Gültepe Mahallesi,Gürsel Mahallesi,Harmantepe Mahallesi,Hürriyet Mahallesi,Seyrantepe Mahallesi,Şirintepe Mahallesi,Çağlayan Mahallesi,Ortabayır Mahallesi,Telsizler Mahallesi,Talaıpaşa Mahallesi,Yahya Kemal Mahallesi,Hamidiye Mahallesi,Nurtepe Mahallesi,Mehmet Akif Mahallesi,Yeşilce Mahallesi
İlçemiz nüfusu; daha çok Anadolu'dan gelen halk çoğunluğundan oluşmaktadır. Kağıthane nüfus kütüklerinde, kayıtlı kadın ve erkek sayısı 100.000 kişidir. İlçe nüfusunun büyük bir kısmını çalışmaya gelen insanlarlardan (daha çok Anadolu, Orta Anadolu ve Güney Anadolu'dan gelen insanlardan) oluşturmaktadır


. İlçede hızlı bir yapılaşma görülmektedir.Km2 düşen nüfus oranı 24660 kişidir.
İdari durum : Kağıthane ilçesi İstanbul'un Şişli ilçesine bağlı bir köy iken,1 Mart I963 tarihinde Kağıthane Belediyesi kurulmuş, Şişli ilçesi Belediyesinin bir şubesi olarak hizmet vermiştir.
8.7.987 Tarih ve I9507 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 3392 sayılı Kanunla Şişli ilçesinden ayrılarak müstakil bir ilçe olarak kurulmuştur.
8.8.1988 tarihinde Kaymakamlığın ve diğer resmi dairelerin kurulması ile hizmet vermeye başlamıştır.
26 Mart 1989 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Seçimleri ile Belediye Başkanlığı oluşturulmuştur.
İlçemizin 19 mahallesi mevcut olup,Resmi Daireleri ile hizmet vermeye muntazam olarak devam edilmekte,halkın hizmeti ve beklentilerde eksiksiz olarak yürütülmekte ve yerine getirilmektedir.
İlçemize bağlı köy bulunmamaktadır.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:24 PM   #19 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
KARTAL


Nüfus: 407.865 (2000) İstanbul'un Anadolu yakasında, Kartal ilçesi, Kocaeli yarımadasının güneybatı kesiminde yer alır. Doğusunda Pendik, batısında Maltepe, kuzeyinde Sultanbeyli ilçeleri ve şamandıra beldesi, güneyinde ise Marmara denizi ile çevrilidir. Daha kuzeyde, mücavir alanları Ümraniye ve Şile ile buluşmaktadır. 1992 yılında, daha önce Kartal'a dahil olan Sultanbeyli ve Maltepe ilçe olmuş ve Kartal'dan ayrılmışlardır. Yüzölçümü 80 kilometrekaredir. Şehir merkezi, tarihin eski dönemlerinden beri küçük bir balıkçı köyüdür. ilk defa sahilde balık avlamak için gelip buraya yerleşen Kartelli isminde bir balıkçıdan dolayı buraya Kartal denildiği kabul edilmektedir. öte yandan, Bizans zamanında, liman önemi taşıyan bu beldeye Kartalımın denildiği de bilinmektedir. Bu iki görüş birleştirildiği takdirde ortaya çıkan gerçeğin şöyle olduğu kabul edilmektedir: şehrin Bizans zamanındaki isminin söylenişi Kartal kelimesine yakın bir kelime idi. Türkler bu söylenişi. Türkçe Kartal kelimesine çevirerek kullanmaya başlayınca günümüze de bu şekliyle ulaşmıştır.
11. yüzyılda Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından Bizans'tan alınmış ancak zaman içinde yeniden Bizans'ın eline geçmiştir. Kartal, 1329'da Bizans'la yapılan savaşın sonunda tamamen Osmanlı egemenliğine girmiştir. Osmanlı döneminde de küçük bir yerleşim mahalli olarak kalan Kartal, 1873'te Haydarpaşa-Pendik banliyö hattının açılmasından sonra nispeten hareketlenmeye başlamıştır. Cumhuriyetle birlikte Kartal’ ın gördüğü en büyük değişiklik 600 yıldır Osmanlı’nın hoş görü ve koruması altında Türklerle içiçe yaşayan Rumların, Lozan Anlaşması’ nın ilgili hükmüne istinaden Yunanistan’a gönderilmesi ve oradan getirilen mucahir Türklerinde bir kısmının Kartal’a yerleştirilmesi olmuştur. Böylece Kartal tam bir Türk şehri hüviyetine kazandı. 1947'de Kartal ve çevresinin sanayi bölgesi olarak belirlenmesiyle, ilçenin nüfusu ve üretimi artarken beraberinde ciddi oranda çevre kirlenmesi yaşanmıştır. Halen İstanbul içindeki en önemli sanayi bölgelerinden biri olan Kartal’da halkın büyük çoğunluğu da işçi olarak çalışmaktadır. İlçe merkezi ve şamandıra beldesinde yaklaşık 400 büyük ve orta ölçekte fabrika, 1300 atölye, 1200 küçük esnaf ve işyeri bulunmaktadır.
Bu fabrika ve atölyelerde yaklaşık 40 bin işçi çalışmaktadır.) Kartal'da ulaşım deniz, kara ve demiryolu ile sağlanmaktadır. Pendik-Kurtköy'de hizmete giren Sabiha Gökçen Havaalanına 15 dakika uzaklıkta bulunan Kartal'dan, Yalova'ya Deniz Otobüsü ve Yolcu Vapuru ile ulaşım sağlandığı gibi, ilçeden geçen E-5 Karayolu ilçeyi Anadolu'ya bağlar. ıstanbul Boğazı üzerindeki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinden Avrupa yakasındaki il ve ilçelerle karayolu ulaşımı sağlanmaktadır. Kadıköy'den Pendik'e kadar uzanan Bağdat Caddesi ilçede önemli bir yer tutmaktadır. Deniz kıyısındaki ulaşım Bostancı sahilinden, Maltepe ilçesini geçerek Kartal'a, oradan da Pendik yoluyla Tuzla ilçesine kadar uzanmaktadır. Diğer bir ulaşım ise; Büyükbakkalköy, şamandıra ve Sultanbeyli'den geçen Anadolu otoyoludur.
Coğrafi Durumu
a) Hududu ve Yüzölçümü : Kartal ilçesi,yerleşim bölgesi olarak verimli topraklara sahip,iklimi gayet müsait,yeraltı memba suları azımsanmayacak kadar fazla.Ayazması ile meşhur ve dünyanın balkonu Yakacık gibi bir tabiat harikasına sahip olan tarihi ve kültürel zenginlikleri ile oldukça göz kamaştırıcı bir kentimizdir. 1908 yılından sonra ilçe haline gelen Kartal,Kocaeli Yarımadasının güneybatısında,Marmara Denizinin Kuzeydoğusunda,40 derece ve 50 Dakika enlem,29 derece 11 dakika boylamlar arasında yer alır. Doğuda Pendik ve Sultan beyli,Kuzeyde ve Kuzeybatıda Ümraniye ilçesi,Batıda Maltepe ilçesi,Güneyinde Marmara Denizi ile çevrili olup,83.km2.lik yüzölçümüne sahiptir.
b) Jeolojik Yapısı ve Dağları : Deniz seviyesi (0) dan başlayarak Kuzeye doğru tatlı bir meyille (537) metreye kadar yükselir. İlçenindeniz kıyısı kum ve kil ile kıyıdan itibaren kuzeye doğru silislerle kaplıdır.Bu kitle en çok bir metre kalınlıkta kırmızı ve kahverengi topraklarla örtülü ve oldukça verimlidir. İlçemizin Yakacık bölgesinde kalker ve kuvarsit madenleri bulunur.İlçeye bakıldığında bir takım tepe ve düzlüklerden meydana geldiği görülür.İstanbul'un en yüksek dağı Yakacık Aydos Dağı olup yüksekliği 537m.dir.
c) Suları : Belli başlı akarsularından Paşa köy deresi,Kavaklıdere,Fındıklı dere ,Ömerli Barajına dökülür. Yakacık Semtinde de çıkan membaa suları Yakacık halkının büyük ölçüde içme suyu ihtiyacını karşılamaktadır.
d) İklimi : Karadeniz'in yağışlı iklimi ile Akdeniz'in ılıman iklimi arasında geçit teşkil eder.Kışın Balkan Yarımadasının soğuk,Karadeniz'in yağışlı,Akdeniz'in ılıman güneşli havaları etkisinde kalır.Bu nedenle kıştan ilkbahara,yazdan sonbahara geçiş çok defa fark edilmez.kış aralık ayından itibaren Nisan ayına kadar sürer,ortalama 7 gün kar yağar,yaklaşık 25 gün de don olur.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Eski 18-02-2007, 08:25 PM   #20 (permalink)
Th3_M3hm3t - ait Avatar
Mesajlar: 3,959 | Albüm: Th3_M3hm3t'in Resim Albümü
Tecrübe Puanı: 185
Rep Puanı : 400
Rep Derecesi : Th3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really niceTh3_M3hm3t is just really nice
İletişim: Th3_M3hm3t - MSN üzerinden Mesaj gönder
KÜÇÜKÇEKMECE


Nüfus 594.524 (2000) İstanbul'un Avrupa yakasındadır. İstanbul'un Marmara'dan dar bir kara parçasıyla ayrılan bu nedenle de 'çekmece' ismiyle anılan iki gölünden küçüğünün çevresinde yer alır. Batısında Avcılar ve Çatalca, kuzeyinde Gaziosmanpaşa mücavir alanı, doğusunda ise Esenler, Bağcılar ve Bahçelievler ilçeleri vardır. Bakırköy, Küçükçekmece'nin güney komşusudur. Osmanlı dönemine kadar "Rhagion" olarak geçen Küçükçekmece adı , bölgenin Osmanlı İmparatorluğu'na geçmesiyle değişerek "Çekme-i Sagir" daha sonra da "Çekme-i Küçük" olarak değişir. Küçükçekmece adının kaynağı oldukça tartışmalı olsa da genel olarak kenarlarında kurulduğu gölle ilgili olduğu kabul edilir.
"Çekmece" olarak anılan iki gölün boyutlarıyla adları uygunluk göstermez. Büyükçekmece Gölü'nden daha büyük olduğu halde tam tersi bir ad tartışmasının genel kabul gören açıklaması, gölün deniz bağlantısını sağlayan geçit üzerindeki köprünün küçüklüğüdür. Osmanlı Döneminde yazılmış bir çok batılı kaynakta bu köprü, "Küçük Köprü" anlamında "Ponte Piccolo" adıyla geçer. İki göle de verilmiş olan Çekmece adının, balık tutmak için denize açılan geçitlerde kurulan ve yukarı çekilerek açılan kavisli setlerden geldiği kabul edilir. Küçükçekmece ilçesi 21 mahalleden oluşur. Bunlar, Altınşehir, Beşyol, Cennet, Cumhuriyet, Fatih, Fevzi Çakmak, Gültepe, Halkalı Merkez, Halkalı İstasyon, İkitelli Atatürk, İkitelli Ziya Gökalp, İnönü, Kanarya, Kartaltepe, Kemalpaşa, Mehmet Akif, Söğütlüçeşme, Sultan Murat, Tevfik Bey, Yeni ve Yeşilova mahalleleridir. Türkiye'nin bilinen en eski yerleşim yerlerinden biri olan Yarımburgaz mağarası bu ilçenin sınırları içindedir. Mağara duvarlarında bulunan gemi resimleri, burada yaşayanların denizcilikle uğraştıkları düşüncesine yol açmaktadır. İlçedeki en eski yerleşim yerlerinden biri de bugünkü ilçe merkezinin çekirdeğini teşkil eden Region'dur. Burada bir Bizans sarayı bulunmaktaydı. Osmanlı için, yaşanan yüzyılın en önemli sefer ve kervan yolunu oluşturduğu için bölgenin gerçek yerleşimini bu dönemde gerçekleşti. Önce köprü onarıldı ve köy içine bir kervansaray yapıldı. Aynı zamanda gölün kenarına yerleşen Türkler, mezarlıklarını da yamacın üst kısmına yaptılar. Böylesine önemsenen Rhegion'un imarında ve gelişmesinde en büyükkatkıyı da burada yaşayan Kanuni Sultan Süleyman'ın başdefterdarlığını yapan Abdüsselam Çelebi'nin yaptığını araştırmacıların bulgularından anlıyoruz.
Osmanlılar burada köprüler, köşkler, kervansaraylar, cami ve medreseler yaptırdılar. Küçükçekmece, 1908 yılına kadar Çatalca kazasına bağlıydı. 1908'de Makri Köy (Bakırköy) kazasına bağlandı. 1987 yılında ilçe oldu. 1992'de de Avcılar Küçükçekmece ilçesinden ayrılarak ilçe yapıldı. Küçükçekmece Gölü: İstanbul 'un 15 km batısında yer alan ve 14 km' lik bir alan kaplayan Küçükçekmece Gölü;son jeolojik dönemdeki buzullaşmanın erimesiyle,denizlerin seviyelerinin yükselmeleri sonucu,Çanakkale Boğazı'nın yarılarak Marmara Çukurunun dolması,bu deniz istilasıyla eski vadi ağızlarının boğularak ''ria '' ların ortaya çıkması sonucu önce koy,zamanla da kıyı kordonuyla kaplanarak lagün haline gelmesiyle oluşmuştur.
Gölün halen Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi arazisi içinde kalan 3700 uzunluğundaki kıyı şeridi üzerinde gizli bir kuş cenneti bulunmaktadır.Karabatak,balıkçıl ve yaba ördekleri başta olmak üzere çeşitli kuş türlerinin barındığı bu koruluk alana zaman zaman göçler sırasında yabancı kuş türlerinin de geldiği gözlenmektedir.
Yarımburgaz Mağaraları: Küçükçekmece ilçesinde bulunan en eski ve değerli olanı Yarımburgaz Mağarası'dır. İstanbul'un 22 km. kuzeybatısında, Küçükçekmece gölünün 1,5 km kuzeyinde, Altınşehir mahallesi civarında ve Kayabaşı-Şamlar Köyü yolu üzerindedir. Denizden yüksekliği ortalama 15 m, kadardır. 1838'den günümüze dek birçok jeolog ve antropolog tarafından yapılan incelemeler sonucu, Küçükçekmece Belediye sınırları içerisinde yer alan Yarımburgaz Mağaraları'nda tarih öncesi insanların yaşadıkları ortaya çıkarılmıştır.
Th3_M3hm3t Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Afyon İlçeleri
Konuyu Açan: Sweety - Bölüm: Ege Bölgesi - Tarih: 14-04-2009 10:17 PM
Mimarlık Tarihi Olmayan Tarihi Şehir
Konuyu Açan: AsiLPrenS - Bölüm: Köşe Yazıları - Tarih: 17-06-2008 12:01 PM
Ağrı İlçeleri
Konuyu Açan: Sweety - Bölüm: Doğu Anadolu Bölgesi - Tarih: 28-04-2007 10:39 AM
Bilgisayar İlginç Kullanıcılar ve Mekanları
Konuyu Açan: YuSuF_DoGaN - Bölüm: Komik Resimler - Tarih: 05-02-2007 12:49 PM
Bilimlerin Tarihi Gelişimi..(Fizik tarihi.. )
Konuyu Açan: @ŁŤ@íR™ - Bölüm: Fizik - Tarih: 27-01-2007 07:04 PM
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
ilceleri, istabulun, mekanlari, mekanları, tarihi, İlçeleri, İstabulun

Konu Seçenekleri

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Forumun Mobil Arayüzü
Powered by vBulletin ® Version 3.7.5 Jelsoft Enterprises Ltd. 2006- 2014 © PcForumları

PcForumları Uyarı: Sitemiz forum sitesi olduğundan, gönderilen mesajlar incelenmeden ve onay almadan yayınlanmaktadır. Bu nedenle mesajlardaki yasadışı unsurların sorumluluğu mesajı gönderen kullanıcıya aittir. Yasadışı Mesajları burdan bildirebilirsiniz.Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.

PcForumları İçerikler: Malometre | Forum | Forumlar | Video Galeri | Etiketler | Yerli Diziler | Reklam Vermek İçin